Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

101. Bölüm Mutlak Odun Bölgesi

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

Grup girintili çıkıntılı bölgede rahibin peşinden ilerlemeye devam ediyordu. Yarım günün ardından grup parçalanmış dağ kayaları bölgesinden geçti.

Arkada bir nehir vardı ve etrafta ahşaptan yapılma ilkel evler bulunuyordu. Ayrıca birkaç basit tuzak kurulmuştu. Çevrede oldukça garip görünen heybetli ağaçlar vardı. Han Shuo’nun cüceleri izlemesi için gönderdiği has iblis aradaki mesafe çok açıldığı için bir süre önce geri dönmek zorunda kalmıştı. Tüm has iblisler bölgeyi incelemeye başladılar.

Han Shuo has iblisler sayesinde bölgenin son derece büyük olduğunu keşfetti. Kaba bir hesaplamanın ardından bölgede birkaç yüz kulübe olduğunu fark etti. Görünüşe göre burası orman trollerinin sığınağıydı. İçlerinde kadın ve çocuklarında bulunduğu çok sayıda orman trolü ellerine silahlar almış ve güçlü bir savaşçı tarafından eğitiliyorlardı.

Han Shuo elflerin önceki açıklamaları sayesinde, orman trollerinin doğuştan yağmalamaya ve hırsızlığa yatkın doğduğunu öğrenmişti. Hayatlarında azla yetinmek veya üretim gibi şeyler yoktu. İster su, ister yiyecek veya kullandıkları eşyalar, tüm eksiklerini çalarak temin ediyorlardı. Yağma iblisi Datara’ya tapan orman trolleri çocuklara ve kadınlara da eğitim veriyordu, bu da yağmalar sırasında güçlerini arttırıyordu.

İhtiyar rahip bölgeye gelir gelmez kendi dilinde yüksek sesle haykırmaya başladı. Rahibi duyan tüm orman trolleri heyecanla bedenlerindeki çantalarını çıkardılar ve havada sallayarak haykırdılar, ‘’Datara, Datara!’’

Bir süre böyle devam ettikten sonra, ihtiyar rahip sonunda insan dilinde Han Shuo’yla konuşmaya devam etti, ‘’Gelin, yüce Datara ve elçisini kutsal bölgeye götüreceğim.’’

‘’Mm, acele edin. Yüce Datara sabırsızlanıyor.’’ Han Shuo kasvetli bir ifadeyle konuştu.

Orman trolleri küçük iskeleti taşımaya devam ettiler. Uzaktan birkaç orman trolü ahşap sandalları ittirdi. Han Shuo ve küçük iskelet ihtiyar rahip işaret ettiğinde ahşap sandallara bindiler ardından orman trolleri kürekleri çekmeye başladılar.

Yaklaşık yarım saat süren bir yolculuğun ardından sandallar çamurumsu toprağı olan bir kıyıya ulaştılar. Han Shuo kıyıya çıktıktan sonra ihtiyar rahibi takip etti ve burada büyüyen bütün ağaçların son derece büyük olduğunu keşfetti. Otların ve çalıların boyları bile oldukça uzundu.

Bu bölgede garip bir varlık havayı işgal etmişe benziyordu. Kalın çalılığı geçen birkaç orman trolü yolu açtı. İhtiyar rahip yolu işaret etti ve grup bölgenin daha derin kısımlarına yöneldi.

İlerlediği esnada genç adamın içinde aniden bir hissiyat kabardı, sanki bu yeri daha önce duymuş gibiydi. Han Shuo düşünceler içinde kaybolmuşken, grup heybetli, devasa bir ağaç tarafından yukarıya kaldırılmış bir evin önünde durdu.

Ağacın uzun dalları birbirlerine karışmış ve büyük evi havaya kaldıran halatlara dönüşmüşlerdi. Çevredeki ağaçlarda son derece garip ve egzotik görünen meyveler vardı.

Etrafına bakınan ve epey bir göz kırpıştıran Han Shuo’nun kalbi titredi ve birdenbire şaşkınlıkla haykırdı, ‘’Mutlak odun bölgesi. Haha, burası aslında mutlak odun bölgesiymiş! Bütün bitkilerin bu kadar mükemmel gelişmesine şaşırmamak lazım. Demek bu yüzden!’’

Doğal olarak oluşmuş bir mutlak odun bölgesi. Buradaki odun elementinin varlığı diğer yerlerden çok daha yoğundu. Mutlak odun bölgesinde büyüyen tüm bitkiler ve ağaçlar doğal olarak diğer yerlerden daha canlı olurlardı. Orman trolleri yağma iblisi Datara’ya tapsalar da, efsanelerde ağaçlardan evrilen bir ırk oldukları söyleniyordu. Ayrıca odun elementine karşı doğal bir yatkınlıkları vardı.

‘’Buradaki hava başka yerlerden daha temiz. Atalarımız bu yeri keşfetmeden önce yıllarca araştırma yaptılar ve en sonunda kutsal sarayı buraya inşa etmeye karar verdiler. Datara’nın taş heykeli tapmamız için evin içine dikildi. Bunlar her yıl bize başarılı yağmalar sunması umuduyla sunduğumuz kurbanlar.’’ İhtiyar rahip havada süzülen eve dindar biçimde diz çöktü ve bütün bunları yumuşakça anlattı.

Bir süre düşündükten sonra, ihtiyar rahip yaptığının yanlış olduğunu düşündü ve hemen yönünü küçük iskelete doğru çevirdi. Yaşlı rahip bu esnada küçük iskeletin aracını kaldıran orman trollerine kendi dilinde seslendi. Orman trolleri aracı indirdiler ve küçük iskeletin inmesini beklediler.

Tüm bunlar yaşanırken, Han Shuo üstün odun zombisini nasıl arıtacağını düşünüyor ve içi içine sığmıyordu. Bu yüzden küçük iskelete emir vermeyi bile unutmuştu. İhtiyar rahip birkaç kez samimi isteklerini dile getirmesine rağmen küçük iskeletin hala araçta hareketsizce oturduğunu fark edince, kaşlarını sıkıca çattı ve Han Shuo’nun önünde diz çöktü, ‘’Elçi, neden yüce Datara araçtan inmiyor? Bir hatamız mı oldu?’’

İhtiyar rahibin sözleri anında Han Shuo’yu düşüncelerinden uyandırdı. Kafasını çevirdiğinde küçük iskeletin, sanki uyuyakalmış gibi tembel tembel yattığını gördü. Genç adamın emir vermesiyle birlikte, küçük iskelet bacaklarını düzelterek birden ayaklandı ve etrafa bakındı.

‘’Datara az önce düşüncelere dalmıştı bu yüzden çağrılarınızı duymadı. Gelin, şimdi yukarı çıkıyoruz!’’ Han Shuo içten içe sırıtsa da, ihtiyar rahiple konuşurken ciddiyetini bozmadı.

Ürkekçe kafasını sallayan ihtiyar rahip başka soru sormaya cüret edemedi. Heybetli ağaçlardan birisinin arkasına doğru yürüdü ve ağaç dallarından yapılma yumuşak bir merdiveni ortaya çıkardı. Daha sonra merdivenden tırmanmaya başladı. Han Shuo da ihtiyar rahibin peşinden yumuşak merdiveni kullanarak tırmandı.

Küçük iskelet ise araçtan çıktı ve Han Shuo daha emir verme fırsatı bulamadan yürümeye başladı. Daha sonra yaşananlar herkesin beklentisi dışındaydı, zira küçük iskelet aniden öne atılarak ivme kazanmış, iki bacağını açmış ve sırtındaki yedi kemik çıkıntısını çırparak uçmaya başlamıştı. Han Shuo ve rahip daha eve ulaşamadan iskelet büyük evin kapısının önüne inmişti bile.

Büyük evin önünde sallanan küçük iskelet yavaşça dengesini kazandı ve kafasını iki yana salladı. Ardından kapıyı açtı ve eşyaların etrafa saçılma sesleriyle birlikte eve girdi.

 “Datara, Datara!” İhtiyar rahip kendi dilinde haykırmaya başlarken heyecanlı bir ifade takındı.

Nihayetinde, ihtiyar rahip ve Han Shuo eve ulaştılar. Dışarıda birkaç orman trolü korumalık yapıyordu ve başka kimsenin yukarı çıkma izni yoktu.

Han Shuo ihtiyar rahibi takip etti ve evin ortasında bir iskeletin devasa heykelini gördü. Bu heykel ihtiyar rakibin Han Shuo’ya gösterdiği antik parşömendeki resimle tam olarak aynıydı, tek fark bir göz bandı takan devasa iskeletin sağ elinde Ölüm Meleği’nin tırpanına benzer bir silah tutmasıydı. Heykelin sol elinde büyük bir çanta vardı ve çanta çok fazla yağmadan dolayı adeta patlayacak gibiydi.

Evin içi, ahşap duvarlara işlenen mücevherlerle aydınlatılmıştı. Zeminin her yerinde mücevher ve altın görülebilirdi. Han Shuo artık bir çömez değildi ve ahşap duvarlardaki mücevherlerin paha biçilemez olduğunu anında fark etmişti. Yeşim bir masaya bardaklar, kaşıklar, çatallar ve bıçaklar yerleştirilmişti ve bu eşyaların tümü yeşim ve altından yapılmaydı, Han Shuo’nun gözleri ışıltılardan dolayı kör olmuştu.

Küçük iskelet parıldayan kafatasını bir eliyle kaşırken kemik hançerini tutuyor, evin ortasına yerleştirilmiş devasa taş heykelin etrafında devamlı dönüyordu. Ara sıra devasa taş heykelin tüysüz kanatlarına ve kendi yedi kemik çıkıntısına dokunmak için elini uzatıyor, büyük taş heykelin neden kendisine bu kadar benzediğini çözmeye çalışıyordu.

Küçük iskelet heykelin yarısı kadardı. Büyük bir iskelet heykelinin yanında duran küçük bir iskeletin oluşturduğu manzara oldukça garipti.

Han Shuo ve ihtiyar rahip içeri girdiklerinde, Datara heykelinin etrafında dönen küçük iskeletin kafa karışıklığını fark ettiler. Küçük iskeleti bir süre gözlemleyen Han Shuo, iskeletin hareketlerinin gitgide bin insana benzediğini fark etti. Bu da genç adamı afallattı. Genç adam küçük iskeleti heyecan dolu bir ifadeyle izliyor, ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu.

Küçük iskeletin aniden iblis Datara heykelinin önünde durdu. Önce Datara’nın sol gözündeki göz bandına baktı ardından kendi sol göz yuvasını hissetmek için bir elini uzattı, sanki neden bir göz bandı olmadığını merak ediyor gibiydi.

Küçük iskelet birdenbire zıpladı ve Datara’nın göz bandını koparmak için bir elini uzattı. İskelet yere indiğinde, göz bandı elindeydi. Göz bandı alınan heykelin sol göz yuvasında ise mor bir mücevher ortaya çıkmıştı. Mücevher göz küresine oldukça benziyordu. Mücevherin ortaya çıkmasıyla birlikte heykel sanki hayat belirtisine sahip olmuş gibiydi. Han Shuo heykelin kendisine baktığına dair sahte bir hissiyat deneyimliyordu.

O anda, mor göz küresi bir kere döndü ve yumuşak, mor ışıkla zayıfça parıldadı, adeta iblis Datara birdenbire hayata dönmüş gibiydi.

‘’Oh, yüce Datara Mor İblis Gözü’nü açtı, yüce Datara ortaya çıktı!’’ İhtiyar rahip coşkusunu sergilerken heyecandan delirdi ve kafasını yere gömerek, yüksek sesle bağırdı.

Şapşal şapşal duran küçük iskelet, aniden harekete geçti, iblis Datara heykelinin önüne bir masa çekti ve üzerine çıktı. Parmak uçlarında durdu ve bir elini iblis Datara heykelinin sol gözüne doğru uzattı. Han Shuo’nun kafatası uyuşurken, küçük iskelet mor mücevheri kavradı ve kendi sol göz yuvasına takmadan önce bir göz atmak için havaya kaldırdı.

Han Shuo da ne yapması gerektiğini bilmiyordu fakat ne yapılması gerektiğini düşünemeden önce, kafasında birdenbire bir acı hissetti. Küçük iskelet de acı içinde gözüküyordu. İskeletin bedeni titredi ardından kafasını tutarak acı içinde yuvarlanmaya başladı. Çağırıcı olarak, Han Shuo küçük iskeletle zihinsel bir bağlantı kurmuştu ve onun hissettiği acının aynısını o da hissediyordu. Küçük iskeletin mücevheri taktığı gözünden devasa, yabancı bir enerji yayılıyordu. Han Shuo mor iblis gözünün kendisini ve küçük iskeletin bedenini istila etmeye çabaladığını açıkça hissedebiliyordu.

‘’Yüce Datara, elçi, ikinize ne oluyor?’’ İhtiyar rahip kafasını kaldırınca küçük iskelet ve Han Shuo’yla alakalı bir sorun olduğunu gördü ve hemen endişe içinde haykırdı.

‘’Dışarı çık, derhal ayrıl! Yüce Datara’nın yapması gerekenler var!’’ Han Shuo parçalayıcı acıya direnirken kükredi.

İhtiyar orman trolü deli gibi evden çıkarken afalladı ve kutsal sarayda ne olduğunu gözlemlemek için dışarıda beklemeye başladı.

İhtiyar rahip ayrıldıktan sonra, Han Shuo hemen kafasını tuttu ve küçük iskelet gibi yere kıvrıldı. Genç adamın kalbi korkuyla dolmuştu. Eğer bu mor iblis gözü gerçekten iblis Datara’ya aitse, bedenlerini istila eden garip enerji de doğal olarak Datara’dan gelirdi. Datara gibi bir iblis, bir tür ilahtı ve ilahlar insanların dayanma sınırlarının üstünde güçlere sahip olurlardı. Han Shuo ne yapması gerektiğini bilmiyordu.

Bu muazzam güç küçük iskeletin sol göz yuvasındaki mücevherden yayılıyordu. Han Shuo ilk olarak iskelete mor iblis gözünü çıkar emri verdi, lakin küçük iskelet mücevheri gözüne öyle bir şekilde yerleştirmişti ki, ne kadar denerse denesin çıkaramıyordu.

İkili yerde yuvarlanıp acı içinde sarsılırken, aniden küçük iskeletin tuttuğu göz bandından gizemli bir enerji yayıldı. Beyni olağanüstü derecede acıdığından, Han Shuo’nun algıları akıl almaz derecede güçlenmişti. Bu nedenle anormalliği anında tespit etti. Panik içinde aklına gelen ilk şeyi uygulamaya karar verdi ve küçük iskelete göz bandını takması emretti.

Bedenlerini ele geçirmeye çalışan gizemli güç küçük iskelet göz bandını taktıktan sonra, birdenbire iz bırakmadan kayboldu. Deli gibi terleyen genç adam da yavaş yavaş ayağa kalktı.

Göz bandı iblis Datara heykelinde oldukça düzgün duruyordu fakat küçük iskelete fark edilir şekilde büyüktü. Yüzünün neredeyse tüm sol kısmını kaplıyordu, bu nedenle iskelet biraz komik görünüyordu.

‘’Ne olursa olsun asla göz bandını çıkarma.’’ Han Shuo kendisine geldi ve bütün bu gariplikleri görmezden gelerek, ilk önce küçük iskelete bu emri verdi.