Kuzu kucakladı adam sanki ? eline sağlık
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
19. Bölüm Bir Ejderha Gördüm II
On ve Hong’un siyah küreyi gömdükleri yer, Cale’in beklentisinin dışındaydı. Vikont’un villası, ejderhanın mağarasından otuz metre ilerideydi ama kediler küreyi, mağaradan elli metre ileride olan ağaç ve çalılık dolu bir alana gömmüşlerdi; haliyle kürenin yerini bulmak kolay iş değildi.
“İkiniz de harikasınız.”
“Bizim için çocuk oyuncağıydı.”
On, bunun çok basit olduğunu söylüyordu ama Cale On’un neşe içinde olduğunu görebiliyordu.
Cale, Choi Han, On ve Hong, mağaranın elli metre ilerisinde gömülü olan, aynı zamanda Mana Bozma Cihazı olarak da bilinen siyah kürenin bulunduğu noktada yere çömelmişti.
“Planı hatırlıyor musunuz?”
Cale, yolda gelirken planı anlatmıştı. Açıkçası ortada çok bir plan yoktu.
“Bu sefer toplamda altı nöbetçi var.”
Cale ‘Bir Kahramanın Doğuşu’nda okuduğu bilgileri hatırladı. Kara Ejderha, çoğu ejderha gibi akıllıydı. Burada tutulduğu dört yıllık süre boyunca bilgi toplamıştı ve o günden iki gün sonra kaçacak olmasının da bir sebebi vardı.
Villada yaklaşık otuz kişi oturuyordu. Normalde bu sayı yüze yakındı amason dört yıl boyunca buraya kimsenin gelmediğini fark eden hane sakinleri yavaş yavaş bölgeyi terk etmişti.
Yaşayan otuz kişi içerisinde yedi tane orta seviye şövalye ve üç tane de Yardımcı Yüzbaşı gibi yüksek seviye şövalye vardı. Ayrıca birkaç asker, işkence uzmanı ve bazı işçiler de villada kalıyordu. Sadece bu bile Markiz’in bölgeyi ne kadar önsemediğini gösteren bir gerçekti.
Fakat Cale Choi Han’a sahipti. Choi Han Roan Krallığı’nın en güçlü şövalyesini bile sadece on hamlede alaşağı edebilecek birisiydi. Yanlarında işte böyle biri vardı.
“Bir kere daha anlatayım. Mağara girişinde, iki asker, iki tane orta seviye şövalye, bir tane de yüksek seviye şövalye var. Mağaranın iç kısmında sadece bir tane yüksek seviye şövalye var ve işkenceci de mağaranın sonunda.”
Choi Han işkenceci kelimesini duyunca irkildi ama Cale bunu önemsemedi. Cale Choi Han’ın aklından geçenleri öğrenmeyi istemiyordu. Esas mesele siyah kürenin yakında aktif hale gelecek olmasıydı ve bu yüzden ellerini çabuk tutmaları gerekiyordu.
“On ve Hong’un gömdüğü siyah küre sayesinde villadan mağara girişine kadar yerleştirilen büyü kayıt cihazları kırk dakika boyunca çalışmayacak. Aynı şey alarmlar, büyü tuzakları ve diğer şeyler için de geçerli. Kırk dakika boyunca hiçbir şey çalışmayacak.”
Ejderhayı, yani dünyanın en büyük büyü kullanan yaratığını evcilleştirmek istiyorlardı ama hiçbir büyücüden yardım isteyemezlerdi. Dolayısıyla Markiz Stan bu bölgeyi büyülü eşyalarla doldurmayı seçmişti. Kapıda bu kadar az nöbetçinin olmasının nedeni de buydu, zira Markiz Stan büyülü tuzaklara güveniyordu.
İşte bu sebepten ötürü Ejderha kaçmak için kendi yaşam gücünü yakmak zorunda kalmıştı.
‘Dişe diş, paraya para.’
Madem Markiz mağarayı parasıyla koruyordu, Cale’in de aynı şeyi yapması gayet doğaldı. Cale belinde duran büyülü bohçayı okşadı. Bohça birçok nesne koymasına yarayan büyülü bir bohçaydı. İçinde her türlü büyülü nesne, kullanışlı aletler ve ıvır zıvır vardı.
“Sadece nöbetçileri mi halletmem gerek?”
Savaşma işini doğal olarak Choi Han yapacaktı. Yanında böylesine güçlü biri varken Cale elini kirletecek değildi. Cale kağıt kesiğinden bile hoşlanmazdı ki kılıç kesiğinin düşüncesine bile dayanamıyordu.
“Evet. Sen, arkamı kollamasına güvendiğim tek insansın.”
‘En azından şimdilik.’
Cale Choi Han’a ciddi bir ifadeyle baktı ve Choi Han başıyla onaylayıp samimiyetle cevap verdi.
“Beklentilerinizi tamamen karşılamak için elimden geleni yapacağım.”
“Daha önceden de bahsettiğim gibi, kıyafetini gördüklerinden emin ol ve onları yere ser. Sakın öldürme ve onlara kılıç sanatını gösterme. Sonra ne yapacağını hatırlıyorsun, değil mi?”
Eğer dikkatlice kullanırsa Choi Han’ın saydam eşsiz siyah aurası karanlıkta kolayca görünmez olabilirdi. Cale tekrar tekrar anlattığı için Choi Han’ın artık anlamış olduğuna inanıyordu.
“Evet. Hepsini hatırlıyorum.”
“Güzel, sana güveniyorum.”
Cale ses değiştirme cihazını uzatmadan önce Choi Han’ın omzuna yavaşça vurdu. Eğer savaşırken konuşur da sesi tanınırsa bu iyi olmazdı.
“Pahalı bir şey. Sakın kırayım deme.”
“Anladım. Endişelenmenize gerek yok.”
Sonra Cale, kedi yavrularına baktı. Bir şey soruyormuş gibi sallanan kuyruklarına bakarak cevap verdi.
“İşimiz biter bitmez size etinizi vereceğim.”
Somurtup arkalarını döndüklerine göre doğru cevap bu değildi. Cale üzerine çok düşünmedi ve saatini kontrol etti.
‘Beş dakika kaldı.’
Hava çoktan kararmıştı ve gece olmuştu.
Cale, Billos ile yaptığı konuşmayı anımsadı.
‘Mana Bozucu Cihaz’dan etkilenen büyülü eşyalar hemen çalışmayı durduracak ve çoğu patlamamak için kendini kapatacak. Fakat, en yüksek kalite eşyalar bozuk sinyalden dolayı bipleyip duracak. Alarm büyüsü gibi değil de daha çok saat alarmı gibi.’
‘Muhtemelen gürültülü olacak.’
‘Nerede kullanmayı planladığınızı bilmiyorum, fakat düşmanların duyabileği kadar ses çıkar herhalde.’
Billos sırıtmaya başladı ve devam etti.
‘Fakat etrafta çok sayıda büyülü nesne varsa hepsinin alarmı aynı anda ötünce ortalık kaosa dönebilir.’
Kaos, Cale için yeterliydi.
“Hazırlan.”
Kediler de kendilerini gizlemek için tüylerini kömürle kaplamıştı. Sonra Cale’in yanından ayrılıp karanlıkta kayboldular, Cale onları artık göremiyordu. İkili, bugün kendilerini düşmanlarına açık etmeyecekti.
Fakat Cale, planı uygulayıp onun etrafında olacaklarını biliyordu.
Choi Han, kılıcını temizlediği mendili katladı ve cebine koydu.
Bütün hazırlıklar bitince Cale ayağa kalktı.
Brrrrrring.
Cale’in oturduğu yerin altında bir şeyler titremeye başladı. Siyah küre aktif hale geliyordu.
Tik. Tak.
Cale’in saatindeki saniye göstergesi ayarlanan zamana yaklaşıyordu.
Ve, son tik.
“Hadi gidelim.”
Choi Han, Cale’in emriyle planı başladı ve On, sis yaratırken önden önden hızlıca koştu. Cale, görüşünü zorlaştıran sisin merkezindeydi. Aynı zamanda,
Brrrrrrrriiing-
Siyah küre sonunda aktif hale gelmişti.
“Sanırım hepsi kaliteli değilmiş.”
Bazı büyülü nesneler, durumlarını bildirmek için ötmeye başlamıştı. Cale sisin içinde Choi Han’ı arkadan takip etti ve mağaraya doğru yöneldiler.
Şu andan itibaren zamana karşı yarışıyorlardı.
Choi Han çoktan mağaranın önündeki şövalyelerle savaşmaya başlamıştı.
‘Korkunç piç.’
Aradan kısa bir süre geçmesine rağmen şimdiden askerlerin kollarında ve bacaklarında kesikler açılmış, çoğu yere serilmişti.
“Kimsin sen? Bu yere gelmeye nasıl cüret edersin!”
Choi Han, yüksek seviye şövalyenin saldırısından kolaylıkla kaçtı. Sonra, ileri bir adım attı ve adamı yaraladı. Kesikten fışkıran kandan kaçındı ve dirseğini kullanarak şövalyenin sırtına saldırdı, sonra da ensesine. Şövalye anında bayıldı.
“Siktir! Ne halt oluyor böyle?”
Sonunda, mağaranın içindeki yüksek seviye şövalye de ortaya çıkmıştı.
“Zehir.”
Cale, ses değiştirme cihazıyla konuşuyordu. Etrafını saran sis genişledi ve Hong, düşmanları felç etmek için zehir yayarak etrafta kimseye görünmeden dolandı. Bayılanlar uyansalar dahi, bir süre hareket edemeyeceklerdi.
Cale yüksek seviye şövalyeyle göz göze geldi ve tek bir kelime söyledi.
“Koru.”
Choi Han aniden Cale’in önüne geçti ve mağara girişine doğru atıldı. Cale, arkasından takip etti.
“Onları durdurun!”
Yüksek seviye bağırınca, iki orta seviye şövalye Choi Han’a doğru atıldı. Kılıçları parlamaya başladı; bu, şövalyelerin auralarını kılıçlarına verdiğini gösteriyordu. Fakat iki kılıç anında durduruldu.
Klik. Klik. İki kılıcın da üst yarısı yere düştü.
“N-ne? Bir kılıç ustası mı bu?”
Yüksek seviye şövalyenin sesinde hem şaşkınlık hem de çaresizlik vardı. Aura ile dolu bir kılıcı ancak bir kılıç ustasının aura kılıcı kesebilirdi. Choi Han, karanlıkta kamufle olan aurasını kullanarak, düşmanlarının silahlarını ortadan ikiye böldükten sonra, kılıcı ve kılıcın kınıyla orta seviye şövalyenin boğazına ve karnına aynı anda saldırdı.
“Aaah!”
‘...Herkese sadece bir kere vursa yetiyor.’
Cale, Choi Han’ın arkasına saklanırken şaşkınlığını gizleyemedi ve hareket etmeye devam ettiler. O anda, arkalarından bir yaygara duydular.
“İşgalciler!”
Ses villadan geliyordu. Cale, bakışlarını arka tarafa çevirdi.
Orta seviye şövalyeler yere düşmeden önce tökezlediler. Cale onlarla göz göze geldi. Hong’un felç zehrinden etkilenmişlerdi.
“Ze-zehir...!”
“Ss-suikastçılar.”
Choi Han, kılıcını sallayarak atağa kalkan yüksek seviye şövalyeye doğru hızlıca atılmadan önce adamları bayılttı. Cale, mağara girişinden geçmek için bu açığı kullandı. Bunu yaparken bile, suikastçılar diye bağıran orta seviye şövalyelerin bayılmadan önce altı yıldızlı kıyafetini gördüklerinden emin olmuştu.
“Ah. Bu adamlar nereden geldi!”
“Çok ses yapıyorsun.”
Choi Han yüksek seviye şövalyenin mana dolu kılıcından yine basit bir şekilde kaçtı. Bu seferkini bilerek uzatıyordu.
Choi Han dikkat dağıtırken; Cale, daha öncesinde gizlice mağaraya giren Kedi Kabilesi çocuklarının ardından mağaraya girdi. Choi Han Cale’in girdiğinden emin olduktan sonra mağara girişinin önüne doğru gitti.
Sonra, yüksek seviye şövalyeye bağırdı.
“Gel hadi.”
Elbette gözleri şövalyeye değil, tü ellerinde meşalelerle villadan gelen düşmanlara bakıyordu.
“Bunu sana bırakıyorum.”
Choi Han Cale’in değişmiş fakat hala sakin olan sesini duydu ve gülümsedi. Sonrasında hızlıca gücünün bir kısmını serbest bırakmaya odaklandı. Kara Yıkım Kılıç Sanatı. Bu kılıç sanatının iki bileşeni vardı, karanlık ve yıkım. İki güçten biri olan yıkım gücü, Choi Han’ın etrafını sardı.
“Bu noktayı hiç kimse geçemez.”
Sözünü her zaman tutan birisiydi.
Choi Han girişi korurken, mağarada başka bir şeyi, farklı şekilde koruyan biri daha vardı. Bu kişi, işkenceciden başkası değildi. Ejderhanın hücresini koruyan kişi o idi. Cale içeriye vardığında, işkenceci panik halindeydi.
“Neden, neden?! Büyülü Kristal Top neden çalışmıyor?!”
İşkence ustasının güvendiği Büyülü Kristal Top, Venion’un bir şeyler ters giderse diye hazırladığı bir acil durum desteğiydi.
“Bu-buraya gelme! Burada ne var biliyor musun?!”
İşkenceci Cale’e bakarken tir tir titriyordu. Korkmaktan başka yapabileceği bir şey de yoktu. Normal insanlardan bir tık daha güçlü kimseler ona saldıracak olursa anında havaya uçacaktı.
Bu da Venion’un güvenlik önlemlerinden biriydi. Patlamanın gücü; işkencecinin kendisini, hapishane anahtarlarını ve hapisaneyi havaya uçuracaktı. Elbette, işkenceci de bunu biliyordu.
“Eğer gelirsen, buradaki herkes ölecek!”
Cal, titreyen işkenceciye bakarken elini salladı. Bunu yaptığında, sisin içi tamamen zehirle dolup, işkenceciye doğru ilerledi. Sisi yapan On, mağaranın gölgelerinde hala saklanmış olarak duruyordu.
“Aaaaaaah! Gidin buradan!”
Mağaranın girişindeki savaştan gelen sesler. Yaklaşan sis. E tabii bir de sisin içindeki zehir. Felç edici sis hızlıca işkencecinin etrafını sardı.
“N-ne, aah, zehir..!”
Ah. İşkenceci yere düşüp titremeye başladı. İşkenceci, yerde konuşamaz ve hareket edemez bir durumda titrerken berbat görünüyordu. Cale adama yaklaştı ve kıyafetlerini karıştırdı.
Madem saldırınca adam infilak edecekti, o zaman tek yapması gereken zehir kullanmaktı. Ya bunu yapacaktı ya da adamı anahtarları vermeye ikna edecekti. Fakat ikinci yolu kullanmak istememişti.
‘İşte burada.’
Cale anahtarları kaptı ve zehirden dolayı bilincini kaybetmeye başlayan adamın gözlerini kapattı. Cale, acaba çok mu zehir kullandılar diye merak etti ama buna çok takılmadı
‘Öleceğini sanmıyorum ama ölürse de...N’apalım artık.’
Cale parmaklarını şıklattı. Anında, tavandan iki siyah küçük şey indi. Bunlar, On ve Hong’du. Cale’in tuttuğu meşalenin altına geldiklerinde, Cale ikisini de açıkça görebiliyordu.
Mağaranın en uzak köşesine gitmeden önce On ve Hong’un iyi olduğundan emin olmuştu. Oraya vardığında, artık işe yaramaz bir büyülü hücrenin içinde kıvrılmış yatan siyah şeyi gördü. Bu gördüğü şey, ejderhanın ta kendisiydi. Ejderhanın kanlar içinde yattığını görünce şaşkına döndü.
Hızlıca hapse yaklaştı.
Cale yaklaşmasına rağmen ejderha gözlerini bile açmadı. Ejderha muhtemelen şu anda hiç iyi bir durumda değildi.
Cale anahtarı kilide soktu ve kapıyı açtı.
Klik. Hafif bir sesle açıldı. Yavaşça demir kapıyı araladı ve içeri girdi.
Hücre demek için oldukça genişti. İçeride kırbaçlar, işkence aletleri ve aynı zamanda Venion’un izlerken oturduğu lüks bir koltuk vardı. Cale, hücrenin köşesine doğru yöneldi.
Köşedeki saman yığınının üstünde bir metre uzunluğunda küçük bir şey yatıyordu. Gözleri kapalı yatarken göz kapakları titriyordu. Tüm uzuvları zincirlerle bağlıydı ve boynundaki mana kırıcı zincir gücünü kullanmasını engelliyordu.
“Hey.”
Cale ejderhanın önüne çöktü. Ejderha Cale ona seslenince bile gözlerini açmadı. Cale saatine baktı. Gitme zamanıydı. Ejderhayla konuşmaya devam etti.
“Hadi gidelim.”
Cale zincirleri açmak için işkenceciden aldığı anahtarları kullandı.
Ejderha o an gözünü açtı. Cale, ejderhanın gözlerine baktıktan sonra gülümsedi.
Bu haline rağmen gözleri korkunçtu. Yaşama isteğini henüz yitirmemişti.
Choi Han’ın romanda karşılaştığı ölmek üzere olan ejderhanın bakışları değildi bunlar. Hala güçlü bir yaşam isteğiyle doluydular. Yanında elbette öfke ve dirayet de vardı.
Tam bir ejderha bakışıydı.
“Ne hoş bir bakış.”
Cale, ejderhayı kollarının arasına alıp kaldırdı.
Magnec