Fırsattan yararlansaydın bunlar yaşanmazdı :D Şimdi bak ne hallere düştün :D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
73. Bölüm Sapık, Ne Yaptın Bana?
Grover bir grup muhafızla birlikte odaya daldığında, Han Shuo ve Phoebe henüz ayrılmışlardı.
‘’Kim yaptı, suçlu kim? Sizi tutmak için harcadığım onca para boşaymış. Tek biriniz bile bir suikastçının sızdığını fark etmediniz. Eğer hedef ben olsaydım, beni de bu şekilde mi koruyacaktınız?’’ Grover odaya girdikten sonra öfkeyle kükremeye başlamıştı.
‘’Efendi Grover, bu suikastçı oldukça usta olmalı. Rüzgar duvarımdan kaçınmayı ve böyle kısa bir zaman zarfında hem Darnell’i hem de Yuna’yı öldürmeyi başarmış. Bu da suikastçının gücünün kesinlikle akıl almaz olduğunu gösteriyor.’’ Uzun saçlı bir büyücü bir süre gözlemledikten sonra çirkin bir ifadeyle Grover’e seslendi.
Hafifçe soluyan Grover uzun saçlı büyücüye baktı ve özür dileyen bir tonda karşılık verdi, ‘’Özürlerimi sunuyorum Ellis, biraz sınırı aştım.’’
Rüzgar büyücüsü Ellis hâlâ ifadesizdi ve biraz şaşırarak ölü Darnell’in sol eline baktı. ‘’Eh?’’ dedi ve bedene yaklaştığında, bir parmağın eksik olduğunu fark etti. Kafası karışmış bir halde sordu, ‘’Sol orta parmağı, Darnell’in boyutsal yüzüğünü taktığı parmak kesilmiş. Neler dönüyor?’’
‘’Sadece Darnell değil, aynı zamanda Yuna’nın parmağı da kesilmiş. Acaba bu katil onları soymak için canlarını almış olabilir mi?’’ Grover’in de biraz kafası karıştı ve Ellis’in sözlerini duyduktan sonra sordu.
‘’İmkânsız.’’ Ellis kararlılıkla reddetti ve çevreye bakınarak açıkladı, ‘’Eğer suikastçının tek amacı hırsızlık olsaydı seçeceği kişiler bu ikisi olmazdı, zira ikisi birlikte savaşması en zor takımı oluşturuyorlardı. Loncada birçok değerli eşya olduğundan bahsetmiyorum bile. Eğer katil sadece servet isteseydi, suikast yapmasına gerek bile olmazdı. Katilin sergilediği kabiliyetlere bakılırsa, tek bir ses çıkarmadan loncadan daha fazlasını elde edebilirdi.’’
Grover bu sözlerden sonra biraz düşündü ve kafa salladı ardından karanlık bir ifadeyle söylendi, ‘’Servetleri için öldürülmediklerine göre, bu işin arkasında değerli yeğenim Phoebe olmalı. Görünüşe göre bunca süre dayandıktan sonra sonunda sabrını kaybetti.’’
‘’Gerçekten de, bu işin arkasında Phoebe olmalı. Darnell ve Yuna daha önce Phoebe’ye suikast düzenlemeyi denemişler ama başarısız olmuşlardı. Phoebe kendisine suikast düzenlemek isteyenleri bulmuş olmalı.’’
‘’Sonuçta, Darnell’in Phoebe’ye olan bakışlarında eşsiz bir arzu vardı. Bu durumu bir yabancı olarak, ben bile fark ettiysem Phoebe hayli hayli fark etmiştir. Bizim iyi olup da, sadece onların ölü olması durumu açıklamaya kâfi. Ne var ki, görünüşe göre katil biraz açgözlüymüş. Yoksa böyle tehlikeli koşullarda bile boyutsal yüzükleri almakla uğraşmazdı. Phoebe’nin yanında ne zaman böyle bir karakter belirdi?’’ Ellis kaşlarını çattı ve zihninde çarkları birbirine oturturken yavaş yavaş konuştu.
Grover afalladı ve bir süre derin derin düşündü. Bir an sonra yüzü birdenbire karardı ve soğukça söylendi, ‘’Kim olduğunu biliyorum. Bir süre önce Gölge Tayfı’ndan gelen suikastçıları öldüren şu Bryan olmalı. Muhafızlardan Fabian’la iş yapmaya geldiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu duydum. Gölge Tayfı’nın gönderdiği üç kıdemli şövalyeyi öldürecek kadar gücü olan biri Darnell ve Yuna’yı da öldürebilir.’’
‘’Lanet olsun, Phoebe bu veledi nereden buldu? Phoebe’nin onu nereye sakladığını bilmiyorum. Geçen sefer loncadan ayrıldıktan sonra Phoebe’nin yanına gitmemişti. Onu bulmaları için birilerini gönderdim, lakin yine de izini bulamadım. Onu bulmak oldukça zor olacak.’’
Kafasını sallayan Ellis sonuca vardı, ‘’Görünüşe göre o. Bence sonucu ne olursa olsun ilk olarak bu kişiden kurtulmalıyız. Yoksa bir sonraki sefer canını kaybeden bizler olabiliriz.’’
‘’Pekâlâ, emirlerimi gönder, şimdilik Phoebe’yi öldürmeyin. Bu kişiyi bulmak için her şeyinizi ortaya koyun. Bryan denen velet şimdiye dek iki kez planlarımı bozdu. Bu yüzden cehennemi canlı canlı yaşamasını sağlayacağım.’’ Grover soğukça konuşurken sinsi bir ifade takınmıştı.
Grover’in derin nefretini kazanan Han Shuo bu esnada, Phoebe’yi şehrin kuzey kısmındaki evine doğru götürüyordu.
Phoebe’de bir gariplik vardı, zira biraz kontrolünü kaybetmiş gibiydi. Bedeni uyuşuktu ve yakıcı derecede sıcaktı. Han Shuo üzerindeki kıyafetlerden dolayı küçük sokaklardan ilerlemeyi seçerek, kimsenin kendilerini fark etmemesini sağlamaya çalışıyordu.
Ne var ki, şehrin kuzey kısmına yaklaştıkça, şehir muhafızları daha sık görülmeye başladı, bu da Han Shuo’yu sürekli saklanmaya ve kaçınmaya zorluyordu. Han Shuo’nun çekiştirmesi sayesinde güçlükle ilerleyen Pheobe’nin bedeni vakit geçtikçe ısınmaya devam etti ve bir süre sonra genç kız tökezlemeye başladı.
Başka seçeneği olmadığını gören Han Shuo Pheobe'nin kabul edip etmeyeceğini umursamadan kızı sırtına aldı ve şehir muhafızlarına yakalanmamak için Phoebe’yi evine geri götürmekten vazgeçerek yönünü Babil Büyücülük ve Savaşçılık Akademisi’nin arkasındaki mezarlığa çevirdi.
Orada kimse devriye gezmezdi. Buna ek olarak, Han Shuo bölgeyi son derece iyi biliyordu. Bu yüzden böyle bir anda aklına gelen ilk yer orası olmuştu.
Han Shuo sırtındaki Phoebe’yle birlikte şehrin kuzey kısmının çevresinden dolaşıp ormana giden dar yollarda ilerliyordu ki, birdenbire sırtındaki Phoebe’nin kendi kıyafetlerini yırttığını ve iki eliyle bilinçsizce genç adamın bedenini okşadığını hissetti.
Afallayan Han Shuo aniden durdu. Sırtına dayanan Phoebe’nin göğsündeki iki dolgun şişliği hissedebiliyordu. Sırtına dayanan bu iki dolgun şişlik ona şahane bir hissiyat yaşatıyordu. Birdenbire gencin göğsünde bir alev yandı. Phoebe’nin durmak bilmeyen elleri Han Shuo’nun göğsünde dolaşmaya devam ettikçe, alevler güçlendi. Bir süre sonra Han Shuo daha fazla kendisini kontrol edemedi.
Phoebe’yi sırtından indirdi ve birdenbire şahane bedenini kucakladı. Phoebe’nin bedenini yakındaki bir ağaca dayadı ve Phoebe’nin bedenindeki yasaklı bölgeleri okşamaya başladı.
Aralarında kıyafetler olsa bile, Han Shuo Phoebe’nin efsane kıvrımlarını hissedebiliyordu. Dolgun göğüsleri Han Shuo’nun ilgisi altında şekil değiştiriyor, zarif bacaklarına ve yuvarlak kalçasına ulaştığında ise bu güçlü alev Han Shuo’nun algılarına saldırarak, genç adamın daha da ileri gitmek istemesine neden oluyordu.
Phoebe yüzündeki maskeyi çıkardı, o anda donuk gözleri, çekici bir arzuyla kaplanmıştı. Sersemletici derecede güzel yüzü yakıcı derecede sıcaktı ve kalp tekleten bir güzelliğe sahipti. Açık ağzından çıkan nefeslerden hafif kokusu yayılıyor, Han Shuo’nun kalbini dörtnala koşturuyordu. Genç adam kendisini tamamen kaybetmek üzereydi.
Han Shuo sağ eliyle Phoebe’nin kıyafetinin göğsüne yakın bir kısmını yırttı. Pembemsi bir kırmızı noktanın yanı sıra, kar beyazı göğüsler Han Shuo’nun önünde çiçek gibi açıldı.
Han Shuo sonunda kendisini tutamadı ve sağ elinin kontrolünü kaybetti.
‘’Oh...ov.’’
O anda, Phoebe zayıf ve ufak bir şekilde inledi. Göğüslerinden gelen acı yüzünden güzel kaşları belli belirsiz çatılmış, sonunda bilinçsizce zayıf bir acı belirtisi dudaklarından kaçmıştı.
Büyü yuanının etkisinden midir bilinmez ama Han Shuo birdenbire kendisine geldi. Phoebe’ye baktığında, aklına kendisinin de odadaki garip kokudan bir nefes çektiği geldi. Anında bir çeşit afrodizyağa maruz kaldıklarını anladı.
Han Shuo’nun düşünceleri hızla harekete geçti ve potansiyel kazançlar ile zararları hesapladı ardından kararlılıkla Phoebe’yi kucaklayıp hararetle ileri atıldı.
Han Shuo bu bölgeyi epey iyi biliyordu ve çok geçmeden bir dereye ulaştı. Dere oldukça küçüktü ve Han Shuo derenin nereye gittiğini bilmiyordu fakat bu derenin oldukça sığ olduğunu biliyordu.
Nehire ulaştığı an, Phoebe’yle beraber suya girdi. Neredeyse kış geldiğinden, su son derece soğuktu. Ayrıca vakit gece vakti olduğundan bu soğukluk daha da artmıştı. Han Shuo Phoebe’nin yüzüne birkaç avuç dolusu su çarptığında, Phoebe birden hapşırmaya başladı.
Han Shuo da kafasını suya soktu ve soğuk su önceki bütün arzularını dondurdu. Tepkileri de tamamen normale döndü.
‘’Hapşu...hapşu...’’
Phoebe birkaç kez hapşırdıktan sonra, soğuk suyun etkileri sayesinde yavaşça kendine gelmeye başladı. Ağzına giren soğuk suyu tükürdükten sonra, yanaklarındaki kızarıklık ve donuk bakışları yavaş yavaş kayboldu.
‘’Burası neresi, neden buradayım? Hapşu!’’ Phoebe karışan kafasıyla etrafa bakındı ve yine hapşırdı. Hapşırmak için kafasını eğdiğinde ise birden iki dolgun tepenin açıkta olduğunu fark etti. Kar beyazı teni ve tepelerin ucundaki kırmızı noktalar tamamen açıktaydı.
Pa! Han Shuo çoktan bir tokat yemişti.
Phoebe çığlık atarken neredeyse delirmek üzereydi, ‘’Sapık, ne yaptın bana!’’
Han Shuo o anda Phoebe’ye karşı biraz mahcup hissetti ve kekelemeye başladı. Belli ki, delirmek üzere olan kıza bakarken konuşamıyordu. Phoebe Han Shuo’nun tepkisini gördüğünde aniden ağlamaya başladı ve normalde takındığı soğuk kibrini ve ciddiyetini kaybetti. Başka hiçbir şey düşünmedi ve yumruklarıyla Han Shuo’ya vurmaya başladı. Her yere su sıçrattı ve Han Shuo’yu ıslattı.
Phoebe o anda büyük bir şok geçirdiğinden dolayı güçlü bir kılıç ustası olduğunu tamamen unutmuş gözüküyordu. Daha çok kötü mizaçlı bir şirret kız gibi davranıyordu. Han Shuo’ya vurduğu darbelerde savaşçı aurasını kullanmıyordu.
Eğer Phoebe savaşçı aurasını kullansaydı, sahip olduğu güçle Han Shuo’yu ölümün kapılarına sürükleyebilirdi. Ne var ki, şimdiki saldırıları güçlü bir bedene sahip olan Han Shuo’ya hiç zarar vermiyordu.
Han Shuo çarpık bir ifadeyle Pheobe'nin öfkesini kusmasına izin verdi. Kızın yumruklarındaki güç gittikçe daha da azaldığında, Han Shuo çarpıkça güldü, ‘’İkimiz de bir afrodizyağın etkisi altındaydık. Endişelenme kötü bir şey yapmadım, hâlâ temizsin.’’
Phoebe Han Shuo konuştuktan sonra kendisine geldi ve ellerini durdurdu. Han Shuo’ya iyice yaklaştı ve hafifçe şişkin gözleriyle genci süzdü, sanki başka bir şok daha yaşamaktan korkuyor gibiydi. Sorduğu sırada sesi titredi, ‘’Gerçekten mi? Gerçekten bana bir şey yapmadın mı?’’
Kafasını kararlılıkla sallayan Han Shuo sağ elini kaldırdı ve ciddiyetle yemin etti, ‘’Yemin ederim ki gerçekten sana uygunsuz bir şey yapmadım.’’
Birdenbire Phoebe’nin güzel yüzünde rahatlamanın getirdiği bir keyif belirtisi belirdi. Tam ağzını açıp konuşacaktı ki, ansızın göğsünün çıplak olduğunu fark etti ve kıyafetini hızla çekerek, çıplak göğüslerini kapadı. Kafasını kaldırdığında öfkeyle Han Shuo’ya baktı ve sıktığı dişleri arasından kısık sesle kükredi, ‘’O zaman neden kıyafetimin yırtılarak açıldığını açıklayabilir misin?’’
Omuz silken genç adam tamamen masum bir ifadeyle yanıtladı. ‘’Benimle ne alakası var? Kendini kaybedip kıyafetlerini yırtmaya başlayan sendin. Kendimi sıkıca kontrol ettim ve seni buraya getirip soğuk suyla seni kendine getirdim. Bendeniz onurlu bir centilmenim, yanlış anlama.’’
‘’Onurlu centilmenliğine sıçayım, seni utanmaz, aşağılık, kazanç avcısı düzenbaz! Geçen sefer elimi tuttun ve tek kelime özür dilemeden beni kucakladın. Loncada bilerek yapay dağlardaki çatlakta benden yararlandın. Şimdiyse daha da ileri gittin, bu yüzden seni cehennemin derinliklerine süreceğim!’’ Phoebe Han Shuo’ya atıldığı sırada öfkeyle bağırmıştı. Ayrıca Phoebe bu sefer savaşçı aurasını da aktifleştirmişti.
Han Shuo afalladı ve Phoebe’nin muhtemelen kıyafetlerini yırtan ellerin kendisine ait olduğunu hatırladığını fark etti. Hızla dönüp kaçmak için derede ilerlemeye başlarken, masumluğunu haykırıyordu, ‘’Phoebe Hanım, beni dinleyin. Ben de afrodizyaktan bir nefes aldım, bu da kontrolümü kaybetmeme neden oldu. Kendime geldiğimde ise hemen sizi bu dereye getirdim. Gökler ve yeryüzü tanığımdır, gerçekten sizden yararlanmadım.’’
‘’Ayrıca sizde afrodizyağın etkisi altındayken benim her yerime dokundunuz ve benden yararlandınız. Sizin dışınızda, daha önce hiçbir kız bana dokunmadı. Hâlâ bir bakirim. Benden yararlanmanız kalbimin derinliklerini yaralarla kapladı. Ben de acı çektim, hadi bu konuda ödeştik diyelim. Daha fazla uzatmayın...’’
Han Shuo acınası şekilde kaçarken, makineli tüfek gibi konuşmaya başlamıştı. Adeta Chu Cang Lan kendisini aya getirdiği zaman kendini kaybedip yaşlı adamı sözleriyle boğduğu zamana dönmüştü.
‘’Kapa çeneni, seni lanet şeytan, binlerce, on binlerce kez ölmelisin. Saçmalamayı kes!’’ Han Shuo'yu kovalayan Pheobe'nin kıyafetleri tamamen ıslanmıştı ve ıslak saçı kendisine farklı bir çekicilik katıyordu. Ne var ki, güzel kızın elindeki kılıç bu çekiciliğe tamamen ters bir etki yaratıyordu.
‘’Unut gitsin, şanssızlığıma say. Şimdi ayrılıyorum. Sakinleştiğin zaman siyah altın cevheri için geleceğim. Elveda.’’ Han Shuo o anda Phoebe’yle konuşmanın anlamı olmadığını biliyordu. Kendini kaybetmiş bir kadın dünyadaki en korkunç büyülü yaratıktı, hele bir kılıç ustası olandan bahsetmeye gerek dahi yoktu. Bu tehlike, Han Shuo’ya göre bir ejderhayla kapışmaya denkti.
Ne kadar şanssız olduğuna dair içten içe düşünürken, adımlarını yavaşlatmaya cüret edemedi ve mezarlığa yönelerek bölgeyi bilmeyen Phoebe’yi yavaşça geride bıraktı.
Magnec