Geriye bakma ileri bak . Milleti güçlendirmek gerçekten iyi bir fikir mi ? Hiç sanmıyorum...
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
80. Bölüm Artık Ben de... (5)
Il han Orochi’nin kemiklerini sivrilterek tıpkı cübbesindekiler gibi ender seviyeli bıçaklar yaptı.
Mana işçiliği sırasında her biri için elinde fazlasıyla bulunan ikinci sınıf büyü taşlarından kullandı. Sonunda bazı bıçaklar nadir seviyesine çıktı.
[Başka işçilerin bunu denemediğinden değil…]
Hiç kimse, Il Han’ın yaptığını düşünememiş miydi? İki farklı malzemeyi birbirine bağlamak şu ana kadar birçok dünyada yaşanmıştı. Oldukça az başarılı örnekler bile vardı ve bazen bunun sonucunda absürt malzemeler ortaya çıkıyordu.
Ama Il Han’ın yaptığı çok farklı bir noktadaydı. İki malzemeyi bağlayarak bir tane oluşturmuyordu. Yüksek demirci kabiliyetiyle birbirinden bağımsız ama birlikte bir takım oluşturacak malzemeler yapıyordu.
İki ‘yarım’ malzemeyi bir tane yaparak tamamlamak ve sayısız malzemeyi tek bir malzemede toplamak farklıydı.
[Bu parçaların pul ya da bıçak olması bir sorun.]
Şu aptal hayaller! Onları yapmak içini başka bir yol olmalıydı ve Il Han başka yollar biliyormuş gibi gözüküyordu ama sadece kendi istediği şekilde nesneler ortaya çıkarıyordu. Belki de bunun kendisi için zor olduğunu düşünüyordu ya da Erta buna inanmaya karar vermişti.
“Bıçak bitti…”
Parçalarını yaptığından Il Han şimdi zırhı yapmaya başlamıştı. Orochi kemiklerinden bıçak yaparken kemiklerin de pullar gibi metalik olduğunu görmüştü. Dolayısıyla kalan kemikleri Sonsuz Alev’de eriterek siyahımsı mor metalik külçeye dönüştürdü.
Geriye kalan onları eriterek bir zırh yapmaktı.
Miğferinden ayaklarını kaplayan kısma kadar bütün bir zırhı oluşturan parçaları teker teker yaptı ve yüzlerce büyük ve küçük bıçak parçalarını toplayarak üçüncü sınıf büyü taşını çıkardı.
“Savunma, saldırı, hepsini ortaya çıkarmak istiyorum. Hayır, buna ihtiyacım var.’
Il Han’ın kafasının içinde zırhı giyen kendi görüntüsü canlandı. Zırhı, Orochi’nin büyü kurşunlarıyla kolayca parçalanamazdı, onu nerede ve ne zaman olursa olsun korurdu; sadece savunmayan aynı zamanda düşmana karşı saldırı yapabilen bir zırhtı!
Mana işlemeye başladı ve kaynayan mana onu bekliyormuşçasına büyü taşını ve de zırhı sarmaladı.
Gözleri kapalı olduğundan Il Han sadece parlak bir ışığın ortaya çıktığını biliyordu ama Erta’nın aldığı derin nefesi duyunca mana işçiliğinin başarıyla sonuçlandığını anladı.
[Demir Zırhlı Ejderha’nın Isıran Kara Piton Tek Parça Zırh tamamlandı.]
[Demir Zırhlı Ejderha’nın Isıran Kara Piton Tek Parça Zırh]
[Seviye – Efsanevi]
[Savunma – 6,500]
[Saldırı Gücü – 4,200]
[Seçenekler –
- Savunmada 40% artış.
- Ateşle bağlantılı şeylere karşı savunmasında 80% artış, ateş ve türevleri söz konusu olduğunda 20% geri yansıtma şansı.
- Zırhında, ihtiyacı olan kısımdan bıçak çıkarabilir. Mana kullanırken bıçak daha da büyür.]
[Kullanıcı Kısıtlaması – Üretici Yu Il Han]
[Zirvedeki bir demircilik seviyesiyle, yeteneğine uygun malzemeler kullanılarak yapılmış ve en iyi yeteneklerini ortaya çıkaracak bir şaheser. Sertliğinin yanında içinde barındırdığı keskin dişler düşmanın nefesine son verebilir.]
Il Han gözlerini açtı. Hemen önünde siyahımsı mor bir ölüm enerjisi yayan tamamlanmış tek parça zırhı duruyordu ve çok güzeldi.
Bütün gayretiyle yaptığı bıçaklar hiçbir yerden gözükmüyordu ama Il Han ihtiyacı olduğunda ortaya çıkacaklarından emindi.
Nadir seviyesinde kalacağından korkmuştu ama endişelenmesine hiç gerek yoktu. Dahası, istediği bütün seçenekler olduğundan yeterince tatmin olmuştu.
Bunların arasında ateşle bağlantılı şeylere karşı dayanıklılık gözüne takıldı. Orochi’nin büyü kurşunları yüzünden yaşadığı acıyı düşündü. Bu seçenek sayesinde bir daha böyle bir şey olmayacaktı.
‘Bağlantılı’ kelimesi su ve yıldırım gibi başka tür saldırıların da olacağı ima ediyordu ve buna siniri bozulmuştu.
Ama en muhteşem şey, kendisi istememiş olsa bile ortaya çıkan bıçakların büyüme özelliğiydi. Bunu istemediğinden değildi, sadece aklına gelmemişti.
“Manayı kontrol edebildiğim andan beri mana ile mümkün olabilen daha çok şey görüyorum.”
[Yapılan nesnenin üreticisinden etkilenmesi çok doğal.]
Erta bu hiçbir şey değilmiş gibi söylemişti ama o da aslında şaşırmıştı.
Bir silahın boyunu büyütmek oldukça sık rastlanan bir büyüydü, ama sonuçta büyüydü. Bir büyünün gücünü seçeneğin içine koymak Il Han’ın düşünebileceği basit bir şey değildi.
Mana işçiliği umutları nesnelerin içine koyma gücü olsa da bir umut için çok büyük veya saçma olanlar amacına ulaşamazdı.
Erta’nın çantaya mucizeler koyabilme gücü, mana işçiliğinin seviyesi Il Han’dan düşük olsa bile meleklerin üst seviyeli büyüler biliyor olmasından kaynaklanıyordu.
Ama Il Han daha yeni mana kullanmaya başlamış olsa da büyünün gücünü eklemede başarılı olmuştu. Evet, silahlarının aşırı sağlam olmasının sebebi sadece Il Han’ın demircilik yeteneklerinden değil aynı zamanda yaşadığı deneyimlerden de kaynaklanıyordu.
Bunun anlamı, eğer Il Han sürekli değişen Dünya’nın kayıtlarını almaya devam ederse belki de Dünya…
Ama Erta’nın beklentilerinden oluşan umudu yanından gelen bir sesle bölündü.
“Vov, gerçekten de inanılmaz sert. Bütün yeteneklerinden emin değilim ama sertliği kesinlikle harkaniumu geçiyor.”
Sonsuz Alev sıcaklığını olabildiğince yükseltmeye çalışıyordu ama Kutsal Bulut Toplayan Kılıç bu alevlere direnebiliyordu. Il Han gülerek iki eliyle bile kaldırması zor olan kılıcı aldı.
“Bence Sonsuz Alev onu eritebilir ama eritemezse onu mızrağa dönüştürmem çok zor olur.”
[Yıkım Tuzağı yapmak için gereken malzemeler, sertliklerinden ziyade büyü gücü odaklıydılar.]
Bunu söyleyen Erta ocaktan ucu gözüken dev kılıca baktı. Eriyebilir miydi ki?
Kutsal Bulut Toplayan Kılıç da Orochi’nin kemiklerinden yapılmıştı ama eriyip erimeyeceğini anlamak çok zordu. Erta, Il Han’ın bariyerin kalan zamanını bununla harcayacağını düşünerek bir öneride bulundu.
[Bu kılıcı kullansan nasıl olur? Kılıç kullanmada da ustasın. Bütün dövüş sanatlarında ustalaştın nasıl olsa. Onu bir mızrağa çevirmen mi gerekiyor?]
“Elbette, iyi bir kılıç hazırlamak da fena fikir değil. Ama ben mızrak sanatında daha da uzmanım. Ayrıca onu kendi irademle işleyemezsem o zaman bir demirci olmayı da hak etmiyorum demektir.”
Il Han bazen kendi yeteneklerini küçük görebiliyordu ama yapabileceği ve yapamayacağı şeyleri de ayırabiliyordu. Ve bu kılıç, zor olsa da meydan okunabilecek bir rakipti.
Il Han’ın en çok endişelendiği konular halledildiğinden geriye sadece kendisiyle dev kılıç arasındaki savaş kalmıştı.
[Kroaaaaaaak!]
O sırada kafasını ikiye ayırabilecek bir kükreyiş duyuldu. Belki de bir zamanlar kendisine ait olan kılıç eritilecek diye üzülmüştü. Il Han’ın Ölüm Koleksiyoncusu olarak elde ettiği yaşam gücü sayesinde duyabildiği düşünceler bir karmaşaya sebep oluyordu.
Sadece, Il Han’a ait olan bir yaşam gücü olmasına rağmen dev kılıç hafif titremeye başlamıştı.
“Oho.”
Bunu görünce Il Han’ın dudakları yukarı doğru kıvrıldı.
Şu an imkansız olsa bile bu silahın gelecekte başka iyi imkanları olabileceğini düşündü.
*** (Ç/N: Zaman geçer. Kılıçla bir şeyler yapar ve daha başak şeyler de ortaya çıkarır.)
“Vao.”
Bir anda geçen iki aylık zaman yeni bitmişti. Il han telefonunu kontrol ederek boş bir şekilde mırıldandı.
“Bir saniye bile geçmemiş. Oh, 2,3.”
[Artık Cennet’in sana ne kadar önemli bir hediye verdiğini anladın mı?]
Erta oldukça gururlu konuşuyordu ama aslında Spiera’nın söylediği sözler hala zihninde yankılanıyordu: Üstün varlıklar üstün varlıkların yapabileceği şeyleri, düşük varlıklar da yapabilecekleri şeyleri yapmalıydı.
Sonsuzluğun Kum Saati’nin ne kadar güçlü olduğunu bildiğinden, bunu ona veren meleklerin niyetlerini de anlayabiliyordu.
‘Biz bu kadarını yaptık. Bizi anlayabiliyorsun, değil mi? – Böyle bariz bir anlam.
Erta’nın karışık hislerini bilse de bilmese de Il Han Vanguard ana sayfasına memnuniyetle başını salladı.
“Onları iki ay sonra satacağımı söyledim ama sorular almış başını gidiyor.”
[Bence yakında telefonun alev alır. Yıldırım Tanrısı Klanı saklamaya çalışsa da sonsuza kadar saklayabileceklerini sanmıyorum.]
“Gerçi, Zindan Dalgası’na katılan bütün klanlara eşit şekilde şans vermek istiyorum.”
Hayır, bunu yapması gerekiyordu. Bariyerdeyken standart seviyede ve üst seviyede silah yapmak için çok uğraşmıştı ama onları depolayamazdı. Erta da bariyerde yaşananları hatırlayarak homurdandı.
[Bütün malzemeleri kullanabileceğini düşünmemiştim.]
“Atalarımız bir seferinde…”
[Atalarından bahsettiğin yeter!]
Erta’nın her an sinir krizi geçirebileceğini düşünen Il Han gülerek onun başını okşadı.
“Her neyse, satacağım şeyleri neredeyse bitirdim, yani zamanı biraz ileri çekebilirim. Bakalım… Ayrıca Yıldırım Tanrısı Klanı ile de buluşmalıyım, ayrıca…”
Ayrıca deniz aşırı ülkede acı çeken güçlü arkadaşlara da uğraması gerekmiyor muydu? Il Han Üsteğmen Han Yeo Rang ve Albay Yoon Dae Han’ı Tokyo’da gördüğünü hatırlayıp güldü.
İkinci sınıfa yakın bir güç sergilediklerine göre oldukça yetenekli olmalıydılar ama vücutlarındaki şeyler pozitif bir yaklaşımla ‘eski püskü’ negatif bir yaklaşımla da ‘çöp’ olarak nitelendirilebilirdi.
Onlar hakkında kötü bir izlenime kapılmamıştı ve özellikle de Yoon Dae Han’ın Büyük Değişim’in ilk zamanlarda söylediği sözlerden etkilenmişti. Eğer onlarla çok geç iletişim kurduğundan dolayı adam ölürse oldukça sinirinin bozulacağını hissediyordu.
“Onlarla iletişime geçmeli miyim?”
Mırıldanan Il Han’ın bir elinde bir kartvizit duruyordu. Albay Yoon Dae Han’ın kartvizitini çantasının uzaktan toplama yeteneğine iyice alışır alışmaz almıştı.
Han Yeo Rang Chiba’daki son canavarı da temizledikten sonra eve gidebileceklerinin sevincini yaşarken, artık istediği gibi gizlenmesini açıp kapayabilen Il Han kendini basit bir asker gibi göstererek Yoon Dae Han’a yaklaşmış ve iletişim bilgisini almıştı.
Albay ve Üsteğmen, Il Han’ın onlarla silah alışverişinde bulunmak istediğini öğrenince şaşkınlıktan bakakalmıştı. Çantasından bazı silahlar çıkardığında şaka yapmadığını fark ettiler. Il Han önceden de biliyordu ama ikisi oldukça zekiydi.
Bundan sonrası Il Han’ın sırasıydı. Baskı’ya ucuza silah satmak istediğini söylediğinde ikisinin de gözleri açıldı.
İkisi de Susanoo’nun mızrak kullanmasından dolayı ondan şüphelenmişlerdi ama bunun bir önemi yoktu. Il Han’ın o an kimliğini saklamak gibi bir derdi yoktu.
Nasıl? Çünkü Il Han artık mana kullanabilir hale geldiğinden dünyanın en güçlüsü olmasını engelleyecek ihtimaller çok azalmıştı. Buna ek olarak alışveriş sayesinde çok iyi ilişkiler edindikleri Yıldırım Tanrısı Klanı da Dünya’daki diğer klanlardan aşağı kalmayacak kadar güçlüydü.
[Şu anda Kore’ye varıyor olmalılar.]
“…Ah, evet. Yani Zindan Dalgası’nın üzerinden hemen hemen bir gün geçti?”
[Kesin olarak sen Zindan Dalgası yüzünden ortaya çıkan son canavarı öldürdükten sonra 9 saat 38 dakika geçti.]
Bunu bekliyor olsa da tuhaf hissetmişti. İki ay içinde her şeyi yaparak onları test bile etmişti ama şimdi insanlar ancak nefes alabiliyorlardı.
Dünya’daki dışlanmışlık günlerinden beri bu duyguyu hissetmemişti.
[Spiera senin bu saçmalığın üstesinden iyi bir şekilde geleceğini söyledi.]
“Bir gün kesinlikle onu tokatlayacağım.”
[Mümkünse hiç durma. Hayır, senden rica ediyorum tokatla o or- *öhö* yani lütfen beyinsiz kaslı meleğe biraz sağduyu aşıla.]
Erta’nın Spiera adındaki melekten fazlasıyla nefret ettiği gibi gereksiz bir bilgiyi de aldıktan sonra Il Han buluşmadan önce telefonla konuşmanın daha iyi olacağını düşünerek Albay Yoon Dae Han’ı aradı.
Yüksek seviyeli silahların satıldığı ve bugün pazartesi olduğundan açık olan üçüncü katın bir üstündeki on dördüncü kata yerleştirilmiş telefondan aramıştı.
[Sizin aramanızı bekliyorduk. İstediğiniz zaman bizi görmeye gelebilirsiniz.]
Dae Han telefonu açar açmaz bunları söylemişti. Görünüşe göre Il Han’ın fikrinin her an değişmesinden korkarak bekliyordu.
“Pekala.”
Il Han gülümseyerek konuştu.
“Hadi iş konuşalım.”
Böylece ikinci sınıf insanları güçlendirme planı başlamıştı.
Magnec