Bir-kac bomba işini bitirmek için yeterli olmaz mıydı???
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
136. Bölüm Ben Değil, Oğlum (3)
Kadra İmparatorluğunun üzerine bir felaket çökmüştü. İmparatorluk sarayının yanındaki fazla önemli olmayan bir yerde ortaya çıkmış ve sanki kendi varlığını bütün herkese duyurmak istermişçesine bir çığlık atmıştı.
Dev bir beden, siyah büyünün kapladığı kalın saçlar, vücudundan yayılan siyah ateş tıpkı korkunun reankarne olmuş hali gibiydi.
“Aman tanrım…”
“Kutsal ceza. Bir yasağı çiğnediğimiz için Tanrı bizi cezalandırıyor.”
“İmparatorluğun sonu geldi.”
“Aaah, onlarla işbirliği yapmamalıydık.” Tensing
Canavardan haberi olan herkes umutsuzlukla yıkıldı.
İmparatorun öldüğü kesindi. Şeytani yaratık, kraliyet ailesi üyelerinin hepsi ölmeden ortaya çıkmayacağı için bütün üyeler ölmüş olmalıydı.
İmparatorluk sarayı yıkılmış ve yanmıştı, üst seviyeli şövalye ve büyücülerin çoğu ölmüştü. Şatonun içindeki askerlerin sayısı 3000 kadar kalmıştı ve içlerinden çok az bir kısmı üçüncü sınıf ve yarı kızarmış ikinci sınıftı.
Artık olaylar böyle bir hal aldığından kırsal kesimdeki asiller başkentin yardımına gelmiyordu. Hepsi de kendi bölgelerinde saklanıyor ve canavarın öfkesinin onlara kadar uzamaması için dua ediyordu. Eğer yardıma gelselerdi bile içlerinde hiç dördüncü sınıf birileri yoktu. Bu yüzden de bırakın canavarı avlamayı, onu yatıştırmayı bile beceremezlerdi.
İmparatorluğun sonu gelmişti. Bu şekilde yok olacaktı.
“Yani öylece ölmeyi bekleyeceksiniz?”
Il Han sonunda, binlerce şövalyenin önünde belirdi. Kanlı Sekiz kuyruklu ejderha mızrağını sol eline alıp omzuna koydu, sağ elinde de imparatorun kafası vardı. Gerçek bir kötü karaktere benziyordu.
“S-sen! Bunların hepsi senin suçun!”
İçlerinden kaptana benzeyen birisi Il Han’ı işaret etti. Il Han, imparatorun kafasını ona doğru fırlattığında adam tereddütle kafayı yakaladı.
“Düzgün konuş. Her şey sizin imparatorunuz yüzünden olmadı mı?”
“Majesteleri sadece-“
“Kes kesini.”
Kaptanı susturan Il Han binlerce şövalyenin umutsuz yüzlerine bakarak tekrar konuştu.
“Yani bu şekilde ölümü bekleyeceksiniz?”
“Ne yapmamızı istiyorsun ki!”
Sanki bu sözleri bekliyormuş gibi Il Han mızrağını uzatarak, tepede haykıran canavarı gösterdi. Bir süreliğine dudaklarında bir gülümseme belirdi.
“Onu öldürmelisiniz.”
“Bırak öldürmeyi, bu güçle onu düzgünce yaralayamayız bile. Sen! Sen onu öldürebilecek herkesi öldürdün!”
“Evet.”
Il Han reddetmedi. Burada geldiğinden beri beş tane dördüncü sınıf insan öldürmüştü. Eğer şatoda başka kaldıysa oldukça şaşırırdı. Aslında beş tane olması bile yeterince şaşırtıcıydı.
“Pekâlâ, eğer kafanız varsa kullanmayı deneyin. O şeyi öldürebilecek her şeyi öldürdüm. O zaman onu öldürebilir miyim, öldüremez miyim?”
“Ne…? Sen… onu öldüreceksin?”
“Büyük ihtimalle önce hazırlık yaparsam?”
Şövalyeler söyleyecek bir şey bulamamıştı. Herkesin yüzünden ‘bu adam neyin peşinde’ düşüncesi okunuyordu. Bunu düşünmekte haklıydılar da; buraya intikam için gelerek aynı amaçla canavarı öldüreceğini söylüyordu.
Elbette Il Han’ın karşısındakiler tarafından anlaşılmaya ihtiyacı yoktu.
“İki seçeneğiniz var. Birincisi hemen şimdi benim ellerimde ölürsünüz. İkincisi dev canavar tarafından yenilerek ölürsünüz.”
“İkisinin arasında ne fark var ki?”
Şövalyeler umutsuzca gülümsediler. Il Han da gülümsedi.
“Kim bilir? Belki de şeytani yaratık, midesini sizle dolduracağından dolayı daha az insanı yer?”
Kimse buna cevap vermedi. Şu ana kadar sessizliğini koruyan bir şövalye Il Han’a bakarak sordu.
“O zaman neden onu öldüreceğini söylüyorsun?”
“Bunu mu soruyorsun? Görünüşe göre siz pislikler yüzünden bütün masum insanlar da ölecek. Onları nasıl yalnız bırakabilirim?”
Ah, bu dünyadaki her şey işe yaramazdı. Düşünme şekilleri çok farklıyı bu yüzden de konuşmaya devam etmesi ona ne yarar sağlardı ki? Il Han ‘cık cık’ diyerek elini kaldırdı. Değersiz insanları değersiz ölümleriyle tanış-
“Ben geliyorum.”
O sırada şövalyelerden biri öne çıktı.
“Beni kullanıyor gibi görünmen rahatsız edici olsa da… eğer benim sayemde bir şeyler değişecekse geliyorum.”
“Ben de geliyorum.”
“İmparatorluğun kaderini senin gibi birine bırakamam. Ben de geliyorum.”
“Kuhk, eğer imparatorluk içinse, canavarla el sıkışmam gerekse bile…!”
İlk başta bir iki kişi öne çıkınca ‘tabii ki’ diye düşünmüştü ama görünüşe göre… birbiri ardına öne çıkıyorlardı. Kararlı ifadelerine baktığında hepsi de son savaşa hazırlanan kahramanlara benziyordu. Il Han bu sahneye bakarak düşündü.
‘Hah, tehdidim karşısında titremenize rağmen kendinizle övünüyorsunuz.’
Görünüşe göre zaten ölecekleri için ölümlerini süsleme çalışıyorlardı. Artık onları kullanabileceğinden bunu dillendirmedi.
Yakında bütün şövalyeler öne çıkmıştı; kaptan da Il Han’ın tuzağına yakalanmış gibi hissetse de öne çıkmıştı. Diğer askerlerin oluşturduğu baskıya karşı gelemezdi.
[Il Han.]
O sırada Il Han’ın kucağından kurtulan Liera konuştu.
[Bir haini öldürdükten sonra geleceğim.]
“Onları buldun mu?”
[Evet, eminim. Saklandığı için bulmak çok zor olsa da… Ölen imparator ve birlik kumandanlarıyla iletişime geçen birini buldum. Şu anda kapıya yaklaştığını doğruladım.]
Oh, o zaman 100% emindi.
Liera, boyunu büyüterek Il Han ile aynı büyüklüğe geldi.
[Yaratığa dikkat et. En son öldürdüğün şövalyenin seviyesine yakın olsa da güç bakımdan çok farklı kulvardalar.]
“Sen de, Liera.”
[Olurum. Geri döneceğim.]
Liera hafifçe Il Han’ın yanağını öperek anında kanatlarını çırpıp kayboldu. Geride kalan Il Han hiçbir şey düşünemez bir halde yanağını ovdu ve sonra bütün şövalyelerin ona baktığını fark ederek kızarmış bir yüzle konuştu.
“O-o zaman şu andan itibaren yapmanız gerekenleri açıklayacağım. Böylece bir köpekten daha iyi bir şekilde ölebilirsiniz, o yüzden dikkatle dinleyin.”
Şeytani yaratığın haykırışları ancak beş dakikanın sonunda dindi. Sonrasında vücudundaki ateşi büyüterek koşmaya başladı.
Yolundaki her şey yanarak siyah küllere dönüşüyor ve bu kadarla kalmayarak etrafa kesin bir duman yayıyordu.
[Guoooooooh!]
Haykırışlarının sonunda oluşan şok dalgaları ilerleyerek etraftaki taş ve ağaçları parçalamıştı. Her yaptığı şey doğal felaketlerle sonuçlanıyordu.
“Huh…”
Onu öldürmeye karar veren Il Han bile bölgeye yaklaşırken ‘Huh? Böyle bir savaşta kaybeden kişi ben olmaz mıyım?’ diye düşündü.
Zırhı dayanabilir miydi? Il Han, bir önceki şövalyeyle dövüşü yüzünden hafiften yamulmuş zırhına bakarak yutkundu. Ancak deneyerek öğrenebilirdi!
“Size çoktan planı anlattım. Fırlatıyorum ve deliniyor. Sonra?”
“….Uzanıp tutuyoruz.”
Şövalyeler katı bir ifadeyle cevap verdiler. Il Han başıyla onaylayarak kalın bir ejderha kemiği zıpkını çıkararak iki eliyle birden kavradı.
Zıpkın yeni ve daha gelişmiş dayanıklılık, delme ve kısıtlama gücü için birçok değişimden geçmişti! Elbette üzerine bağlı olan sütun da birçok değişimden geçmişti.
O sırada Il Han ve şövalyeler, şeytani yaratığın bir dakika içinde geleceği yere doğru gidiyor ve savaşa hazırlanıyordu.
Onlarca büyük zıpkın ve sütun yere sabitlenmişti ve bunun dışında Il Han, Erta’ya vererek Mi Rae’ye ulaştırmasını istediği mancınıklardan geri kalanını kurmuştu. Zayıf şövalyeler olmalarına rağmen birçoğu birlikte çalıştığında mancınıklara mermi yerleştirebiliyordu. Mancınık ve zıpkınlar dışında envanterinden birçok şey çıkarmıştı. Kaybetmesi inanılmaz olurdu.
“Eğer şeytani yaratığı sizin yardımınızla öldürmeyi başarırsam o zaman daha fazla yolunuza çıkmayacağım.”
Şeytani yaratık onlara yaklaşırken Il Han bir anda konuştu. Bütün şövalyeler başını kaldırdı.
“Bu… bu doğru mu?”
“Evet. Bu sarayı tamir etmenizi umursamayacağım, istediğinizi yapabilirsiniz. Nasılsa Dünya’yı tekrar işgal edecek gücünüz yok.”
“Ooh, ooooooh!”
Şövalyeler sonunda kendilerine gelmişti.
Yaratığı yen ve hayatta kalanlarla birlikte krallığı tekrar kur! Ne kadar da dramatikti! Halk kesinlikle başkenti korudukları için şövalyelere gereken karşılığı verecekti ve asillerle uzlaşmaları gerekse bile yeni tarihin merkezinde şövalyeler olacaktı! İşte bu kahramanlıktı, bütün şövalyelerin istediği efsaneydi!
“B-biz kesinlikle yaratığı öldüreceğiz!”
“Hayatta kalacağız!”
Il Han tatmin olmuş bir şekilde şövalyelerin artan moraline bakarak başıyla onayladı.
‘Güzel, bence artık son seviye ‘sahtekârlık’ yeteneğine sahip olmanın zamanı.’
Çok açık bir şekilde bu pisliklerin hepsi Dünya’nın istilasında rol oynamıştı ve bu yüzden de hepsi temellerine kadar çürümüştü. Il Han, yaratık öldükten sonra geri kalanları temizlemeyi düşünüyordu.
Şövalyelerin moralini yükseltmek ve bir şeyler yapmalarını sağlamak için yalan söylemişti ama bu kadar etkili olacağını hiç tahmin etmemişti.
“Geliyor!”
O sırada şövalyelerden biri bağırdı. Artık boşa harcayacak zamanları yoktu. Diğer şövalyeler de yerlerine doğru koşuşturdular.
Il Han, şövalyelerin geri çekilmesini sağladıktan sonra büyük miktarda gücü zıpkını tutan kollarına yönlendirerek kendini gizledi. Sonra da bütün gücünü zıpkın yönlendirdi. Süper insan gücünü aktive ederek, Mutlak Kesinlik’ten alabileceği bütün gücü toplayarak, diğer dövüş yeteneklerinin gücünü de yönlendirerek fırlatmaya odaklandı.
‘Mızrağın keskinliği, çekicin yıkıcılığı, kırbacın hızı! Hiçbir şeyin farkında olmadan etrafı yakıp yıkmaya devam eden yaratık için mükemmel bir silah!’
Vücudundaki bütün kasları gerginleştirdi, gözlerini açtığında yaratığın görüntüsüyle karşılaştı. Zıpkını şimdi fırlatmalıydı ama yaratığın 300 metre ilerideki şekli öyle ezici görünüyordu ki sanki Il Han’ın ona meydan okuyan iradesini koparacak gibiydi.
‘Hayır, Orochi ve diğer canavarlar bundan daha düşük seviyede değiller.’
Ejderhalara karşı özel silahları varsa ne olmuş?
Il Han güçlenmişti. Sadece eser bakımından değil, seviyesi ve yetenekleri de yükselmişti. Bu yüzden yapabilirdi!
Derin nefes alarak zıpkını, kabiliyeti el verdiğince en iyi şekilde fırlattı!
[Kritik Vuruş!]
[Kyauooooaaaah!]
Il Han’ın fırlattığı zıpkın, kedi patisine benzeyen ayağını (boyutlar göz önünde bulundurulmadığında) deldi. Yaratık ne kadar büyük olursa olsun saldırı çok canını acıtmış gibiydi. Çığlık atarak bütün vücudundan ateş çıkarttı.
“Kuhaaaak!”
Tek bir kükremeyle üç şövalye paramparça olmuştu. Yer yarılmış ve vücudundan yayılan ateş zıpkına ve sonrasında da deri ipe ve sütuna yayıldı. Sütun her an çıkacakmış gibi dengesiz duruyordu ve bunun olmasını engellemekle görevli şövalyeler de umutsuzluk içindeydi!
“…”
“Vücutlarınızla sarın. İyice tutun ki sütun yerden kopmasın!”
Il Han, boş bir şekilde olayları izleyen ve öne atılmayan şövalyelere emir verdi. Yaratığın dev, parlak yeşil gözleri Il Han’a bakıyordu!
“Mancınıklar! Ateş edin!”
Aynı anda yaratık da Il Han’a doğru siyah alev üfledi. Şövalyeler meşgul bir şekilde etrafta koşuşturuyordu. Maksimum güçteki mancınıkların tetiğini çekerek 20 atış yaptılar!
[Kritik Vuruş!]
[Kritik Vuruş!]
Ejderha kemiklerinden yapılmış aşırı derecede büyük kemikler şeytani yaratığın dev bedenini deldi. Ama tam tepki vermek için başını onlara çevirdiğinde Il Han’ın ikinci bölgeden fırlattığı zıpkın arkasına saplandı!
[Kritik Vuruş!]
[Kyahaaaaah!]
“Güzel!”
Il Han o anda kılıcın keskinliğini ve kırbacın hızını fırlattığı zıpkına aktardığından emindi. Yoksa bu kadar derin bir şekilde delmesinin imkânı yoktu. Üçüncü bölgeye gitmek için zıpladı ve bağırdı.
“Ejderhalar (onların malzemesinden yapılan silahlar) seni cezalandıracak!”
[Krrrrrrrraaaaaaaaah!]
Şeytani yaratık tekrar kükredi ve şövalyeleri sonbahar yaprakları gibi süpürdü.
Şövalyeler efsanevi bir karakter olmanın ne kadar zor olduğunu şimdiye kadar anlamış olmalıydı. Neden dünyanın üzücü efsanelerle dolu olduğunu ve neden kimsenin böyle efsanelere inanmadığını!
[Krrrrraaaaah, Kyahaooooo!]
Şeytani yaratığın kükremesi daha da öfkeli bir hale gelmişti. Vücudundan yayılan bütün alevler Il Han’ı hedef alarak çeşitli yönlerden fırladı! Il Han bir taraftan saldırının gücünü test etmek isterken bir taraftan da onlardan biri tarafından bile vurulmak istemiyordu.
“Mancınıklar! Doldurduktan sonra ateşleyin! Pile bunkerler de! Hareket edin!”
Bunu diyerek üçüncü bölgedeki zıpkını eline aldı ve yaratığın arka ayağına fırlattı. Sonra da sinsice şövalyeleri ateşlere karşı kalkan oluşturmaları için ön saflara göndererek dördüncü bölgeye geçti ve zıpkını aldı.
Büyük ihtimalle bunu yaklaşık 30 kere daha yapmalıydı ki yaratığın hareket etmesine engel olabilsin. İkinci bölgedeki sütun dengedeymiş gibi görünmediğinden çok daha fazlasına bile ihtiyacı olabilirdi.
[Kyahooooooaaaaak!]
Şeytani yaratık kükredi. Uzaktaki taşlık uçurumun bir kısmı parçalandı, şövalyeler tekrar ateşledi.
Yaşanan kriz öyle saçmaydı ki komik bile denilebilirdi. Il Han, canavarların ezici manası karşısında bile geri çekilmeyerek yeni mızrak setini fırlattı.
“Bana Ihm- Ah, neyse. Hey! Orada! Daha hızlı ilerleyin!” (Ç/N: ‘Bana Ishmael de’ sözünü söyleyecekti ama vaz geçti.)
Savaş daha yeni başlamıştı. Yüzden fazla şövalye mahvolmuş olsa da hala 3000’den fazla vardı!
Magnec