Ohooo yeni mekan bulmuşuz
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
33. Bölüm Küçük Kasabanın Deniz Feneri [Cilt 2 - Öteki Kıyının Çiçeğinin Açışı]
Şafak Savaşı'nın bitişinden itibaren on iki asır geçmiş olsa da iki taraf arasındaki nefret her dakika, her saniye, her yerde büyümeye devam ediyordu.
Son on iki asırda karanlık ırklar ve insanlar asla savaşı bırakmamış, kanlı olaylar paylaşılamayan toprakların her santiminde devam etmişti.
Ebedigece toprakları İmparatorluk tarafından uzun süre önce terk edilmiş ve karanlık ırklar dönmüş olsa da bu kıta, her yerde savaşların olduğu bir kıta haline gelmişti. Bu yüzden durum bir hayli karmaşıktı.
İnsanlar ve karanlık ırklar ölümüne bir savaşa tutulmuştu. Buna ek olarak iki tarafın kendi arasında da iç anlaşmazlıklar vardı. Bu yüzden belki bu terk edilmiş kıtanın yörüngesi güneşten çok uzakta olsa da içinde dökülen kan miktarı azalmamıştı.
Burada hayatın tek anlamı mücadele ve savaştı sanki.
Savaşın alevleri her şeyi yutmuş ve Ebedigece Kıtası griye boyanmıştı; burada en değersiz şey hayatın ta kendisiydi.
Issız bir tarlada yedi ya da sekiz kişilik bir takım tek sıra halinde hızla yürüyordu. Giysileri oldukça karmaşık ve bakımsız, üstlerine rastgele deri yamalar yapılmış bez parçalarıydı. Bazıları hayati organlarının üstüne bir zırhmış gibi düşündükleri paslı metal parçaları bile yerleştirmişti.
Hepsi koca çantalar taşıyordu. Bunlar Ebedigece Kıtası'nda bol görülen türden insanlardı; yağmacılar. Hayatlarıyla kumar oynar, ıssız tarlaları ve yıkıntıların derinliklerini arar ve biraz bile olsa dikkate değer bir şey bulmaya çalışırlardı. Çantalarına her bulduklarını atarlardı.
Bu küçük grubun önünde küçük bir kasabanın silüeti belirdi ve hepsi refleksle adımlarını hızlandırdı.
Kasabada en göze çarpan yapı uzun bir deniz feneriydi. Metal parçalardan yapılmıştı, dış duvarlarında dolanan birkaç büyük boru vardı.
Uzaktan bakınca deniz fenerinin üstünde yanan ateşi görmek kolaydı, bundan ötürü buranın ismi Deniz Feneri Kasabası olmuştu. O an deniz feneri aniden buhar yaymaya başladı ve duvarın zarar görmüş kısımlarından görülen bir sürü dişli şiddetle dönmeye başladı, yavaşça saat çekicini hızlandırdı ve eski bir tarza sahip, bronz çana vurdu. Uzun bir zil sesi çevreye yayılmaya başladı.
DONG! DONG! DONG!
Çanın sesi epey uzaklara ulaştı ve o yağmacılar adımlarını daha da hızlandırdı.
İçlerindeki iri yarı biri gökyüzüne baktı, "Saat sadece üç ama gökyüzü çoktan tamamen kararmak üzere, lanet olsun!"
Grubun en önünde yürüyen bir ihtiyar biraz umursamazca cevap verdi, "Karanlık mevsimler zaten hep böyle değil mi?"
İri yarı adam tekrar gökyüzüne baktı. Güneş ışığını birkaç devasa gölge engelliyor, buranın öğlen üçte bile gece çökmüş gibi görünmesine neden oluyordu.
Sinirle tükürdü ve hem kıskanç, hem imrenmiş tavrıyla konuştu, "Şuralarda birkaç gün bile yaşayabilsem, on yıl erken ölmeye razıyım!"
"Hayal kurmayı bırak, İhtiyar Altıncı Diş! Orası sadece büyük elemanların gidebileceği bir yer, boşa umutlanma. Sadece yapman gerektiği gibi çöpleri topla!" Başka bir yağmacı konuştu.
İhtiyar Altıncı Diş öfkeyle dişlerini sıkarken uzaklardaki deniz fenerinin yan tarafında bulunan bir vana daha açıldı ve bolca buhar kustu. Bir anda deniz fenerinin orta bölümü ve altı baştan aşağı beyaz sislerle kaplanmıştı. Üstündeki alev karanlık bir hale geldi, buhar bir ıslık sesiyle yayılmaya devam ederken insanların kalp atışlarını hızlandırmıştı.
"Kapıları bu kadar erkenden mi kapatıyorlar?!"
"Şu kel herif bu sefer ne yapmaya çalışıyor?"
Yağmacıların paniklemesi uzun sürmedi. Hızlarını daha da yükselterek kasabaya doğru ilerlediler. Neyse ki yeterince hızlılardı ve kapıya zamanında ulaştılar.
Şehir kapısının iki tarafındaki egzoz deliklerinden siyah dumanlar fışkırıyordu ve çatırtılı seslerle dişliler dönmeye başladı. Bununla birlikte kalın, demir döküm kapı yavaşça indi ve yerleri sarsan bir sesle çelik zemine düşüp küçük kasabayı adeta mühürledi.
Yağmacılar nefes nefeseydi ve sokakta dururken elleri dizlerinin üstünde yoğun nefesler alıyorlardı. Nefeslendikten hemen sonra içlerinden biri kafasını kaldırıp şehir kulesine bağırdı, "Kapıyı niye bu kadar erken kapatıyorsunuz? Az daha dışarıda kalacaktık!"
Kuleden yağlı, parıldayan bir kel kafa öfkeyle fırladı.
Gökyüzünü işaret etti ve nezaketten yoksun bir sesle böğürdü, "Sizlere son zamanlarda dışarının çok tehlikeli olduğunu kaç kere söyledim! Yukarıdaki ayın rengine bakın! Hayatlarınızı birkaç bakır için feda etmek istiyorsanız gebermeyi hak ediyorsunuz
Gökyüzünde kocaman, yuvarlak ay vardı ve çevresinde kan gibi kırmızı, koyu bir ton ortaya çıkmıştı. Birkaç gün içinde kan renkli dolunaya dönüşecekti.
Kızıl Ay gecelerinde ıssız topraklarda yaşayan herkes huzursuz ve inanılmaz saldırgan olurdu. Ay her kan rengine boyandığında bir yerlerde felaketler olacağına dair efsaneler vardı ve sadece yeterince kan döküldükten sonra felaket tanrıları tatmin olacaktı.
Yağmacılar küfürler savuruyordu, ama ıssız toprakların bu kuduz köpekleri kuledeki kele bir şey yapmaya cüret edemedi. O kasabanın tek korumasıydı ve aynı zamanda birinci kademeli bir Savaşçı'ydı, onlar gibileri dövmesi oldukça kolay olurdu. Bu yüzden yağmacıların tek yapabileceği kasabanın içlerine doğru yürürken homurdanmaktı.
Kasabada bir bar vardı, ki aynı zamanda kasabadaki tek bar oluyordu, arka tarafında birkaç misafir odası bile bulunuyordu. Yağmacılar oraya yönelmişti, onları kadın kollarının ve biraz da olsa mutluluğun sarabileceği minik cennetleri orasıydı.
Enerji koruması için kasabada bir ışık açılmamıştı. Bu nedenle karanlık gecenin altında barın tabelasındaki zar zor görülen loş ışık, üstünde tek yazan "Za" olsa da iyice göz alıcı hale geliyordu.
O tabela normalde arka taraftaki yataklardan koparılmış bir parçaydı ve bar sahibi nedense parçanın üstüne bu sözü yazmış, hatta üstüne biraz Parlak Taş tozu sürmüştü. Gerçi yağmurlardan ötürü gittikçe solmuştu.
Kasaba sakinleri barın isminin "Kırmızı Örümcek Zambağı" olduğunu biliyordu, ama kimse bu sözcüklerin anlamını bilmiyordu. Ayrıca kasabadaki birkaç bin kişinin arasında tabeladaki tüm kelimeleri okuyabileceklerin sayısı beş bile değildi.
Barda ışıklar çevreyi pek fazla aydınlatamıyordu, masa ve sandalyeler bir hayli yıpranmıştı ve duvarlar baştan sona çeşitli duvar yazı ve şekilleriyle kaplıydı. Aynı zamanda garip bir estetikliği vardı.
Bar tezgâhı perçinli çelik levhalardan yapılmıştı ama kırsal kesime epey uyan bir havaları vardı. Aslında terk edilmiş toprakların en değersiz eşyaları çelik ve metallerdi, çöp yığınlarında bolca bulunabilirlerdi. Hatta gemi mezarlıkları sadece metal dağlarından oluşuyordu.
Uzun alkol, tütün ve ter kokusu havaya karışmıştı. Birkaç süslü kadın üstlerine parfümleri koklayanların midesi bulanacak derecede boşaltmış, parfümün acı kokusunu yayıyorlardı.
Tezgâhın arkasında ince ve uzun bir genç vardı, cildi inanılmaz derecede soluktu.
Eskimiş bir ceket ve uzun bir pantolon giyiyordu, siyah saçları başının arkasında at kuyruğu şeklinde bağlanmıştı. Yüzünün bu kadar güzel olduğuna inanması zordu. Aynı zamanda bir gençlik hissi yayıyordu ve ilk bakışta, utangaç ama çekici bir komşu çocuğu gibiydi.
Tezgâhın arkasında durup apaçık bir şekilde stres ve arzularını dağıtan on civarındaki garip müşterileri izliyordu.
Görünüşlerden yola çıkılırsa bu gencin barın sahibi olduğunu kimse düşünmezdi. O en fazla on sekiz gibiydi, hatta on sekiz bile olmadığı belliydi.
Barın kapıları yarım büyüklükteki kapıları itilerek açıldı ve şehre biraz önce girmiş yağmacılar içeri geldi. Girdikleri anda bar sessizleşti ve birçok kişi onlara dikkatle bakmaya başladı.
Bu topraklarda yağmacıların itibarı pek iyi değildi ve pek çok lakapla anılıyorlardı; akbabalar, ayrıştırıcılar, kuduz köpekler ve dahası...
Yağmacılar her zaman ölümle yaşam arasında yürüyüp dururdu ve biraz bile utançları ya da güvenilirlikleri yoktu, ellerinden hemen her şey gelirdi. Birçok yağmacının kendi takımları ve gizli iletişim yöntemleri olurdu. Bir yabancı bu ekibe düşüncesizce yaklaşırsa geriye sadece kemikleri kalabilirdi.
Deniz Feneri Kasabası diye adlandırılan bu küçük kasaba bol miktarda yağmacıya bel bağlıyor olsa da kasabanın asıl halkı onları hoş karşılamazdı, onları asla kabul etmeyeceklerdi.
Yağmacıların gittiği yere sorun da giderdi. Issız topraklarda "sorun" kelimesi genellikle birtakım insanın hayatlarını kaybetmesi demekti; zaten böyle olmasa neden ona "sorun" desinlerdi ki?
Bu yağmacı grubu Kırmızı Örümcek Zambağı'na ilk kez gelen müşteriler değildi. Oturacak bir yer bulup sevdikleri içecekleri yüksek sesle sipariş ettiler. Tezgâhın arkasındaki genç birkaç şişe likör çıkarıp güzelce bir kokteyl yapmaya başladı.
Lekesiz çelik kokteyl karıştırıcı, ince parmaklarının arasında ruhu varmış gibi dans ediyordu.
Tam o anda yüzünde büyük bir bıçak yarası olan bir yağmacı yaklaştı, tezgâha tüm vücuduyla yaslanıp epey genizden gelen bir sesle bağırdı, "Bu barda kırmızı bilmem ne zambağının epey fena olduğunu duydum! Ondan büyük bir bardak ver bakayım!"
Gencin gözleri bile seğirmedi ve sakince konuştu, "Bir imparatorluk gümüşü."
"Ne?!" Yağmacı abartılı abartılı sesini yükseltti, "Kulaklarım artık yanlış mı duyuyor? Bir imparatorluk gümüşü! Bakire kanı mı içiyorum lan? Pekâlâ, madem denemeye geldik, içeceğin söylediğin kadar güzel mi görelim! Velet, gümüşüm yok ama almak istiyorsan bunu veririm!"
Ve bir patırtıyla çakmaklı bir tabanca çıkarıp tezgâha vurdu.
Silah barut ve mermiyle doldurulmuştu ve her an ateş etmeye hazırdı. Kabzası metalle sarılmıştı ve bazı yerlerinde siyah, kurumuş kan ve diğer ne olduğu anlaşılmayan birkaç leke bulunuyordu. Ağır çakmak sadece mermi ateşlemek için değildi, kabzası da aynı zamanda bir silahtı ve mermisi bitse de başka şekillerde kullanılabileceği belliydi.
Bar bir anda sessizleşti ve herkesin gözü gençle yağmacının üstüne toplandı.
Genç çoktan kokteyli karıştırmayı bitirmişti ve dikkatle içecekleri doldurarak ellerini kabzaya koydu, silaha bakıp kibarca konuştu, "Burada yemek yediğiniz için yarım gümüş olarak kabul edeceğim. Bunu teminat olarak bırakmak istediğinizden emin misiniz?"
Yağmacının göz uçları seğirdi ve yavaşça gence doğru eğildi, neredeyse burun burunalardı. "Ödemezsem ne olacakmış?"
Genç bir santim bile oynamadı ve aynı nazik ses tonuyla devam etti, "O halde kafanızı patlatmak zorunda kalırım."
Yağmacı o ölü gibi görünen genç gözlere baktı. O derin, karanlık gözlerde ufacık bir korku bile yoktu, iki dipsiz göl gibilerdi. Sonra gencin ellerine gözlerini çevirdi ve garip derecede temiz, bir tane bile nasır bulunmayan, inanılmaz pürüzsüz ellerle karşılaştı. Biraz bile gelişim ya da sert emek izi yoktu.
Gencin elleri tezgâhın üstündeydi. Oldukça garip bir pozisyondaydı, tezgâhın altında gizli bir silahı olsa bile zamanında ulaşabilecekmiş gibi görünmüyordu.
Gencin eski gömleğinin sadece iki düğmesi kapalıydı ve görünüşünün geri kalanıyla tamamen ters olan kocaman, iğrenç bir yara göğsünde görünüyordu.
Yağmacının gözleri durmaksızın seğiriyordu. Nedense kalbindeki soğukluk gittikçe güçleniyordu ve aniden terlemeye başladı. Bu, ıssız topraklarda hayatta kalmış bir kuduz köpeğin tehlike içgüdüsüydü.
Magnec