Cidden üzüldüm ya
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
29. Bölüm Ölüm Kotası
Kırmızı Akrep takım lideri kamçıyı bir eliyle yakaladı. Hafifçe çekmesiyle birlikte genç subay attan sürüklenip sertçe yere düştü. Genç subayın yakındaki birkaç koruması silahlarını hızlıca çekerken şaşkınlardı ve görünüşe göre gerçekten de ateş etmek üzerelerdi.
Beng beng!
Ateş sesleri duyuldu ve her atışın temposu net ve belirgindi.
Böyle temiz ve etkili bir ateş patlamasının daha önce tek bir köken düğümünü bile tutuşturmamış özel askerlerden gelmesi haliyle imkânsızdı. Qianye daha tepki bile veremeden tecrübelilerden biri tetiği çekmişti. Her kişi için bir mermi, beş pervasız korumanın beyinlerine mermiyi geçirdi.
"Bu kadar mı çok isyan etmek istiyorsunuz?" Takım lideri soğuk bakışlarını her yönden çevrelerine toplanan özel orduda gezdirdi.
Bu askerler birbirlerine dehşet içinde baktı, ama silahlarını dolduran elleri durmuyordu. Aslında gözlerinde biraz saldırı arzusu vardı, Qianye'nin kafasının karışmasına neden olmuşlardı.
Köken gücü kullanabilen biri, köken düğümlerini tutuşturmamış insanlara kıyasla tamamen farklı bir dünyadan gelen bir yaratık gibi düşünülebilirdi. Aradaki fark insan sayısının tamamlayabileceği bir şey değildi, kuzuların sayısı yüzlere varsa da bir kaplanı öldüremezlerdi. Bu özel orduyla Kızıl Akrep askerlerinin arasındaki fark kuzu ve aslanların arasındakinden bile büyüktü; Kızıl Akrep Birliği'ne meydan okuyacak özgüven ve cüreti nereden buluyorlardı ki?
Yoksa bu görev aslında bir tuzak mıydı?
Qianye bir şeyler fark etmiş gibi görünürken hemen sırtındaki köken tüfeğini çekip köken gücünü içine doldurmaya başladı, anında namlunun içinde bir köken mermisi üretti. Durumun arkasındaki güçlü uzmanlara karşı tehdit oluşturabilecek tek şey bir köken mermisi olurdu.
Yerdeki genç akciğerlerindeki havanın bir anda çıkmasından ötürü az daha bayılıyordu. Zar zor kendine gelirken başını kaldırdığı anda kan donduran bir çığlık kopardı. Gözlerini genişçe açıp kendisine ifadesizce bakan takım liderinin namlusunu gördü ve adamın tetiği çekişini izledi.
Gencin dört uzvuna da ateş edilirken sesler kulakları çınlatıyordu, gencin oracıkta gözleri karardı.
Ancak o zaman kalabalığın arasından orta yaşlı bir adam çıkıp yüzündeki dehşete düşmüş ifadeyle alnındaki terleri sildi. Devamlı olarak eğilip yaltaklanmaya girişirken konuştu, "Ben bu küçük kasabanın başkanı, aynı zamanda saygın lordun eski kâhyasıyım. Lordumuz buraya gelip siz lortları karşılamamı ve bilgi vermemi söyledi."
Takım lideri onu baştan aşağı süzdü, "Konuş!"
Orta yaşlı adam cebinden bir fotoğraf çıkarırken yüzüne pohpohlama dolu bir gülümseme yerleştirdi. Onu lidere verirken konuştu, "Bu kadın lordumuzun nişanlısı ve isyancılar onu kaçırdı. Siz saygıdeğer efendilerden onu geri getirmenizi rica ediyoruz ve olabildiğince, herhangi bir suretle bir hasar almaması en içten dileğimizdir. Lordumuz askeri harcamalar dışında ayrıca bir teşekkür olarak bolca hediye hazırladı!"
Takım lideri resmi alıp biraz inceledi.
Gerçekten güzel bir kızın yüzünün bir hayli belirgin olduğu bir resimdi bu. Gözleri doğuştan gelen hafif bir cazibe taşıyordu, oldukça çekici ve akılda kalıcılardı. On altı ya da on yedi yaşında gibi görünüyordu ama giysileri sıradandı, yerel halkın tarzına benzerdi.
Takım lideri resmi diğerlerine verip herkese gösterdikten sonra cebine attı ve orta yaşlı adama seslendi, "Pekâlâ. Son sözlerin var mı?"
Orta yaşlı adam bir hayli ürktü ve istemsizce sesini yükseltti, "N-Ne son sözü? Lordum, şaka mı yapıyorsunuz?"
Takım liderinin buz gibi ses tonu adamın kulaklarında çınladı, "Ben şaka yapmam! Bu genç kim bilmiyorum, seninle bu insanlar arasında onu öldürmek için Kızıl Akrep Birliğimizi kullanacak kadar ne anlaşmazlık var onu da bilmiyorum. Sizlerle asiller arasındaki siyasete ufacık bir ilgi bile duymuyorum ama Kızıl Akrep'ten faydalanmaya çalıştığınıza göre bedelini ödeyeceksiniz! Senden kurtulmak sadece efendine bir uyarı. Kızıl Akrep'in kılıcı çok keskindir, oynayabileceğiniz bir şey değildir! Sınırlarını aştı, dikkat etsin de gelip bana kafasını kestirmesin!"
Takım lideri sözlerinin ardından anında tabancasını çekip hiç duraksamadan orta yaşlı adamın alnına tetiği çekti!
Adamın kaşları arasında kanlı bir delik oluştu. Şok dolu ifadesiyle yavaşça yere düştü.
Qianye kaşlarını çatıp kısık bir sesle yanındaki tecrübeli askere sordu, "Bunda bir sorun yok mu?"
Tecrübeli asker olanları hiç umursamıyordu, "Sorun yok! Her görev için bir ölüm kotamız var!"
"Ölüm kotası mı?" Qianye böyle bir şeyi ilk defa duymuştu.
"Savaşa girerken yerel bölgeden bazı kişilere "kazara" zarar verebiliriz. Daha isabetli söylemek gerekirse, bazı asillere diyelim." Tecrübeli asker açıkladı.
Qianye derin bir nefes aldı, bir anlığına nasıl bir tepki vermesi gerektiğini bilmiyordu.
Bu sefer o özel ordunun sert tavrı tamamen kaybolmuştu. Bazıları yavaşça geri çekilmeye bile başlamıştı. Çok geçmeden aslında kalabalığın içinde gizli olan birkaç subay emirler yağdırarak düzeni tekrar sağladı.
Takım lideri alayla güldü, "Kızıl Akrep bu görevi tek başına yapacak, iş birliğinize gerek yok. Zamanı gelince arkadan vurulmak istemem."
Kalabalıktaki subaylar sessiz kaldı. Ağzını açmaya cüret edenin sonu ölüm olacaktı.
Kızıl Akrep takımı hızlıca dağların arasındaki engin ormanlarda ortadan kayboldu. Asilerin bıraktığı izler anormal derecede barizdi ve Qianye gibi çaylaklar bile onları kaybedemezdi. Bu şekilde Kızıl Akrep takımı doğrudan isyancıların üssüne doğru ilerleyerek tüm isyancıları kamplarının içinde tuzağa düşürdü.
İsyancıların kampı bir dağın zirvesine kurulmuştu ve üç tarafı uçurum vardı, giriş ve çıkış için tek bir yol vardı.
Burası epey iyi gizliydi. Kısa çalılar ve vahşi otlar insanın göğsüne kadar geliyor ve doğal bir yol oluşturuyordu. Son zamanlarda izini nasıl sileceğini bilmeyen biri buradan geçmiş olmasa burayı bulmak gerçekten zor olurdu. Ancak bu tarz topoloji eksiklikleri çok barizdi ve kimse Kızıl Akrep'in kapattığı yoldan kaçamazdı.
Kamptakilerin sayısı yüz civarındaydı ve sesleri duyunca hepsi dışarı fırladı. Ancak yavaşça yakınlaşan Kızıl Akrep askerlerini görünce yüzleri bir anda umutsuzlukla doldu
"Bu mu isyan ordusu?" Qianye bu insanları görünce şüphelenmeden edemedi.
Bu yüz civarı insanın yarısı yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşuyordu. Giysileri yırtık pırtıktı ve hemen her biri kemikleri görülebilecek derecede inceydi. Taşıdıkları silahların çoğu ilkel ateşli silahlardı, hatta demir döküm kılıçlar bile kullanıyorlardı. Onları görmeden önce Qianye hep demirin günlük hayatta işe yarayan araçlar için kullanıldığını, silah dövmek için kullanılan metalin en azından bakır alaşımı olması gerektiğini düşünmüştü.
Qianye ayrıca aralarında köken düğümlerini tutuşturmuş üç savaşçı olduğunu fark etti ama sadece bir düğümlerini tutuşturmuşlardı. Tüm kampta bir tane köken silahı bile yoktu.
Böyle bir birlik gerçekten isyan çıkarabiliyor muydu? Lin Xitang'ı Batı Cephesi'nde durumu çözülemeyecek dereceye getirene kadar durduranlar bu isyan orduları mıydı?
Bu kampa bir mülteci kampı demek daha uygun olurdu.
Yine de takım lideri bunu zaten bekliyor gibiydi. İleri bir adım atıp cebindeki resmi çıkararak salladı, "Bu kadın nerede? Onu kendiniz getirirseniz iyi olur!"
"Burada! Ne yapacaksınız?!" Bir kız kalabalığın arasından çıkıp takım liderine öfkeyle bakarken sesini yükseltti.
Takım lideri notlarını çıkarıp görev talimatlarını okudu, "Hmm, baban buradaki madenin sahibiymiş ve gizlice isyancılara maddi yardım yaptığı söyleniyor. Ayrıca buradaki lorda göre sen onun nişanlısısın, değil mi?"
Kız öfkeli öfkeli bağırdı, "Saçmalıyor! Onunla aramda hiçbir şey yok. Onu sadece bir kere kazara gördüm ve beni kendisini takip etmeye zorladı! İstemiyordum ve babamla gerçek nişanlımı öldürttü, sonra da ailemizin isyancılar olduğunu söyledi! Büyük büyükbabamdan beri ailemiz hep İmparatorluk ordusuna hizmet ettik ve ailemizin gençleri her nesilde savaş alanında kendilerini feda etti. Sonumuz böyle olsun diye mi İmparatorluğa mutlak bir sadakat ve bağlılık gösterdik?"
Takım lideri ifadesizdi, kayıtsızca konuştu, "Söylediklerin belki gerçek, belki değildir. Ama çoktan bu duruma geldiğimizden meselenin sonucunun değişmeyeceğini zaten biliyor olmalısın."
"Bir vikontun tek başına İmparatorluğun gözlerini kör ettiğini mi söylüyorsun?!" Kız kederli ve kinliydi.
Takım lideri hala sakindi ve sözlerinde tarifsiz bir gaddarlık vardı. "En azından bu meselede, evet."
Kızın yüzünde bir umutsuzluk belirdi. Yavaşça sakinleşti ve sordu. "Ne yapacaksınız o zaman, hepimizi öldürecek misiniz?"
İlk defa takım lideri derin düşüncelere daldı. Bakışları kamptakileri süzdü; belli ki bu yaşlılar, kadın ve çocuklar kızın ailesinin altındaki hizmetkâr ve vatandaşlardı.
Biraz düşünüp konuştu, "Görevin gereksinimlerine göre benimle gelmelisin, ama bana soracak olursan bunu önermem. Elbette direnip dayanabileceksen, intikama ve sonucu değiştirmeye yönelik bir şans olacağını hissediyorsan bu da bir seçenek."
Kız takım lideriyle dönerse ne olacağını doğal olarak biliyordu. Bu yüzden tereddütsüzce konuştu, "Ölsem de o domuz bir parmağıma bile dokunamayacak!"
Takım lideri başıyla onaylayıp ona parmak büyüklüğünde bir şişe attı. "Pekâlâ, o halde, hayatını sonlandır. Bunu içersen acısız öleceksin."
Köken düğümlerini tutuşturmuş diğer ikiliyi işaret etti, "Sizin de ölmeniz gerek. Diğerlerine gelince, bir şey görmemişim gibi yapacağım."
Çok geçmeden, Qianye'nin gözleri önünde üç kişi yere yığıldı.
"Onları sırtlayın, gidiyoruz. Görev tamam!" Takım lideri konuştu.
Qianye cesetlerden birini omzuna atıp sessizce takımı takip etti ve geldikleri yoldan döndü.
Bu seferki görev istisnai bitmişti, bu nedenle gerçek bir savaş bile olmamıştı. Ama takımın keyfi yerinde değildi, takım lideri de buna dahildi. Tecrübelilerden biri bile konuşmuyordu.
Kasabaya dönüp üç cesedi özel orduya verdikten sonra Kızıl Akrep'in gemisi havalanıp merkeze döndü.
Gemide Qianye pencereden gökyüzüne bakıyordu. Ne düşündüğü belli değildi. Kel kaptan bile enerjisini kaybetmiş gibi görünüyordu. "Akrep Kuyruğu" tamamen farklı bir gemi gibi hiç sarsılmadan, içindekileri hiç sallamadan uçuyordu.
Yan tarafta oturan takım lideri aniden konuştu, "Çaylak, gördün mü? Bu gerçeklik. Tek yapabileceğimiz buydu. Gelecekte siyasetin bizim gibilerle işi olmadığını anlayacaksın. Askerler olarak biz İmparatorluğun ellerindeki bir kılıçtan fazlası değiliz. Nereye girmemiz gerekirse oraya girer, deleriz. Doğru ya da yanlış olması fark etmez, bu bizim umursamamız gereken bir şey değildir."
Qianye uzun bir nefes verdi, ama keyfi hala yerlerdeydi. Bu sözde siyaset gerçekten de silahlar ve güçle çözülebilen bir şey değildi.
İmparatorluğun önemsiz bir sınırındaki bu meselede bile Qianye siyasetin bulanıklığını görmüştü. O adam uzaklardaki Batı Cephesi'nde her şeyle tek başına çarpışırken, acaba ne kadar ağır bir yük taşıyordu?
Kızıl Akrep'e döndükten sonra hemen başka görevlere başvurdu.
Sadece karanlık ırklara karşı kafa kafaya çarpışmalarda Qianye bir şeyler yapabildiğini hissediyordu. Siyaset gibi şeylere kıyasla karanlık ırklarla savaşıp onları katletmek çok daha basitti.
Ama bu seferki başvuru bir hafta boyunca gecikti ve ancak o zaman bir cevap alabildi. Önemli bir göreve katılmak için transfer edilmişti.
Bu görev Kızıl Akrep'in içinde birinci sınıf etiketine sahipti. Batı Cephesi'nin şehirlerinden birinde karanlık ırkların gizli bir cephesi keşfedilmişti.
Bu yüzden Kızıl Akrep'in savaş düzeni alışı nadir bir lükse sahipti; Albay Wei Lishi bizzat birliklere öncülük ediyordu ve otuz Kızıl Akrep ve iki yüz Siyah Akrep'i toplamıştı, çaylak olarak gelen yalnızca Qianye vardı. Bu düzen şaşılacak bir şey değildi. Çaylakların arasında bir numara olarak Qianye'nin askeri başarıları birçok Siyah Akrep rütbeli eski kurtlara karşı bir zafer kazanabilirdi.
Görev alanı Lin Xitang'ın denetimindeki iki bölgenin hemen yanındaydı. Qianye'nin duyduğu bazı söylentilere göre isyancılar karanlık ırklarla gizli gizli dolap bile çeviriyordu. Bu görev belki de dolaylı olarak Lin Xitang'a yardım sağlayacaktı.
Magnec