Oooo yeni karı
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
35. Bölüm Seferi Kuvvetler
Siyah örtülü askerlerden oluşan bir takım içeri geldi, kasabanın sınırından; aynı yönden geliyorlardı. Sayıları sadece bir düzine civarındaydı ama her biri yoğun kan kokusuna bulanmıştı. Kolluklarında kan lekeli bir süngülere sahip, çaprazlanmış iki tüfek resmi bulunuyordu. Bu imparatorluğun seferi ordusunun nişanıydı!
Küçük kasabanın ana kapısı tamamen yok edilmişti. Dış tarafta kırılmış borular öylece havaya buhar saçıyordu. Kapının etrafındaki birkaç yapı da patlamanın şok dalgasıyla havaya uçurulmuştu. Aynı zamanda kel şerif hafifçe inlerken vücudunun yarısı enkaz altındaydı.
Bunun sebebi kasaba kapısının imparatorluk seferi ordusunun yoluna çıkmış olmasıydı ve onu doğrudan patlatmayı tercih etmişlerdi.
Ayrıca seferi ordunun askerlerini takip eden, yalpalayarak yürüyen düzinelerce insan vardı. Her yerleri morluk ve eziklerle doluydu, elleri demir zincirlerle bağlanmıştı ve tek sıra halindelerdi. Paslı demir sürekli etlerine girdiğinden kanamaları durmak bilmiyordu. Biraz bile yavaşlamak üzere olsalar anında yanlarındaki seferi ordu askerleri tarafından kırbaçlanıyorlardı.
Karanlıkta Kırmızı Örümcek Zambağı'nın parlayan tabelası ve kırık camları loş ışıkta bir hayli dikkat çekiciydi. Bundan ötürü bu asker takımı yönlerini değiştirip bara yaklaştı.
İki uzun asker bara önden girip etraflarına baktılar.
Bakışları kartallarınki gibi keskindi ve bardaki kimse onların gözlerine bakmaya cüret edemiyordu. Sahip oldukları otomatik tüfeklerin ateş gücüyle bardaki herkesi cesetlere çevirmeleri bir dakika bile sürmezdi.
Bir asker Qianye'yi işaret ederek soğuk soğuk konuştu, "Yirmi adam için yemek hazırla. Çabuk!"
"Sizi pis domuzlar, masalarınızı temizleyip defolun! Şimdi!" Diğer bir asker tüfeğini yağmacılara doğrultup bağırdı.
Yağmacılar sakinleştirici gülümsemelerle masaları temizledi ve yıldırım hızında bardan çıktı. Bir diğer grup da sessizce bardaki en iyi masalardan kalkıp bir köşeye saklandı. İmparatorluk güçleri onlara gitmelerini söylemediğinden hiçbiri dışarı çıkmaya cüret edemiyordu.
Uzun bir subay yavaşça bara girdi. Kapıyı geçerken başını eğmek zorunda kalmıştı.
Bir çift kalın, düz kaşı vardı ve gözleri Ebedigece'nin en vahşi ve korkunç gece kuşlarınınki gibiydi. Yırtıcı bakışları bardaki her erkek ve kadına uğrayıp gezdi ve çok geçmeden merkezde bir masa seçip oturdu.
Dışarıdan dayak ve azar sesleri geliyordu. Düzinelerce insan seferi güçler tarafından içeri sokuldu ve bir köşede durmaya zorlandılar.
Subay bardakilerin üstünde gözlerini gezdirdikten sonra derin ve kulak tırmalayıcı bir sesle konuştu, "Şunlara bir bakın! Bunlar karanlığın kanıyla lekelenmiş insanlar. Onları bekleyen kader yalnızca ışıksız kara madenler! Kendi kendilerine ölene ya da karanlık kanları uyanıp sadece et ve kan arzulayan yaratıklara dönüşene ve korumalar tarafından infaz edilinceye kadar madencilik yapacaklar. Gözlerinizi açıp onlara iyice bakın! Ebedigece'ye yenik düşenleri bekleyen tek kader budur!"
Herkesin gözlerinde korku belirdi.
Yakalanmış bu insanların ortak bir ismi vardı; kan esiri. Bir kan emici tarafından ısırılan herkes akıl sağlığı olmayan, karanlığın gücüyle çürütülmüş yaratıklara dönüşürdü. Yemek vakti geldiğinde kan ve et arzularlar, savaşta ölene kadar üstlerinin emirleriyle her türlü hedefe çılgınca saldırırlardı.
Kan esirlerinin çoğu İmparatorluğun hüküm sürdüğü bir yerde bulunursa anında idam edilirdi. Henüz dönüşmemiş küçük bir azınlık ise ölene kadar çalışmaları için kara madenlere gönderilirdi.
Safkan vampirler oldukça nadir görülürdü, ama kan esirleri son derece tehlikeliydi. Bir kan esiri tarafından ısırıldıktan ya da pençelendikten, hatta bazen onlara biraz fazla yaklaştıktan sonra karanlığın gücü tarafından kirletilme ihtimali çok yüksekti. Barın asıl misafirleri ve kadınlar sıkış tıkış durumdaydı, titriyor ve kan esirlerinden olabildiğince uzak durmak için ellerinden geleni yapıyorlardı.
O anda, yakalanmış grubun arasındaki orta yaşlı bir adam aniden öne çıkıp dizlerinin üstüne çökerek yüksek sesle ağlamaya başladı, "Ben bir kan esiri değilim, karanlığın kanı beni kirletmedi!"
Subayı yüzünde hafifçe kıvrılmış, gaddar bir gülümseme belirdi. "Biliyorum."
Orta yaşlı adam donup şok içinde kafasını kaldırdı, kulaklarına inanamamıştı. Ama onu karşılayan bir namlunun zifiri karanlık ucuydu!
Ateş sesi kulakları yansıttı. Bardaki tüm şişe ve camlar titremeye başladı. Orta yaşlı adam diz çökmeye devam ediyor olsa da kafası çoktan uçurulmuştu. Kan ve beyin parçaları her yere dağılmıştı.
Subay namludaki mavi dumana üfledi ve başsız cesede seslendi, "Bir kan esiri olmadığını biliyorum, ama kan esirlerine yardım ve yataklık yapmak da aynı cezayı gerektirir."
Bir asker bir adım öne çıktı ve sordu, "Yarbay Liu, onun iki çocuğuyla da mı aynı şekilde ilgilenmemiz gerekiyor?"
Subayın gözleri kan esiri grubunda gezindi. Orta yaşlı adamın çocuklarının bulunduğu yerde iki yüzü solmuş genç vardı. İyice ezilip büzülmüş, bir başkasının arkasına saklanmaya çalışıyorlardı.
Liu soyisimli subay onları işaret etti, "İkiniz, gelin. Bu cesedi alıp köpeklere atın ve dönüp yeri yıkayın! Kan kokusundan nefret ederim."
Korkuyla titreyen iki genç itaatkâr hareketlerle babalarının cesedini kaldırıp onu dışarı taşıdılar. Herkes eğer direnirlerse askerlere onları ölmek isteyecekleri bir duruma binbir türlü yolla sokabileceklerini biliyordu.
Tam Liu soyisimli subayın ve diğer askerlerin gözleri o tarafa çekilmişken, kan esirleri arasındaki biri kaçmaya yeltendi. Çığlık çığlığa barın arka kapısına doğru hücuma geçti, "Kara madenlere gitmek istemiyorum!"
Subayın yüzüne bir kere daha gaddar bir gülümseme belirirken adam sırtındaki garip şekilli bir tüfeği kaldırıp kaçan kan esirinin sırtına nişan aldı. Hareketleri yavaş görünüyor olabilirdi ama aslında epey hızlılardı. Tüfeğin üstündeki mavi desenler belirdi, kan esiri daha yolunun yarısını henüz katetmişti.
Eşzamanlı olarak Qianye bir yemek tepsisiyle arka kapıdan çıktı.
Tam o anda Qianye, kan esiri ve subayın namlusu düz bir çizgide birleşmişti.
Subay Qianye'yi gördü, ama adam dudağının kenarını biraz ısırarak yine de tetiği çekti.
Tüfeğin namusundan çıkan şey bir mermi değil, kırmızı bir ışık topuydu!
Aniden kan esirinin vücudunun merkezinde koca bir delik oluştu. Köpükleşmiş kanı ve parçalanmış et tanelerini geçerek kırmızı ışığın hala sahip olduğu enerji iki duvarı daha deldi ve sonunda ortadan kayboldu. O kırmızı ışık son derece güçlüydü ve kolayca bir geniş kalibreli topla yarışabilirdi!
Qianye'nin vücudu parçalara ayrılmadı. Hatta canı yanmadı bile. Şu anda vücudu garip şekilde kırk beş derecelik bir açıyla bükülmüştü ve iki ayağı, yere çivilenmiş gibi hareketsizdi. Basitçe subayın ateş hattından kaçınmıştı.
Şap.
Yumuşak bir sesle bir damla kan yukarıdan Qianye'nin yüzüne düştü, küçük bir kan çiçeği gibi açtı. Soluk beyaz cildinde bu kırmızı damla epey göze çarpıyordu.
Qianye'nin nefes alış verişleri aniden yoğunlaştı, göz bebeklerinin derinliklerinde koyu bir kırmızı renk belirdi. Ancak bu gariplik sadece bir an sürdü ve görünmez ipliklerle çekilmiş gibi Qianye'nin vücudu tekrar dikleşti. Tepsinin üstüne bir alkol damlası bile değmemişti.
Pat!
Ancak o zaman kan esirinin vücudu yere çarptı. Her şeyiyle ileri uzanan bir el Qianye'nin ayağının sadece bir santim önüne indi.
Liu soyisimli subayın göz bebekleri titredi, aniden gülümsedi, "Böyle küçük bir yerde köken enerjisini uyandırmış gerçek bir uzmanla karşılaşmayı hiç beklemezdim! Bu gerçekten şaşırtıcı!"
Qianye kısık bir ses tonuyla cevap verdi, "Yerden kazımak gerekecek."
Subayın gözleri bıçak gibi keskindi. Qianye'ye yakından bakıp sordu, "Henüz on sekiz değilsin, haksız mıyım?"
"On yediyi yeni geçtim," Qianye cevap verdi.
Subay Qianye'nin etrafında birkaç kez tur attı, "Daha on yedide köken düğümünü tutuşturmuşsun. Yeteneğin epey etkileyici! Köken gücün var ve oldukça gençsin. Önünde parlak bir gelecek var ama kendini öyle küçük bir yerde saklıyorsun. Bazı şeyler göründüğü gibi basit değil herhalde."
Qianye sessiz kalıp cevap vermedi.
Subay üstünde seferi ordunun logosu ve bir isim bulunan bir nişanı Qianye'nin tepsisine attı," Adım Liu Jiang," dedi. "Kim olduğun ya da ne yaptığın umurumda değil. İstersen bu nişanı alıp seferi ordunun kalesinde Yarbay Chu Xiong'a gidebilirsin. Son zamanlarda adam eksiği var. Seferi orduya girdiğin sürece geçmişte ne yapmış olursan ol, hatta üst kıtalarda bir asil öldürmek gibi bir şeyse bile önemi olmaz. Anlıyor musun?"
Qianye hafifçe eğildi, "Teşekkürler!" Birçok kişi için böyle bir fırsat sadece hayali kurulacak türden bir şeydi, ama Qianye ona neredeyse tepki vermemişti.
Liu Jiang Qianye'nin seferi orduya girmekle pek ilgilenmediğini görebiliyordu. Onu zorlayacak da değildi, haliyle yerine dönüp oturdu. Qianye önüne büyük bir içki bardağı, domuz pastırması ve patateslerle dolu bir tabak koydu.
Subay bardağı kaldırdı, kokladı ve gözleri parıldadı. "Güzel likör! Bu küçük yerde böyle güzel bir içkiyle karşılaşacağımı gerçekten düşünmemiştim. Chu Xiong bu yeteneklerini bilirse seni kesinlikle kabul edecektir." diyerek bardağı indirdi, "Pekâlâ, bana bir bardak su ver. Görevdeyken asla içmem."
Ve böylece Qianye alkol bardağını alıp Liu Jiang'a bir bardak su verdi.
Ebedigece Kıtası'nda İmparatorluğun seferi güçleri bulunuyordu. Bir taraftan zalim, sert, öfkeli ve baskıcılardı ve insanları sinek öldürür gibi öldürürlerdi. Bir diğer taraftan birkaç milyonluk güçlü seferi kuvvetler karanlık ırklara karşı insanların en büyük dayanağıydı. Onlar sayesinde Deniz Feneri Kasabası gibi insan yerleşkeleri karanlık ırkların koca sürülerinin saldırısına maruz kalmıyordu.
Qianye tüm yemek tepsilerini getirdikten sonra imparatorluk askerleri tek kelime etmeden yemekleri mideye indirdi. Tüm bar aniden sessizleşti. Herkes atmosferin boğucu olduğunu hissediyordu, ama değil buradan ayrılmak, hareket etmeye bile cesaretleri yoktu.
İmparatorluk askerleri tam yemeklerinin yarısına gelmişken barın girişi aniden sessizce açıldı. Siyah rüzgârlıklar içindeki iki adam içeri girdi.
Vücutlarında toz tanesi bile yoktu, o kadar temiz ve düzenlilerdi ki etraflarındaki bu boş arazilere tam olarak zıtlardı. Daha da garip olan kısım onlar ortaya çıkınca kimsenin fark etmemiş olmasıydı.
Bara girdikleri anda ikilinin bakışları her yerde gezindi. Bir şey gördüklerinde kaşları sadece biraz birbirlerine yaklaşıyordu. İçerideki imparatorluk güçleri de dahil hiçbir şey onları tatmin edemezmiş gibiydi.
Liu Jiang rüzgârlıkların köşesindeki sembolü görünce ifadesi değişti ve bir anda doğruldu. Tam bir şey söylemek üzereyken siyahlı adamlardan biri soğuk bir tonla konuştu, "Sana kalkmanı söyledim mi?"
Liu Jiang öfkelendi ama gözleri buluştuğunda sadece biraz homurdanıp ağır bir darbe almış gibi koltuğuna döndü. Yüzü anında soldu, epey yaralı olduğu belliydi.
Adam hor görerek mırıldandı, "Bir avuç çöp. Sadece bu tanrının unuttuğu yerde durabiliyor olmanıza şaşmamalı. İmparatorluk karanlık ırklara karşı size bel bağlamak zorunda kalsa uzun bir süre önce yok edilirdik."
Liu Jiang'ın dudakları seğirirken ağzından sızan kanı temizledi ve elini kaldırıp askerlerin hareket etmesini engelledi. Kulak tırmalayıcı sesiyle sordu, "Neden bu yasak topraklara gelmeniz gerekti, efendim?"
Diğer kişi soğuk soğuk cevap verdi, "Bilmene gerek yok! Bir kelime daha edersen hepinizi geberteceğim!"
Liu Jiang'ın boynundaki mavi damar durmaksızın şişiyordu, eli sırtındaki köken tüfeğine biraz yaklaştı. Ama doğru bir hareketle kendini durdurdu.
Bunu gördüklerinde, rüzgâr kırıcılara sarılı ikilinin küçümseyiciliği daha da arttı.
O anda dışarıdan yaşlı bir ses geldi, "Hanımefendi, bu yer temiz değil. İçeride hem kan esirleri, hem de seferi güçlerden birkaç çöp var. Belki içeri girmesek daha iyi olur."
Magnec