Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

25. Bölüm Ev Arayışı

Çevirmen: MidnightSun / Editor: Zakowske

Saat 11 civarında Sadang istasyonuna vardı Woojin. Ne zaman çıkabileceğini sormak için annesini aradı.

“Peki anne. Sonra görüşürüz.”

Telefonu kapattıktan sonra Woojin döndü ve Sunggoo’ya baktı.

“Saat 3’e kadar bir işim yok. Bir şeyler yemek ister misin?”

“Onur duyarım abi.”

“Bırak şunu. Bu kadar abartmana gerek yok.”

“Heh heh. Gerçekten onur duyuyorum ama. Nereye götüreyim seni?”

“Hmmm. Dünya’ya dönmüşüm gibi hissettiren bir şeyler nasıl olur?”

“......”

İşte şimdi başı dertteydi. Cevap olarak verecek zekice bir şeyler gelmiyordu aklına. Aralarındaki sessizlik fazla uzamadan anca bir cevaplayabildi Sunggoo.

“Hahaha. Organik bir Kore restoranına ne dersin? Bildiğim bir yer var.”

“Hmm. Şuraya gidelim.”

Woojin pencereden dışarı baktı ve bir yeri işaret etti. Sunggoo ise gördüğünde gözlerini ovuşturdu.

“Orası mı?”

“Evet.”

[Kimbab Dünyası]

Sunggoo içinden kızdı kendine.

‘Sırf elime para geçti diye tutumsuz oldum. Abi nasıl da tutumlu hala.’

Arabayı Kimbap Dünyasının önüne park ettikten sonra yemek istediklerini sipariş ettiler. Woojin tuna balıklı kimbap ve ramen sipariş etti. Bunları yerken yüzünde gerçekten mutlu bir ifade vardı.

“Bu. İşte bu.”

Eski anıları ve lise 3’teki hatıralarını düşünmeye başladı bir anda.

İşte o zamanlar bunları yiyordu. Üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen yine bir lise 3 öğrencisi gibi hissettirmişti bunları tatmak.

“Hüüüüüp. Abi? Gelecek sefer için hangi zindana bakayım?”

“Hımm. Canavar kataloğu gibi bir şey yok mu? 1 ve 2 yıldızlı canavarların seviyelerine göre sıralandığı bir liste olsaydı iyi olurdu.”

“Tabi ki var.”

“Ona baktıktan sonra karar verelim öyleyse.”

“Peki. Tüm verileri düzenledikten sonra kafede sana gösteririm.”

Bir süre sonra Woojin ve Sunggoo, Angel Angel isimli kafeye geçti ve kahve sipariş ettiler. Sunggoo baristayla konuşmadan önce Woojin’e baktı.

“Menüde dünyanın tadını hatırlatan bir şey var mı? Birisine böyle hissettirecek bir şey bulunuyor mu?”

Sunggoo’nun sorusunu duyunca barista ona birkaç tahtası eksikmiş gibi bakıp suratını buruşturdu. Sunggoo Woojin’e dönünce, Woojin’in bile ona tuhaf tuhaf baktığını gördü.

“Tuhaf bir damak zevkin var. Ben bir Mocha istiyorum”

“......”

Bunu söyledikten sonra Woojin geçip oturdu. Sunggoo’nun yüzü utançtan kıpkırmızı olmuştu.

“Ben bir Americano ve Mocha alayım.”

“Peki. Borcunuz 10 dolar.”

Sunggoo iki tane bardak altlığı aldı ve o da oturdu. Ardından Woojin konuştu.

“Son yıllarda kahve fiyatı az buz artmamış.”

“Fiyatı neredeyse bir öğün yemek kadar.”

Woojin kafenin iç cephesine bakındı. Önceki gelişinde hiçbir şey sipariş etmeden ayrılmıştı. Bu yüzden kahvenin düşündüğünden daha pahalı olduğunu görünce şaşırdı.

6 dolar eden çorba ve pilavın fiyatı neredeyse bir kahveyle aynıydı.

İçerideki müşteri miktarı da az değildi. Bu koca kafenin neredeyse yarısı doluydu. Woojin aklındakini tam çaktırmadan sordu.

“Böyle bir dükkân açmak ne kadar tutar?”

“Kafe mi? Emin değilim. 1 milyon dolar civarındadır sanırım.”

Kiranın ne kadar olduğunu bilmiyordu ama bu kafe 3 katlıydı. Büyük bir yerdi. Böyle şeyler hakkında da pek bilgili olmadığı için tahminen bir yanıt vermişti Sunggoo.

‘Annem için böyle bir yer açsaydım iyi olurdu.’

Kahve pahalı olduğu için işin iyi kar edeceğini düşünüyordu. Ayrıca restoran işi kadar da ağır durmuyordu. Bugün 300,000 kazanmıştı. 3 gün boyunca sıkı çalışırsa 1 milyon doları toplayabilirdi.

Rahat bir şekilde düşündü tüm bunları Woojin. Ev aldıktan sonra istediği başka bir şey kalmayacaktı. Seviye atlamak için zindanları temizleyecekti ve o sırada para da kendiliğinden birikecekti.

Paranın kendisi önemsizdi. Bu yüzden annesinin çok yorulmadan zamanını harcayabileceği böyle bir yer açması iyi olur mu onu düşünüyordu.

Bam, bam, bam...

Woojin tatlı mocha kahvesini yudumladı ve telefonda az önce başladığı oyuna odaklandı. O bununla ilgilenirken Sunggoo da tabletinde Woojin’in istediği verileri düzenlemişti.

“Abi, işte burada.”

“Ver bakalım. Sayfa nasıl değiştiriliyor bunda?”

“Akıllı telefonlarla aynı abi.”

Woojin sayfayı yukarı doğru sürükledi ve canavar kataloğunu inceledi.

3 yıldızlı zindandaki böcükler ve 2 yıldızlı zindanlardaki goblin ve koboldlar da yıldız sayılarına göre sınıflandırılmıştı.

1 ve 3 yıldız arasındaki canavarlar düşük düzey olarak sınıflandırılmıştı. Yüksek düzey canavarlar ise 4 yıldızdan başlıyordu.

En basit 4 yıldızlı canavar troldü. Hızlı hareket ediyordu ve alet kullanacak kadar zekiydi. Üstüne üstlük sıra dışı bir iyileşme düzeyi vardı. Ancak onların çaresine bakmak yine de o kadar zor değildi.

“Duyduğum kadarıyla 4 yıldız ve üstü zindanlar biraz farklı görünüyormuş. Tabi ben hiç girmedim bunlardan birine. Bahsedenler öyle diyor.”

3 yıldızlı zindan metro istasyonu görünümünü korumuştu. Ancak 4 yıldızlılar tamamen başka bir dünyaya geçmek gibiydi. Giriş sadece bir geçit görevi görüyordu.

“Girdiğim zaman nasılmış görürüm.”

Woojin bütün 4 yıldızlı canavarlara göz gezdirdi ve kendi seviyesiyle karşılaştırdı.

‘Bu seviyede olurlarsa mümkün olabilir.’

Halledilmesi kolay canavarlar da vardı, zor canavarlar da. Ancak 4 yıldızlı canavarlarla baş edebilirmiş gibi hissediyordu.

Seviye atlaması için düşük seviyeli zindanlardan başlamak yerine doğrudan yüksek düzey olanlardan başlamak daha doğru olurdu.

“Bu yıldızları kim belirliyor?”

“Ölçülen değerler onlar.”

“Ne ölçülüyor?”

“Zindan enerjisi.”

“Öyle bir şey mi var?”

“Evet. Bir zindan her yenilendiğinde enerjisi ölçülüyor. Ekipler de bu verilere bakıp zindanı temizleyip temizlemeyeceklerine karar veriyor.”

Woojin kafasını salladı. Demek ki yıldızlar tam olarak zindanlara verilmemişti. Onlar zindanların düzeyiydi. Canavarlar ise en çok hangi düzey zindanlarda çıktıklarına göre sınıflandırılıyorlardı.

Bu yüzden 3 yıldızlı bir canavar olan hobgoblini 2 yıldızlı bir zindanda görmek o kadar tuhaf değildi.

“Önce görüp deneyimlemek istiyorum. 4 yıldızlı zindanlar hakkında daha çok şey bul.”

“4 yıldızlı zindanlardan itibaren sıraya girmemize gerek yok. Rezervasyon yapabiliriz. Programlarda yer var mı bakayım ben.”

Woojin, 4 yıldız ve üstün zindanların alan tipi olduğunu öğrenmişti. Kalan zamanını da Sunggoo’nun çeşitli açıklamalarını dinleyerek harcadı.

Kararlaştırdığı zaman geldiğinde Woojin ve Sunggoo kafeden ayrıldı.

“Abi böyle küçük şeyleri senin için ben halledebilirim.”

“Hayır. Annem o evde yaşayacak. Bu yüzden onun görmesi lazım.”

“Peki abi. Bir şeye ihtiyacın olursa lütfen söyle.”

Deyip saygıyla eğildi Sunggoo. Woojin de onun arkasından bakarken onaylarcasına başını salladı.

“Gerçekten de iyi bir köle buldum kendime.”

Bazen bir şeyleri abartsa da Sunggoo’nun cana yakınlığını çok seviyordu. Onun gidişinden sonra kendisi de yavaş adımlarla Soongmi’nin restoranına yöneldi.

Soongmi tezgâhta oturuyordu ve telefondaki oyununa odaklanmıştı. Ancak sonrasında, yüksek bir puan kazanmasına ramak kalmış olsa da telefonunu fırlattı ve ayağa fırladı.

“Aaaa. Abi? Sen mi geldin? Yemek yedin mi?”

“Evet yedim..”

“Kahve ister misin?”

“Hayır. Hemen çıkıyorum yine. Annem nerede?”

“Bekle bir dakika. Hemen çağırıyorum.”

Soongmi mutfağa gitti ve Lee-soogyong ile mutfakta çalışan diğer kadınların yemek zamanı olduğu için çok meşgul olduklarını gördü. Soogyung ise kirli bulaşıkları yıkıyordu.

“Anneciğim. Woojin abi geldi. Hadi çabuk ol da gel.” (ÇN: Burada Soongmi, Woojin’in annesiyle kayınvalidesiyle konuşur gibi konuşuyor.)

“Pe...peki Soongmi hanım. Önce şunu bitireyim.”

Lee-soogyong’un rahatsız cevabını duyunca mutfaktaki diğer kadınların çenesi açıldı.

“Oooh. Bayan Lee çok mutlu olmalı. Oğlun o kadar çok kazanıyor ki ev bakmaya gidiyorsun.”

“Tıpkı şu yanki adam, Neil Gates gibi çok para kazanıyor.”

“Ayy. Aynen öyle. Ben de duymuştum onu. İsmi Neil ya da onun gibi bir şeydi. Çok para kazanıyormuş. Senin Woojin’in de aynı öyle.”

“Aynen. Çok kıskanıyorum valla. Eğer benim oğlum Woojin gibi olsaydı bu işten hemen çıkmıştım.”

“Hadi. Çabuk ol da git. Oğlun seni bekliyor.”

“Gitmeden kendi payımı halletmem gerekiyor daha.”

Mutfaktaki kadınlar böyle övgüler yağdırınca Lee-soogyung yüzünde utangaç bir gülümsemeyle bitirdi bulaşıkları. Sırtını dayayabileceği bir oğlu olduğu için lokanta işi o kadar zor gelmiyordu artık.

“İşini bitirdikten sonra geliyor. Sen şuraya geç abi. Uzun sürmez.”

“Peki.”

Soongmi ona doğru bir sandalye çekti ve Woojin oturdu. Soongmi tam karşısına geçtiğinde ise Woojin sordu.

“Ne yapıyorsun?”

“Heh heh. Sana bakıyorum abi.”

“Haaa. Ama çirkin bir şey bana baktığında rahatsız hissediyorum biraz.”

Woojin’in kaba yanıtını duymasına rağmen kibar davranmaya devam etti Soongmi.

“İşe bak. Hala çok sert davranıyorsun.”

“Off. Git bana bir kahve yap.”

“Peki abi. Rahatsız hissediyorsan daha az bakarım sana.”

Şimdi anımsamıştı. Onu sevmediğini söylemesine rağmen Soongmi ona yapışıp duruyordu hep. Woojin, Soongmi’nin yaptığı kahveyi içerken de annesi çıktı.

“Geldin mi oğlum?”

Lee-soogyung’un arkasından mutfaktaki diğer kadınlar da çıktı. Sanki yabancı birinin kıymetli oğluna bakıyormuş gibi Woojin’i süzüyorlardı. Rahatsız olmaya başladığında ise kaçmak için yalandan öksürdü Woojin.

“Öhöm. Hadi gidelim.”

“Peki ama paramız yokken niye ev bakıyoruz ki?”

Diye belli etmediği bir beklentiyle sordu annesi. Annesinin bu halini görünce gözü dolup içi yandı Woojin’in. Ardından bu konuda annesini aydınlatmanın iyi olacağını düşündü.

“Paramız yok mu? Neden bahsediyorsun sen? Bak bunu bugün yatırdılar.”

Woojin ona telefonundaki sayıyı gösterdi. Lee-soogyung gizlice bir beklentiye girse de bu sayıyı görünce yine de şaşırdı. Oğlu yeni bir eve taşınacaklarını söylediğinde 5,000 dolar civarı bir miktar bulduğunu sanmıştı.

“Ü...ü...üç yüz bin dolar mı?”

Lee-soogyung’un kekeleyerek söylediği sayıyı duyunca Soongmi’nin de gözleri fal taşı gibi açıldı ve sayıya baktı. Yanlış okumamıştı.

“Hadi canım! Resmen köşeyi dönmüşsünüz siz. 380,000 dolar bu cidden de. Uyanmış olmak gibisi yok hakikaten.”

Uyanmışlar çok para kazanıyordu. Ne kadar kazandıklarını başkalarından duyuyorlardı ama kendi gözleriyle gördükleri zaman şaşırmadan edememişlerdi. Woojin’in annesi Lee-soogyung ise o kadar şaşırmıştı ki tek kelime edemiyordu neredeyse.

“Ayyyyy. Bayan Lee’nin mükemmel bir oğlu var. Tek bir günde yüz binlerce dolar kazanabiliyor.”

“Şuna bak! Neil’i filan kim takar. Bundan sonra Mahnsook’u kıskanması bile gerekmeyecek.”

“Mahnsook da kimmiş?”

“Ayol biliyorsun ya. Hani şu geniş züppe mahallesinde mazot satan işte.”

“Haaa. Duymuştum onu. Bayan Kim, sen de nasıl bilgiliymişsin öyle.”

“Ha ha ha. Bayan Lee bayağı şey saklamış bizden. Oğlunun sadece bir oyun oynayıp döndüğünü, onun hakkında çok endişelendiğini söylemiştin hani.”

“Bu işten çıkmak az kalır. Kendi lokantanı bile açabilirsin artık.”

“Lee hanım eğer restoran açarsan bana güvenebilirsin. Gelip senin yanında çalışırım.”

İş arkadaşlarının böyle boş boş konuşmalarını duyunca kendine geldi Lee-soogyung.

“W...woojin?”

“Gidip evlere bakalım mı?”

Woojin güldü ve ona baktı.

*

Emlakçı onları gezdirirken Woojin’in annesi birkaç tane eve baktı. Yüzünde rüyadaymış gibi mutlu bir ifade vardı ve gittikleri her evi beğeniyordu.

Aslında bir sürü evi çok beğendiği için seçmekte zorluk çekiyordu. Bunlar bırak o tek odayı, 5 yıl önce yaşadıkları evden bile daha iyiydi.

O zamanlar sadece 300,000 ile böyle evler alamazlardı.

Ancak onlar ev seçerken beklenmedik bir yerde problem baş gösterdi.

“Hayır. Bu evi sevmedim ben.”

Kreş kapanmış, ev arayışlarına Sooah da katılmıştı. Ancak baktıkları her evde huysuz bir çocuk gibi davranıyor sorun çıkarıyordu.

“Neden sevmedin bu evi Sooah?”

“Bu evde köpek bakamayız. Annem söz vermişti. Eğer yeni bir eve taşınırsak köpek almama izin verecek.”

“Aaa. Bu çocuk var ya.”

Yaklaşık 6 ay önce Sooah bir köpek istemişti. Ama evleri köpek bakmak için çok küçüktü. Bu yüzden Lee-soogyung bir sonraki taşınmalarında köpek alacağına söz vermişti.

Uzun bir zaman geçmesine rağmen Sooah hatırlıyordu bu sözü. Sooah’a baktığında nasıl inadım inat durduğunu gördü.

Woojin, Sooah’ın bu maskaralıklarını sevimli bulduğu için neşe dolu bir kahkaha attı. Ardından emlakçıyla konuştu.

“Sanırım daire almamız söz konusu bile değil. Sadece müstakil evlere bakabilir miyiz?”

“Tabi ki. Ancak fiyatlar biraz.... Hahah.”

“Bakalım biz önce.”

Ve sonunda emlakçı herkesin sevdiği bir ev bulmayı başarmıştı.

“Vay be! Bu ev çok güzel!”

Sooah neşe içinde etrafta zıplıyordu. Burası küçük bir arka bahçesi olan iki katlı bir evdi. Sadahng istasyonu zindan patlamasından sonra harabeye dönmüş bu arazide yeni bir tür yapılanma oluşmuştu.

Canavarlar etrafı yıkıp dökerken çoğu apartman yerle bir olmuş ve bu yüzden istasyon civarlarına böyle müstakil evler yapılmaya başlanmıştı.

“Bu evi alıyorum.”

Woojin çok uzatmadan kararını verdi ama emlakçının yüzünde tuhaf bir ifade vardı.

“Bu ev acil olarak satışa çıkarıldı bu yüzden fiyatı piyasanın altında. Ancak yine de 603,000 dolar ediyor. Sizin limitiniz ile bunun fiyatı arasındaki fark gerçekten çok fazla.....”

“Sorun yok. Sözleşmeyi imzalayalım yine de.”

“Ofise dönelim öyleyse.”

Emlakçı ofiste görüşebilsinler diye ev sahibini aradı. Woojin de Sunggoo’yu aradı.

“Hey, Sunggoo. Bir ev satın almaya çalışıyorum ama param biraz eksik. Bana borç versene.”

[......]

Bu dünyadaki en büyük günah bir şeyi verdikten sonra geri almaktı.

[Şey, abi ben de tam bir şey satın almak üzereydim. Hatta sözleşmeyi imzalıyorum şu anda.]

“Vermeyecek misin yani?”

[Hayır, hayır. Sana paramı ödünç vermekten onur duyarım abi.]

Woojin sırıttı.

“Bir sonraki zindanı temizlediğimizde faiziyle geri öderim sana.”

[Sağ ol abi.]

Eksik para sorununu kolayca çözmüştü. Tekrar emlakçının ofisine döndü Woojin.