Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

76. Bölüm İyi Biri II

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

“Orman mı?”

Beklenmedik cevabın karşısında Choi Han’ın yüzü değişti, ama Cale’den ses çıkmadı. Sadece öne yürüdü ve Hoik Köyü’ne girdi.

Köyde, çevredeki mezartaşlarının dışında fazla şey yoktu. Çok sessizdi.

“Genç Efendi, şemsiyeniz.”

Oorim’in yanındaki Hoik Köyü, sık sık yağmurun yağdığı bir yerdi. Cale Hans’ın uzattığı şemsiyeyi aldı ve köyün sonuna yürüdü.

Hans ve diğerleri peşinden geliyordu.

‘Burada.’

Geri Dönüşü Olmayan Yol. Yolun tek girişi gözlerinin önündeydi. Belki gökyüzü bulutlu olduğu ve yağmur yağdığı içindi, ama ormana açılan yol çok karanlık ve korkunç görünüyordu.

‘Geri Dönüşü Olmayan Yol.’

Girişte bu sözcüklerin yazdığı büyük bir taş vardı.

“Mm.”

Choi Han mırıldandı.

Cale manzarayı izliyordu.

Bu yağmurlu günde bile Geri Dönüşü Olmayan Yol’un girişinde bekleyen, yağmurluklar giymiş ya da yağmura kucak açmış insanlar vardı. Bunlar hala sevdiklerinin geri döneceğini uman insanlardı.

Cale orada duran yaşlı adamlardan biriyle göz göze geldi. Yaşlı adamın gözleri aniden fal taşı gibi açıldı.

“… Gitme.”

Yaşlı adam bir sözcük sarf ettikten sonra taşa yaslandı ve ormana baktı. Cale sessizce onu izliyordu.

“Genç Efendi Cale.”

Rosalyn yaklaştı ve ona seslendi. Yaşlı adama ve girişte bekleyen diğerlerine bakan gözleri hüzünle doluydu. O esnada Cale kıpırdadı.

“Yaşlı adam, yağmur yağıyor. Üşüteyim deme.”

Cale şemsiyeyi öylece taşa yaslanan ve yağmurda duran yaşlı adamın yanına koydu, sonra Hans’a işaret etti.

“Genç Efendi?”

“Şemsiye.”

“Peki ya ben?”

“Beacrox ile paylaşın.”

Beacrox ve Hans göz göze geldiler; Beacrox’un yüzü ekşimeye başladı. Hans çenesini kapalı tuttu ve kendi şemsiyesini Cale’e uzattı. Fakat Cale’in şemsiyeyi almasına gerek yoktu.

“Benimkini paylaşabiliriz.”

Rosayln şemsiyesini kaldırarak Cale’e yaklaştı.

“Teşekkürler. Gidelim.”

Cale kısa bir teşekkür ettikten sonra Geri Dönüşü Olmayan Yol’a dorğu döndü. Grubun geri kalanı peşinden geldi; öte yandan girişteki köylüler biraz onları süzdükten sonra eski hallerine döndüler.

“Hans.”

“Evet, Genç Efendi.”

“Gidip bir han bul. Burada çok han var, ama iyi olduklarını pek sanmıyorum; idare eder bir yer bulsan yeter.”

Hoik Köyü kendi boyutlarındaki bir köye göre çok sayıda hana sahipti. Fakat, bu hanların çoğu üstünkörü yapılmıştı, zira buraya gelen insanlar genelde sevdiklerini aramaya geliyorlardı ve genelde fakirdi.

“Neden insanlar şu Oorim’e giriyor?”

Cale seçtikleri hanın restoranına kuruldu ve Choi Han’ın sorusunu cevapladı.

“Çünkü hala umutları var.”

“Umut mu?”

“Geri Dönüşü Olmayan Yol’a dair bir efsane olduğunu biliyor musun?”

Girenin geri dönemediği bir yerdi Oorim, ama nedense insanlar hala oraya giriyordu.

“Söylentilere göre orada bir ejderha yaşıyormuş.”

- Ne saçmalıyorsun sen insan? Orada ejderha falan yok. Bu civardaki tek ejderha benim!

Bir süredir sessiz olan Raon, aniden Cale’in zihninde kükredi.

Cale de burada ejderha olmadığını biliyordu. Sonuçta kitabı okumuştu.

“O Ejderha yuvasını bulan insanın dileğini yerine getirirmiş. Zenginlik, tedavisi olmayan ilaçlar ve mutlu bir hayat… her türden dileği yerine getirebiliyormuş.”

- Ejderhalar öyle şeyler yapamaz. Yüce ve güçlüyüz, ama tanrı değiliz biz! Ne saçmalık ama!

Raon haklıydı. Fakat böyle efsaneler genelde umutsuz insanlara umut olurdu.

“İşte bu yüzden insanlar geliyor.”

Choi Han’ın yüzünde nadiren görülen ekşi ifadelerden biri vardı. Muhtemelen hoşuna gitmemişti. Köyün halini gördükten sonra üzülmüş olmalıydı.

“Peki ya ormanı yok etsek sorun çözülmez mi?”

Bu yüzden Choi Han bazı korkunç şeyleri hiç düşünmeden söyleyebiliyordu. Cale onu duymazdan geldi.

Elbette bu ormanda bir yangın baş gösterecekti. Bu yüzden 4.kitabın sonlarında, Batı Kıtası’ndaki beş Yasaklı Bölge’nin sayısı dörde düşecekti.

“Ateşe verip yaksak her şey çözülmez mi?”

Choi Han’ın önerileri gitgide korkunç bir hale bürününce Cale araya girmek zorunda kaldı.

“Tek yapmamız gereken şey onlara efsanenin yalan olduğunu göstermek. Böylece ormana girmek için bir nedenleri kalmayacak.”

O anda Beacrox iç çekerek hana girdi.

“Genç efendi, döndüm.”

Arkasında bir sürü kişi vardı.

“Genç efendi-nim, ben, Hilsman, döndüm!”

“Genç efendi-nim, biz geldik!”

Kurt çocuklar ve Hilsman içeri girerlerken epey kılıksız görünüyorlardı. Beacrox, bu üstü başı pis gruba baktıktan sonra bir çift beyaz eldiven çıkardı.

“Genç efendi-nim.”

Hana son giren kişi Lock oldu. Cale’e yaklaşarak ona bir büyülü çanta uzattı. Ancak Cale, onun çantayı vermesini engelledikten sonra hepsine dönerek konuya girdi.

“Hepiniz çok çalıştınız. Biraz dinlenin.”

Gruptakiler gülümsemeye başladı. Bunu söyledikten sonra Cale Lock’un eline uzandı. Lock, temkinli bir tavırla büyülü çantayı ona verdi. Cale, “Anlaşmamıza göre, içindeki şey benim.”

“Evet efendim.”

Lock’un sesinde biraz bile tereddüt yoktu. Muhtemelen onun antik güç olduğunu biliyordu ama buna rağmen açgözlülük etmeye kalkışmamıştı.

Cale, büyülü çantayı açıp içindekileri inceledikten sonra gruba döndü.

“Ormana gireceğim.”

  • Ne?
    Miyavv?
    “Ha?”
    “Ne!”

“… Ne oldu?”

Cale bu kadar beklenmedik tepkiler veren gruba baktı. Choi Han şüpheyle konuşurken suratı daha da asılmıştı.

“Cale-nim, gerçekten mi?”

Rosalyn ise fal taşı gibi gözlerle ona bakıyordu, kediler masaya vurmaya başlamıştı. Dahası, Raon delirmiş gibiydi.

- Ben de geliyorum. Zayıf insan, beni dinle. Bensiz gitme sakın. Bu bir uyarıdır. Öfkelenirsem, ormanı yok etmem beş dakikamı bile almaz.

Raon’un tehditkar uyarılarını dinleyen Cale’in göz göze geldiği son kişi Hilsman oldu ki onun gözleri de titriyordu.

“Umm, genç efendi-nim, Geri Dönüşü Olmayan Yol’dan mı bahsediyorsunuz? Duydum ki oraya giden kimse geri dön…”

“Kim diyor bunu?”

Cale, hancı duymasın diye kısık sesle konuşmaya devam ediyordu.

“Bu benim için geçerli değil.”

On ve Hong’un aralarında tuhaf bir şekilde boşluk bırakarak oturduğu yere uzandı. Cale, elini ikisinin arasına uzattı ve kıvrılmış oturan, görünmez Raon’a dokundu

Cale, Raon ve On’u severken konuşmaya devam etti.

“Onlar yanımda olduğu sürece sorun yok.”

On’un Cale’e bakan gözleri büyüdü. Cale, On’la göz göze geldikten sonra fısıldayarak konuştu.

“On, Geri Dönüşü Olmayan Yol neden tehlikeli biliyor musun?”
“Bilmiyorum.”
“Sis.”

On’un gözleri daha da büyüdü.

Cale, On ve Hong’la ilk tanıştığında gerçekten şaşkına uğramıştı.

Safkan Kedilerin kendilerine has özellikleri vardı. Zehir çok nadirken sis çok daha nadir bir şeydi.

Eğer Cale, bu gruptan en nadir varlığı seçmek isteseydi, Raon’u değil On’u seçerdi. Cale, sisi kontrol edebilen küçük kızla Oorim’in sırlarını paylaştı.

“Oorim’in içi sis dolu.”

Ardından Raon’a döndü.

“Sisin içinde insanları ve manayı karmakarışık hale getiren bir şey var. Bu yüzden orada büyü kullanmak çok zor. Mana Bozma Araçlarından çok daha güçlü.”

Orman tümüyle sis kaplıydı.

“Bu yüzden toprak yolda ilerlemek çok zor.”

Ancak Cale, On ve Raon yanında oldukça sorun yaşamayacaktı. Bu son derece nadir varlıklar yanındayken Orman Kraliçesi’nin icabına bakma planını gerçekleştirebilirdi.

“Siz varken istediğim her şeyi yapabilirim.”

On kuyruğunu sallarken Raon kanatlarını çılgınca sallıyordu, öyle ki masanın etrafında minik bir rüzgar oluşturdular.

…

Sabahın erken saatlerinde, Cale Oorim’in dışında duruyordu. Doğal olarak On da kolundaydı. Onun emrini takiben kimse onu izlemeye gelmemişti.

“Eğer girersen ölürsün… geri dönemezsin.”

Dün geceki ihtiyar, geceyi orada geçirmiş gibiydi. Levhanın yanında dururken Cale’i zayıf bir sesle uyardı. Muhtemelen onun için önemli biri efsanedeki ejderhayı bulmak için ormana gitmişti.

“İhtiyar, bu efsaneyi senin için bozacağım, geri döneceğim. Bu yüzden istersen beni bekleyebilirsin.”

Cale, ihtiyarın titreyen gözlerine karşılık gülümsedikten sonra tereddüt etmeden Oorim’e girdi. Çok hızlı yürüyordu ve hemen sonra, çok uzağı göremediğini fark etti. Sis. Sis her yerini kuşatmıştı.

“Mm. Görünen o ki büyü yapmak için patimin ucu kadar güç kullanmam gerekecek. İnsan, bu siste büyü yapmak için en az benim seviyemde olmalısın.”

“Raon, gerçekten inanılmazsın.”

“Evet, büyük ve güçlüyümdür. Ama, Kraliçe’nin dileği neydi?

Önceki gece açıklamanın küçük bir kısmını duyan Raon, Cale’den daha fazla detay istedi ki o da hiç gecikmeden yanıt verdi.

“Ormandaki yangını söndürmek.”

“Yangın?”

Litana, Orman Kraliçesi.

Krallıktan bile daha geniş olan, büyük güney topraklarının hükümdarı.

‘Toonka’ya epey benzeyen biri.’

Zayıflara karşı zayıfken, güçlülere karşı asla zayıflık göstermemişti. Böyle birinin ormanda gizlice kalmasının nedeni, umutsuzca çözüm arıyor olmasıydı.

Başlarını merakla yana eğmiş halde duran Raon ve On’a açıklamaktansa başka bir şeyden bahsetmeye başladı. İfadesi çok ciddiydi.

“Bugünden itibaren iyi biriyim.”

“Neden birden kendini böyle tanımlamaya başladın?”

Raon, Cale’e bakarken şaşkındı. On da Cale’e, neden bu kadar bariz bir şeyi söylediğini sorarcasına bakıyordu. Bu durum Cale’in bir anlığına doğru kelimeleri bulamamasına yol açsa da sonunda On’a, “On, yol.” dedi.

“Anlaşıldı.”

On’un gözleri parıldadı ve ön patisini hareket ettirmeye başladı. Patisinin hareketini takiben sis açıldı.

“Buradaki sis çok ilginç. Sıradan bir sise benzemiyor. Zehirli sise benziyor.”

On’un meraklı sözlerini dinlerken Cale, sisin daha da derinlerine girdi, hatta artık hiçbir şey göremiyordu. Yağmur yağmasına rağmen sis dağılmıyordu. Cale, yağmurluğundaki yağmur suyunun bir kısmını eliyle silkti.

“Sisin içindeki yolu görebiliyor musun?”

“Görebiliyorum!”

Ormana girerlerken Cale, On’un yönergelerini takip etti. Çok huzurlu görünüyordu, sanki buraya gezmeye gelmişti.

“Bugün onunla tanışabilirsek harika olur.”

Cale bugün Orman Kraliçesi Litana’yla tanışmayı umuyordu. Yakında gece olacaktı.

…

Orman Kraliçesi unvanını kazanan Litana, mağaradan dışarı bakıyordu.

Hava kararmıştı. Tek duyabildiği yağmurun sesiydi.

“Üzgünüm.”

“Majesteleri, özür dilemenize gerek yok.”

Beş astı da onu uyardı ancak Litana, bulundukları şartlara baktıktan sonra elinde olmadan acı acı gülümsedi.

İki haftadır Dönüşü Olmayan Yol’da sıkışıp kalmışlardı. Ne düşman ne de yaratık vardı ama sisli ormanda hiçbir şeyi göremiyorlardı ve yemekleri de azalıyordu.

Ormandaki ne olduğu belirsiz bitkileri yemeye cesaret edemediklerinden son bir haftada günde tek bir öğünle hayatta kalmışlardı.

Litana astlarını korkutan şeyi biliyordu.

‘Burada böylece ölebiliriz.’

Onlar gibi savaşçılar için, hiçbir şey yapmadan ölmekten daha kötü bir şey yoktu.

‘Neden yaptım?’

Litana ilk defa kendine kızıyordu.

O lanet yangın. Buraya, ormanın bir bölgesinde çıkan fakat diğer yerlere yayılmayan, ormanın belli bir bölgesinde yanmaya devam eden yangın yüzünden gelmişti.

Göğüs cebindeki cam şişeye dokundu. O Ateşin bir kısmı içindeydi.

‘Eğer hiçbir şey işe yaramazsa yakarak yolumu açmak zorunda kalacağım.’

Ormana zarar vermemesi gerekse de, astlarının canından ve evde onu bekleyenlerden daha kıymetli değildi. Buldukları mağaradan dışarı baktı. Geceyi burada geçirmeleri gerekiyordu.

Litana, yakında karar vermesi gerektiğini düşünürken kendini sakinleştirdi.

Tam o anda.

Hışırtt.

“Hmm?”

Litana mızrağını kaptı.

Mağaranın dışında biri olduğunu hissetmişti.

Hışırt, hışrt.
Drip, drip.
Yağmur damlalarının sesini ve ayak seslerini işitiyordu.

Biri onlara doğru geliyordu.

Ateşin etrafındaki astların bakışları da değişmişti.

Hışırt.

Ses gitgide yaklaşıyordu.

Ateşin yanında bir gölge belirdi.

Svişşşş.

“Kimsin?”

Astlarından birinin mızrağı, o kişinin boğazına doğrultulmuştu.

“Yani, görüyorsun ya işte.”

Kıtalarında konuşulan dili anladılar. Ateş, adamın yüzünü daha da aydınlattı.

“Biraz ateş görünce neşeyle buraya yöneldim.”

Kırmızı saçlı adam mızrağın ucuna baktı ve yüzünde buhaf bir gülümseme belirdi.

Süslü ancak nazik görünümlü adam mızrağa bakarken yutkundu ve temkinli bir tavırla sordu.

“Sorun olmazsa bu gece ateşin yanında oturabilir miyim?”

Miyavvv.

Kollarında ıslak bir kedi vardı ve ikisi de titriyordu.

“Yağmurluğum söküldü ve ıslandıktan sonra çok üşüdük.”

Sökülmüş yağmurluklu, kılıksız adam ve kedisi.

Litana temkinliydi ancak hemen sonra yanıt verdi.

“Ona battaniye verin.”

Zayıfları koruması gerektiğini öğreten Kraliçe mantığından sıyrılamıyordu. Kırmızı saçlı adam, Cale, Litana’nın grubuna yaklaşırken titremekteydi.

- Zayıf insan, şifayı kapma sakın. Suratın niye her zamankinden farklı ki? Çok mu hastasın?

Patisi kadar güç kullanması gereken Raon’un sesi, Cale’in zihninde yankılandı. Fakat Cale entrikalarını ondan gizliyordu, o sırada battaniyeyi aldı ve nazik bir gülümseme ve barışçıl bir tavırla konuştu.

“Çok teşekkür ederim.”

İşe yaramaz biri gibi değil, nezih bir soylu gibi görünüyordu.

Yavru kedi On, Cale’e şüpheyle baktı.

Cale yavaş yavaş yemi hazırlıyordu.