Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

22. Bölüm Orcrox Savaşçıları (1)

Çevirmen: Harami / Editor: Harami

 

Antuak bir önceki seferde de olduğu gibi Ian’ı içeriye davet etti. Aruna yatakta yatıyor, bilinmeze doğru bakıyordu.

 

Ian ve Antuak birbirlerinin yüzüne bakacak şekilde oturdular. Bu gerçeklik bir önce yaşadığı ilizyondan farklı değildi. Ian, Antuak’la uzun bir muhabbet etmiş gibi hissediyordu kendini. Neredeyse tek fark, Antuak’ın ikram ettiği çorbayı Ian’ın tek başına içiyor olmasıydı. Antuak’ın ifadesi bile bir öncekiyle aynıydı.

 

“Onların hepsini öldürdün.”

 

“Evet.”

 

“Ne yapacaklarını görmüş olmalısın, ama daha yapmamışlardı.”

 

Etrafına bakındı, şu an bulunduğu yer insan kullanıcıların Antuak’ı sırtından bıçakladıkları yerdi. Ian farkında bile olmadan yumruğunu sıkmıştı, gevşetti.

 

“Pişmanlık duymuyor musun?”

 

“Evet, pişmanlık duymuyorum.” Ian’ın yüzündeki ifade sabitti.

 

“Bir savaşçı için doğru bir hareket miydi bu yaptığın?”

 

“Ben bir savaşçı olmak istiyorum, bir aziz değil.”

 

“Anlıyorum…”

 

Antuak başıyla onayladı ve çorbasını bitirmesi için işaret etti. Ian, hala çok lezzetli olan çorbayı içti.

 

“Düşündüğümden de güçlüymüşsün. Artık içim daha rahat.”

 

Aruna’nın yatağına doğru ilerledi. Kadının yüzünün bir anda hareket etmesiyle Ian geri doğru sıçradı. Aruna hala uzaklarda bir yere bakıyordu. Gri gözleri hareket ediyor gibiydi. Antuak karısının yüzünü okşarken sordu, “Tashaquil’i ziyarete mi gideceksin?”

 

“Evet.”

 

“Bu sana yolu gösterecek.”

 

Antuak parmağını oynattı. Parmağının ucunda zayıf bir kor belirdi. Havada döne döne Ian’a kadar geldi, sanki kendi iradesi ile hareket ediyor gibiydi. Ian elini uzattı ve kor yaklaşıp parmağına değdi. Sıcak değildi.

 

Antuak tekrar konuştu, “Sana biraz daha ikram etmek isterdim ama şimdi zamanı değil.”

 

“Huh?”

 

“Çok geç olmadan git.”

 

“Çok geç mi?”

 

“Tashaquil’in yanına gittiğinde o anlayacaktır.”

 

Antuak’ın yüzünde anlamı belirsiz bir gülümseme oluştu. Ian o ifade ve sözler boş şeyler değilmiş gibi hissetti.

 

Ian oturduğu yerden kalktı ve kendine bir kase daha çorba doldurdu. Çorba iliklerine kadar ısıtmıştı onu şapırdata hüpürdete çorbayı bitirdi ve boş kaseyi masaya bıraktı. Bir önceki sefer yediğinden daha lezzetli geldi bu sefer. Ian tam puan verdi çorbaya.

 

“En iyi patates çorbası.”

 

“En iyi, sadece o kadar mı?”

 

Antuak güldü ve kafasını salladı.

 

“Aslında en iyi patates çorbası karımın yaptığıydı.”

 

“Ah…”

 

“Bir gün, eğer karım geri dönerse seni davet edeceğim ve en iyi patates çorbası nasıl olur o zaman görebilirsin.”

 

Ian gülümsedi.

 

“Tabii, dört gözle bekliyorum.”

 

“Tashaquil bekliyor. Git.”

 

Antuak çenesinin bir hareketiyle kapıyı gösterdi ve kapı kendiliğinden açıldı. Serin rüzgar içeriye doldu, dışarıda hala hava karanlıktı, gece sona ermemişti. Kor Ian’ın parmağının etrafında bir süre dönüp dans ettikten sonra kapıya doğru uçtu, sanki onu çağırıyor gibiydi.

 

Ian, Antuak’a baktı, sakin ve berrak gülümsemesiyle Antuak’ı unutması mümkün değildi.

 

“Daha sonra tekrar uğrayacağım. Hayatta kal.”

 

“Hayatta kal. Bul’tar.”

 

“Bul’tar!”

 

Ian Antuak’ın evinden ayrıldı, kor ilerlemekle meşgul görünüyordu bir süre takip ettikten sonra Ian arkasına baktı.

 

“.....!”

 

Arkada hiçbir şey yoktu. Sadece ay ışığının aydınlattığı bomboş bir arazi. Antuak’ın evinin bulunduğu yerde hiçbir şey yoktu. Sıcak ışıkların pencerelerinden göründüğü ve bacasından garip siyah bir duman tüten tahtadan ev ortadan kaybolmuştu.

 

Tekrar önüne baktı Ian. Antuak tarafından ona verilen kor hala oradaydı, kendi hayatı varmış gibi havada süzülmeye ve Ian’a yol göstermeye devam etti. O kor, apaçık bir şekilde Antuak’ın kendisiydi. Ian bir hayalet tarafından ele geçirilmiş gibi hissetti. Hafızasını ve anılarını kontrol etti, Antuak kesinlikle bir yalan değildi.

 

Ian bir gün onunla tekrar karşılaşacaktı. Öyle harika bir şaman ona acilen Tashaquil ile buluşmasını söylemişti. Ian adımlarını hızlandırdı, mesajın anlamı açıktı ve o sözleri dinlemesi gerekiyordu. Ian, uzun bir süre karanlık ormanın içinde koşarak, koru takip etmeye odaklandı.

 

Orkların dayanıklılığının gücünü sonuna kadar kullandı. Sonunda, pencerelerinden ışık sızan birkaç evi uzaktan görebiliyordu. Ayrıca çok sayıda çadır-vari yapılar etrafa yayılmıştı. Orası Basque Köyü'ydü. Köyün ay ışığı altında ortaya çıkan silueti çok güzeldi.

 

Ian hızını arttırdı.

 

Birkaç orkun girişe doğru geldiğini görebiliyordu. Ian orkların dikkatini çekebilmek için ellerini salladı. Yaklaşan orklar Ian’ın önünde durdular.

 

“Hayattayım!”

 

Orklardan biri selama karşılık verdi. “Hayattayım. Sen?”

 

“Ben acemi savaşçı, Ian.”

 

Oradaki bütün orklar şamandılar. Ian’ın cevabı üzerine uzaktan onları izleyen bir ork yakına geldi. Diğer ork şamanlar ona yol verdiler.

 

O gelen şamanın yüzü tamamen dövmelerle kaplıydı, sırtındaki yüzülmüş deri ise açıkça bir kaplan derisiydi. Boynunda kocaman bir kafatası asılıydı ama Ian o kafatasının hangi hayvana ait olduğunu anlayamadı. Etrafındaki güç, diğer karşılaştığı ve orada bulunan şamanlarla kıyaslanamazdı. Ian sanki o şamanı devasa bir büyü gücüymüş gibi hissediyordu.

Anında anladı tabii ki onun kim olduğunu. Eğitmen Lenox’la birlikte orkları yöneten,  büyük ustalardan biri, Tashaquil.

 

“Hayattayım. Genç ork.”

 

“Hayattayım. Sen Tashaquil misin?”

 

“Ta kendisi. Sen de Lenox tarafından eğitilen acemi savaşçı Ian mısın?”

 

“Evet, bu doğru.”

 

“Buraya ne için geldin?”

 

Ian onu buraya getiren koru göstermek istedi, ancak kor gitmişti. Yok olmuştu, aynı Antuak’ın evi gibi. Bir kez daha Ian kendini kafası karışmış olarak buldu. Ian sanki Tashaquil’in o ismi tanımasını ve varlığını kabul etmesini istermiş gibi konuştu.

 

“Şaman Antuak’ı tanıyor musun?”

 

“.....!”

 

Tashaquil’in gözlerindeki şok açıkça belli oluyordu.

 

“O ismi nereden duydun?”

 

“Kendisinden.”

 

“Onunla tanıştın mı?”

 

“Bu doğru. Antuak bana gelip seni bulmamı söyledi, ve senin beni bekliyor olacağını.”

 

“.....”

 

Tashaquil’in gözlerindeki ifade gittikçe derinleşti. Basque Köyü'nü terketmek üzere olan şamanlardan biri konuştu, “Tashaquil, biz şimdi gidiyoruz.”

 

“Bekleyin bir dakika.”

 

“Huh?”

 

Tashaquil Ian’a doğru döndü.

 

“Genç ork.”

 

“Evet.”

 

“Antuak, sana beni bulmanı mı söyledi?”

 

“Evet. Ayrıca acele etmem gerektiğini de.”

 

“Orcrox Hisarı'ndan ayrıldığından bu yana ne kadar zaman geçti?”

 

“Birkaç gün geçmiş olmalı.”

 

“Anlıyorum…”

 

Tashaquil iç çekti. Asasını salladı ve birkaç parça eşyasını ayarladı. Sonra tekrar konuştu, “Kinjur!”

 

“Evet!”

 

“Bu acemiyi de yanınıza alın.”

 

“Anlaşıldı.”

 

Bir anda karar verilerek Ian’ın onlara eşlik edeceği belirlenmişti. Hareketlerine bakılırsa kaybedilecek bir saniye bile yoktu.

 

“Nereye gidiyoruz?”

 

“Orcrox.”

 

Orcrox’ta bu kadar büyük bir grubun oraya gitmesini gerektirecek neler oluyordu? Ian şamanlara baktı. Silahlarını kuşanmışlardı, büyülü asaları dışında, yakın mesafe silahları olan baltalar ve kılıçlarda sırtlarında asılı vaziyetteydiler. Şamanların giysilerinin altında deri zırhları belli oluyordu. Gözlerindeki ifade de amansızdı.

 

Savaşa giden askerler gibi görünüyorlardı.

 

“Açıklayacak zaman yok. Sadece onları takip et.”

 

“Anladım.”

 

Ian Tashaquil’in sözlerini başıyla onayladı. Tashaquil Kinjur’a çevirdi bakışlarını.

 

“Şimdi gidin.”

 

“Evet. Gidiyoruz. Hayatta kal.”

 

“Tabii. Hayatta tekrar görüşmek üzere.”

 

Kinjur grubun önündeydi ve asasını salladı. Bilinmeyen bir güç asasından başlayarak dalgalar halinde yayılmaya başladı. Şamanların vücutları titrediler. Ian yayılan büyü dalgalarının vücudunun içinden geçtiğini hissedebiliyordu.

 

İçinden bir güç yükseldi. Vücudu hafifledi ve sanki ufka kadar koşabilecekmiş gibi hissetti. Rüzgarın tenine sürtündüğünü hissedebiliyordu. Hayvanvari bir ses ağzından çıkıverdi.

 

Grrrr…

 

Şamanların ruh büyüsü!

 

Şamanlar harekete geçtiler, Ian da onlarla birlikteydi. Kinjur başı çekti ve diğerleri takip ettiler. Sanki bir grup kurdun alfa tarafından yönetilmesi gibiydi. Ormanın karanlığında bir süre sonra kayboldular.

 

Tashaquil onları giderken seyretti.

 

Sessizlik hakim oldu. Ay ışığı etrafında toplanmaya başlarken, etraftaki tek ses kendi nefes alış-veriş sesiydi. Derin düşüncelere dalmıştı. Asasını alışık olmadığı bir şekilde salladı, büyü gücü onunla birlikte hareket ediyordu. Ay ışığı başını örttü.

 

“Antuak…”

 

O ismi son duyduğundan bu yana ne kadar zaman geçmişti acaba?

 

Tashaquil mırıldandı. “Hayattasın…”

 

Sesi ıslaktı. “Nerede hayattasın, Usta…?”

 

Bir fısıltı halinde söylenmişti. Aniden bir kor havada belirdi. Kor Tashaquil’in başının etrafında döndü. Tashaquil boş boş baktı bir süre, sonra elini uzattı tutmak isteyerek, ama yapamadı. Kor bir süre daha havada dans etti ve geceye karıştı.

 

Kor yavaş yavaş soldu. Tashaquil önündeki kora doğru bakarken, karanlık gökyüzü kısa bir süre sonra aydınlandı.

 

******

 

“Şamanlar geldiler.” Hoyt konuştu.

 

“Görüyorum.”

 

Lenox baltasına bakıyordu. Kuru bir elbise parçası baltanın üzerinde geziniyordu. Baltanın temiz yüzeyi ışıl ışıl parlıyordu. Kişi parlayan yüzeyde kendi yüzünü bile görebilirdi.

 

“Lenox. Ian da şamanlarla birlikte geri geldi.”

 

“Acemi?”

 

“Evet.”

 

“Ne kadar ilginç.”

 

Lenox başını çevirdi ve Hoyt’a baktı. “Peki, ne gördün bakalım? İyi bir savaşçı olacağını düşünüyor musun?”

 

“Bundan eminim.”

 

“Hoh.”

 

“O gerçek bir savaşçı olacak.”

 

“Gerçek bir savaşçı.”

 

Lenox yüksek sesle güldü. Neşeli görünüyordu.

 

“Hoyt, senin için gerçek savaşçı kimdir?”

 

“Sensin Lenox.”

 

“Öyle davranma şimdi.”

 

“Ben ciddiyim.”

 

“Kulkulkul. Gerçek bir savaşçı…”

 

Sonra kapı açıldı. Bir ork Lenox’un odasına girdi. Sordu, “Gerçekten sen de gidecek misin?”

 

“Bu doğru.”

 

“Aceleci olma…”

 

“Ya şimdi ya da çok geç olabilir.”

 

O ork Tanya’ydı, Orcrox’un yöneticisi. Orcrox Hisarı'ndaki yönetim ve operasyondan o sorumluydu.

 

“Eğer biraz daha zaman verirsek bu sadece düşmana güç katacaktır.” Lenox açıkladı.

 

“Hoo. Anlıyorum. Herkes seni bekliyor.”

 

“Birazdan dışarıda olacağım. Her zamanki gibi teşekkürler Tanya.”

 

“Bir şey değil.”

 

Tanya Hoyt’a son bir bakış attı ve odayı terk etti. Lenox da Hoyt’a baktı tekrar ve konuştu. “Onu yanımıza almalıyız.”

 

“Hala çok erken.”

 

“Bir savaşçı olmak için, dünyanın kaç bucak olduğunu görmeli.”

 

Lenox baltasını sırtına yerleştirdi, duvarda asılı duran miğferini kavradı.

 

Siyah yekpare çelikten bir miğferdi. Lenox bir süre miğfere bakmaya devam etti. Uzun geçmişi dolayısıyla her tarafında çentikler ve kesikler vardı. Elini, miğferini başına geçirmeden önce bir süre üzerinde gezdirdi.

 

Miğferin oluşturduğu gölge Lenox’un yüzünü görmeyi imkansız kılıyordu. Sadece gözlerinden yayılan yoğun ışık miğferin içinden bir anlık parladı. Lenox gülümsedi

 

“Ayrıca ben de gerçek bir savaşçı görmek istiyorum.”