Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

128. Bölüm Ele Geçiriyorum (3)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Il Han, Güney Amerika Atlantik Okyanusu’nda denizin üzerindeyken söyleniyordu.

“Bu sefer haini bulursam bana çok güçlü ve havalı bir uçak araç ver.”

[Hepimiz uçabildiğimizden öyle şeyler yapmıyoruz.] (Liera)

“Ugh! Hiç yardımcı olmuyorsun.”

Il Han’ın gitmesi gereken yerler genellikle Güney Amerika’da bulunan adalardı. Öyle küçüklerdi ki Büyük Değişim’den sonra hayatta kalanlar hiç dikkat çekmemişti.

Eğer adalar düştüğünde haberleri yapılırsa şanslıydılar, hiç ses çıkarmadan ortadan kaybolan sayısız ülke vardı. Eğer Mi Rae söylememiş olsaydı Il Han’ın da haberi olmazdı.

Il Han’ın ilk planı kendini gizleyerek uçağa binmekti ama en hızlı treni kullansa bile Güney Amerika’daki Venezuela’ya gitmesi 25 saatten daha uzun sürecekti. Venezuela’nın güzellerin hoşça kal demesi gerekiyordu. Dışlandığı zamanlarda bir dergide Venezuelalı çok güzel bir kadın görmüştü ama hiç oradan birisiyle karşılaşmamıştı. Dolayısıyla da bunu sabırsızlıkla bekliyordu.

[İyi oldu!] (Liera)

“Bütün meleklerin akıl okuma yeteneği mi var?”

Sonunda Il Han’ın seçtiği yöntem denizin üstüydü. ‘Denizin üstü’ derken gemi gibi bir şeye binmemişti. Gemiler uçaktan bile daha yavaştı.

İnanılmaz bir şekilde Il Han, sanki wuxia romanlarından çıkma bir şekilde suyun üstünde duruyordu. Nasıl mı? Süper insan gücü ile zıplama yeteneğini birleştirmişti ve bunun yanında da envanterinin uzaktan toplama özelliğini kullanarak ayaklarını koyacak bir yer oluşturabilmek için kalkan çağırıyordu.

Kullandığı yöntem basitti. Öncelikle karadan bütün gücüyle zıplamış ve bütün sahip olduğu tekrar zıplama özellikleriyle kendini ileri fırlatmıştı. Art arda gelen zıplamalardan hız kazanman birkaç denemenin sonunda kolayca yapılabiliyordu.

Yavaşladığı zaman da envanterinin ağırlık transferi özelliğini kullanarak kendini denize doğru düşürüyor ve denizin yüzeyini gördüğünde de herhangi bir kalkan çağırarak onu tekrar zıplamak için kullanıyordu. Il Han öyle hızlıydı ki Sonic’e bile toz yuttururdu. 

En önemli adım kalkanları envanterine geri koymaktı. Biraz tuhaf gözükse de saatte 6 bin kilometre yol alıyordu.

Eğer bir ton balığı aniden suyun üstüne çıksa ve Il Han’a çarpsa parçalarına ayrılırdı. Nedense Il Han’ın canı saatte 6 bin kilometre giderken taze ton balığı sushisi yemek istiyordu ama ne yazık ki hiçbir balığa çarpmadı.

“Ama biraz fazla kötü durmuyor muyum? İşte.”

[Mir’i büyüttükten sonra ona binebilirsin.] (Liera)

Mir’in dördüncü sınıf olmasını beklemektense insanların büyü taşlarıyla çalışan uçan kaykay icat etmeleri daha hızlı olur. Hayır…”

Tam cevap verdiği sırada beyninde bir şimşek çaktı.

“Hayır, bunu kendim yapabilirim!”

[Mir konusundan hiç bahsetmemeliydim.] (Liera)

“Bunu nasıl düşünemedim? En son yaptığım tasarımı kullanırsam sanırım bir araç yapabilirim…!”

 Ama artık böyle bir şey yapmak için çok geçti. Daha da önemlisi okyanusun tam ortasında olduğundan metal veya çekiç gibi bir şeyler bulamazdı.

O zaman en iyisi aklındakileri bir araya getirerek bir tasarım oluşturmaktı. Okyanusun üstünde saatte binlerce kilometre hızla koşarken bile (aslında koşmaktan daha da fazlasıydı) envanterinden bir kâğıt çıkardı.

Kâğıttansa kıyafet parçasına daha çok benziyordu. Daha önce suyun altında giymek için deriden yapmaya çalıştığı, hiçbir kullanımı olmayan kıyafetti. Ama güçte tuvale kaybetmezdi. Yine de bu açıdan deriyi kıyaslamak istemiyordu.

İlk söylediği şey neydi: uçan kaykay. İnsanın havada uçmasını sağlayan bir araç.

Ama şimdi düşününce öyle bir araç yapmasının bir anlamı yoktu. Hem zahmetli hem de verimsizdi.

“Araçlar yapmak gereksiz olur. Zaten zıplama yeteneğim var, onu en üst seviyeye çıkarmak için…”

[O zaman paraşüt gibi bir şey yapacaksın.] (Liera)

“Bu daha akıllıca ve güçlü olur.”

Birkaç parça kıyafet denize düştükten sonra Il Han’ın elindeki taslakta metalik tüylerden yapılmış bir çift kanat vardı. Üzerine binlerce bıçağın incelikle oyulduğu bir çift güzel kanat.

Üzerinde ise Liera ve Spiera’nın bile anlayamayacağı yazılar yazıyordu. İlk başta Cennet’in dili olduğunu düşündüler ama aslında kadim elf dili ve ejderha dilinin karışımıydı. Son seviye dil yeteneğine sahip olduğundan, böyle bir sanatı ancak Il Han yaratabilirdi.

Spiera metalik tüyleri zarif özelliklerini gördüğünde bağırdı.

[Gerçek bir güzellik. Demek sanatta da yeteneğin var?]

“Evet, Her şeyi kendi başıma yapmaya başladığım zamanlardan beri sanatı severim. O süre boyunca hep yalnız olsam da sanat bütün insanların aslında yalnız olduğunu anlatabiliyordu.  Tuvali, yalnızlık duygularının hepsinden kurtularak doldurmalıydım.”

Bilmeden Il Han’ın damarına basmış olan Spiera ne yapacağını bilemeyerek Liera’ya baktı. Liera, kanatların pratikten ziyade estetik göründüğünü söylemek istese de Il Han’ın kötü düşüncelerinin ortaya çıkma ihtimaline karşı kendini tuttu.

Daha da önemlisi…

[Ama eğer kanatları arkana takacaksan cübbeni ne yapacaksın? …Huh?] (Liera)

Liera konuştuğu sırada Il Han’ın zırhının üstüne giydiği cübbeyi kontrol ediyordu ki bir şeyi fark etti. Cübbeye bağlı olan pullu bıçaklar artık gözükmüyordu.

[Peki ya bıçak yıldırım fırtınası…?] (Liera)

“Aslında bir kere denedim ama yıldırım fırtınasını gücü çok fazlaydı ve bıçaklar dayanamadı…”

Böylece Il Han bıçak yıldırım fırtınası hayalinden vazgeçmek zorunda kalmıştı. Üstelik savaşta bir kere bile kullanmamıştı! Demircilik kariyerindeki en büyük başarısızlığı buydu.

“Bu yüzden de bıçaklara yeni bir hayat vermeyi denedim. Şu anda Erta onları teslim ediyordur.”

Bıçaklarda iki seçenek vardı. Şok dalgası hissedildiğinde fırlama özelliği ve eski yerine dönme özelliği. Aslında bu silahlar ateşlemeli silahlar için en iyi cephaneydi.

Il Han az sayıda bu iki özelliği en etkili şekilde kullanabilmek için taşınabilir silahlar yapmıştı. Pelerinde bir süs olarak durmaktansa canavarlara karşı kullanılmaları daha iyi olurdu.

Sıradan insanların üçüncü sınıf canavarları öldürmesini sağlayabileceğinden dolayı oldukça etkiliydi. Il Han, böyle bir silahla karşı karşıya geldiklerinde Şeytani Yıkım Askerlerinin yüzünün nasıl bir ifade alacağını merak ediyordu.

“Üstelik eğer Mi Rae-shi’nin büyüsü de işe dâhil olursa… hahahaha.”

[Il Han yine havalı bir hale büründü.] (Liera)

[Oradaki adayı görebiliyorum. Ama yıkılan ülkelerden olmamalı.] (Spiera)

Seul’dan çıkar çıkmaz Atlantik boyunca düz bir şekilde koştuğunda gitmesi gereken yere üç saatlik uzaklıkta bir karaya çıkıyordu.

Atlantik’teki takımadalar küçük bir ülke olarak değerlendirilir. Bunların arasında çok azı mahvolmuş olarak rapor edilmişti. Ama insanlar takımadaları terk edeli uzun zaman olmuştu ve şimdi onlar bile burayla ilgilenmiyordu.

Herkes başka dünyalardayken küçük adaların tehlikeli olabileceğini öğrenmişti ve parası olan insanlar orayı bırakarak büyük şehirlere taşınmış ve tehlikeden kaçmıştı.

Böylece sayısız adalarda kalan insanların ne canavarlarla savaşacak gücü ne de cesareti vardı ve orayı yaşam koşulları veya sağlık sorunlarından dolayı terk edememişti.

İnsanlar adada bir canavar ortaya çıksa ve insanları yese de Zindan Yıkımı olsa ve canavarlar adayı işgal etse de umursamıyordu.

Onları en başından beri kurtarmayı düşünmeseler de insanlar Dünya’nın yeni evreye alışması esnasında yaşanan çaresizliklerden dolayı onları kurban olarak çağırıyordu. Il Han bu konuda yorum yapamazdı çünkü harekete geçtiği sırada onları düşünmemişti.

Ve ortam tam olarak böyle olduğundan insanlardan saklanarak plan yapmak için ideal bir yerdi. Bu ortam ve durumlar düşündüğünde, bütün insanların gözleri Terkedilmiş Dünyalara çevrilmiş olsa bile kimse New York’un göbeğinde bir şeyler yapmaya kalkışamazdı.

“Fuu.”

Artık hesaplaşma zamanıydı. İçgüdülerinin doğru mu yanlış mı olduğunu doğrulama zamanıydı. Eğer yanılmışsa o zaman şoktan dolayı yıkılırdı. Tabii önce oğlu ve astlarını kurtarırdı.

 Il Han başını kaldırarak önüne baktı. Sadece kas gücü insan sınırlarını aşmamıştı, görüşü de çok iyiydi. Onlarca kilometre uzakta olsa da adanın manzarasını inceleyebilirdi.

Ama adanın kıyısında hiçbir şey yoktu. Ne insan, ne hayvan ne de canavar.

Dışarıdan huzurlu görünmesi durumu daha da şüpheli yapıyordu. Çünkü insan yaşamının izleri hala görülebiliyordu. Bunun anlamı…

“Siz de piyangoyu tutturduğumu düşünmüyor musunuz?”

[Onlarla bu kadar kısa sürede karşılaşacağımızı düşünmemiştim…] (Liera)

…Il Han ilk denemede turnayı gözünden vurmuştu.

Tahmininin doğru olmasından dolayı hissettiği rahatlıkla, Dünya’da sinir bozucu bir şeylerin yaşanmasından dolayı hissettiği kızgınlık karışmıştı. Ayrıca Terkedilmiş Dünyadaki savaş için ayrılan astları için endişeleniyordu. Hepsinin birikmesi üzerine Il Han bir kalkan çağırarak tekmeledi.

Süper insan gücüyle ve manayı kullanarak bacak kaslarını iyice güçlendirdikten sonra dört kere zıpladı ve bir süreliğine de olsa mutlak hızı salladı.

“Kucağımdan kaymamak için dikkatli olun.”

[Evet, sonsuza kadar sana tutunacağım.] (Liera)

“Sonsuzluk çok uzun.”

Baş aşağı kumsala çakılmadan önce havadayken bir kalkan çağırarak yönünü değiştirdi. Böyle bir şey için metal detektörü kullanamayacağından bütün adayı taramaya karar verdi.

[Uçuştan daha hızlı olabilirsin.] (Liera)

“Uçabilirim!”

İnsanların geri döndüğü zaman Tanrı’nın gücüyle uçmuştu ama şimdi kendi yeteneğiyle uçuyordu. Elbette yaptığı tam olarak uçmak sayılmazdı!

[Buldum.] (Spiera)

İlk konuşan Spiera olmuştu.

[İnsan varlığı. Ondan fazla ikinci sınıf. Dünyalı da olabilirler ama…] (Spiera)

[Şu an Dünyalı ikinci sınıf insanların burada kalmasını gerektirecek bir sebep olmamalı. Il Han, ben de buldum. Bu taraftan.] (Liera)

Il Han, iki meleğin raporunu duyar duymaz hemen durarak yere iniş yaptı. Hafifçe yeri tekmeleyerek meleklerin gösterdiği yönde koşmaya başladı. Sonunda o da bir şeyler hissetmeye başlamıştı.

İnsanlar, birçok insanın varlığı… Bazı sesler duyabiliyordu ve Dünya dillerinden hiçbirini konuşmasalar da Il Han onları anlayabiliyordu. Bu da onların Dünyalı olmadığını kanıtlıyordu. Son seviyedeki dil yeteneği bunun gibi önemsiz durumlarda da etkili olabiliyordu.

“Bu yöntemle gerçekten de avantajlı olur muyuz? Şu ana kadar her şey yolunda gittiği için daha çok endişeleniyorum.”

“Şu kahrolası melekler en azından yalan söylemiyor. Komutan bizi bekliyor, bunu çabucak bitirelim.”

Sayıları tam 29 olan ikinci sınıf insan zırhlarını kuşanmış bir şekilde bir şey yapıyordu. Il Han onlara yaklaştığında ne yaptıklarını anladı…

“Heh.”

Sahne çok absürt olduğundan gülmeye başladı.

“Yani bütün ölenlerin cesetleri burada.”

[Simya için malzeme topluyorlar. Diğer bir deyişle büyüsü algılanamayan özel bir değişim tekniği…] (Liera)

Liera tam devam edecekti ki sustu. Il Han’ın istediği açıklama değildi.

“Kahrolası, yine yırtıldı.”

“Ben de o kadar sana parçalama yeteneklerini geliştirmeni söylemiştim. Maaşında kesinti olursa hiç umursamam.”

İnsanların derilerini yüzmekle meşguldüler. İnsanlar, parçalama yeteneğini kullanarak başka inşaların derisini soyuyordu.

Asla bunu anlayamazdı, anlamak da istemiyordu. Anlasa bile yapacakları değişmeyecekti.

Ölüm Tanrısı, gözleri parlayarak öne doğru bir adım attı.

Ölüm, hemen önlerindeydi.