Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

78. Bölüm Artık Ben de... (3)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Il Han’ın gözleri vahşileşti.

“Bana daha çok acı çektirmeye mi çalışıyorsun?”

[Bu gerçekten de iyi bir ödül! Çok özel bir hazine ve sana verildi! Cennet’in sahip olduğu en iyi malzemelerden biri!] (Erta)

Il Han avucunda Tanrısal seviyeli malzemeye daha dikkatli bir şekilde baktı. Bir bariyer oluşturarak zaman durdurma yeteneğiyle ne yapacağını düşündü.

“Bekle, ölmek üzere olursam ve bir bariyer oluşturursam izin vermediğim kimse geçemez mi?

[Artık ne kadar harika olduğunu anladın mı?] (Erta)

Gerçekten inanılmazdı. Gerçi ayda bir gibi bir kullanım kısıtlaması vardı ama hayatını kurtarmanın bir başka yolunu bulmamış mıydı?

Orochi ile dövüşürken bile defalarca kez ölümün burnunun ucunda olduğunu düşünmüştü. ‘Laneti’ yüzünden gelecekte çok daha acı çekmek zorunda kalacaktı ama hayatını kurtarmak için başka bir yola başvurabilecek olması onu biraz daha sakinleştirmişti.

Ayrıca…

“Bence bunu verme sebebin iş yapacak olmam…”

Melekler bile Dünya’ya ne olacağını bilmediğinden bir şekilde ona, iki ay boyunca tek başına silahlarını bilemesini söylüyordu.

[Doğru Yu Il Han. Harcayacak fazla zamanın yok.] (Erta)

“Yalnızca – kim demiştin – onun yüzünden mi? Ha?”

Dişlerini gıcırdatan Il Han kum saatini cebine koydu. Bunu her kullanışında iki ay boyunca yalnız kalacağı için canı acımıştı ama bunun üzerinde düşününce zaten bir yalnız olduğundan önemsemedi.

“Erta sana, ne olursa olsun bariyerin içine girme izni veriyorum.”

[N-ne diyorsun?] (Erta)

Il han sadece tek başına iki ay boyunca bariyerin içine tıkılıp kalamayacağını düşünmüştü ama Erta’nın kalbi küt küt atıyordu.

Elbette Erta’nın kalbinin atışlarını umursamıyordu bu yüzden de anında Erta’yı alarak atölyesinin yolunu tuttu. Oraya ulaşır ulaşmaz da kum saatinin gücünü aktive etti.

Bariyer, düşündüğünden de büyüktü, bütün atölyesini kaplıyordu. Vanguard’ın olduğu binanın zemindeki beşinci katın tamamını kullandığı düşünülürse oldukça büyük bir alandı.

[Benim de bu bariyerin içine ilk girişim. Harika. Zamanın durduğunu hissedebiliyorum.]

Erta kocaman açılmış gözleriyle etrafa bakıyordu ama aslında Il Han böyle bir ortama alışkındı. Neden? Dünya’daki zaman tamamen durmuştu daha önce.

“Erta, buraya gel.”

[Evet… Evet!]

Il Han’ın Erta’yı çağıran sesi değişik bir biçimde nazikti. Hiçbir şey değişmemiş olmasına rağmen görünüşe göre durmuş zamanda yalnız olduklarından dolayı Erta farklı hissediyordu.

Hayır, durum bu değildi! Her şey burada yaşanıyordu dışarıda hiçbir şey olmuyordu ve bütün bunlar da Erta ve Il Han tarafından paylaşılıyordu. Erta bunun çok romantik olduğunu düşünmüştü.

Lita’nın öfkeli suratını düşününce bir anlığına korksa da bir an sonra Lita’nın kelimelerini hatırladı. ‘Fark edilmezsen suç da olmaz.’ ve sakinleşti.

Evet. Eğer fark edilmezse suç da işlemiş olmazdı. Eğer Il Han çenesini kaparsa Lita bile bunu öğrenemezdi! Erta bir anda sakinleşerek Il Han’a baktı.

Baktığı zaman kendisini, hırpani zırh, mızrak ve de cübbe ile karşı karşıya buldu. Yüzünün ifadesi de düşmüştü.

[Bunun olacağını biliyordum.]

“Değil mi? Düşündüğümden daha da kötü durumdalar. Savaş sırasında dayanmayı başardılar ama şimdi… hurdalar.”

Cübbesi nadir seviyesindeyken mızrağı ve zırhı efsanevi seviyeydi. Ama bu hale gelmişlerdi. Il Han nasıl buna üzülmezdi! Üzülmüş Erta’yı gördüğünden onun da aynı durumda olduğunu düşündü.

“Onları onarmalıyım. Orochi’nin derisini ve kemiklerini kullanırsam bu mümkün olmaz mı?”

[ *İç çeker* ]

Erta teslim oldu. Hiç beklememesi gereken birinden romantizm beklediği için kendine kızan Erta acı gerçeklikle yüzleşmeye karar verdi.

[Yu Il Han, mana işçiliğin hangi seviyede?]

“32, neden?”

[O zaman mümkün olabilir. Bundan sonra çok kullanacağın bir teknik öğreteceğim sana.]

Yeni tekniği duyan Il Han’ın gözleri parladı. Ama ona bakan Erta’nın gözleri buz gibiydi.

[Mana işçiliği hiç yeteneği olmayan bir nesnenin potansiyelini uyandırma yeteneğidir. Yani bunun tersini yapmak da mümkün değil mi?]

“Tersini?”

[Çoktan aktive olmuş bir yeteneği sıkıştırarak çıkarmak.]

Il Han bir anlığına meleğin neden bahsettiğini anlamadı ama bir süre üzerinde düşününce şuana kadar nesnelere yaptığının tam tersini yapması gerektiğini anladı.

Bu teknik, doğrudan Il Han’a bilgi yükleyerek kullanılabilecek bir teknik değildi bu yüzden Erta da izlemeye devam etti. Elbette bunun bir sebebi de Il Han’a öğretmeye çalıştığı tekniği kendisi kullanamadığındandı – çıkarmak.

Il Han Erta’nın mana işçiliği seviyesine ulaşmayı çok istiyordu.

“Belli belirsiz anladım. Yani nesneye verilmiş yeteneği geri çıkar diyorsun.”

[Büyü taşlarına ihtiyacın olacak.] (Erta)

En başında efsanevi seviyede olan bir ekipmanla denemek çok tehlikeliydi. Dolayısıyla Il Han birkaç nadir seviye silah ve ikinci sınıf taşlarını denemek için seçti.

[İki ayımız var bu yüzden acele etme, ağırdan al.]

Erta konuşmasını bitirir bitirmez parlak bir ışık çıktı.

Il Han’ın elindeki baltadan saydam, sıvı benzeri bir madde çıkmaya başladı. Kolundan omuzlarına doğru tırmanarak diğer elinde tuttuğu büyü taşına yöneldi. Daha sonra parlak ışık bir kez daha belirdi.

Erta ‘imkânsız’ diye düşünerek kontrol etti.

[Başarısız oldun değil mi?]

“Başardım.”

Il Han cevap verdiği sırada yeteneği çekilen balta ufalanarak metal toz yığınına dönüştü ama Il Han umursamıyordu.

Elinde tuttuğu ikinci sınıf taşa baktı. Retinasında yavaşça yeşil yazılar.

[‘Yıkıcı’ ‘Zalim’ gücüne sahip olan ikinci sınıf büyü taşı.]

[Büyü taşı iki seçeneğe sahip. Bunu malzemeyle mana işlendiğinde hedefe iki seçenek uygulamak mümkün.  Büyü taşının seviyesine ve ustanın becerisine göre seçenekler gelişebilir veya evrilebilir.]

[Alfa seçeneği ‘yıkıcı’ : Silahın saldırı gücünü artırır.]

[Beta seçeneği ‘zalim’ : Kritik vuruşun verdiği zararı artırır.]

“Ooh, ben de Dünya’nın durduğu zamanla aynı olup olmadığını merak ediyordum ama değil, yanlış mıyım? Akashik kayıtlar hala bu yerin farkında.”

[Tanrısal seviyedeki malzemeler illa Tanrı’nın gücü gibi olacak demek değil. Daha önemlisi, dürüst ol. Sen aslında bir ejderhaydın, değil mi?] (Ç/N: Ejderhalar doğuştan manaya alışabilirler.)

Yüksek seviyeli bir tekniğe sahip olmak yüksek teknik yetenek anlamına gelmiyordu. Akashik Kayıtların yardımı olsa da tekniği kullanan kişi sonuçta kişinin kendisiydi.

Ama yeni bir teknikte başarılı olmak, üstelik de harika bir şekilde? Erta bunu kabullenemezdi.

Ama Il Han’ın kendi sebepleri vardı.

“Hayır, ama romanlardaki büyücülere benziyor, değil mi? Yani bir imaj oluşturmak çok kolay.”

[Aslında, meslek olarak mana işçiliği yapan insanlar büyücü olarak çağırılırlar. Bütün demirciler senin gibi bunu yapamıyor ne de olsa.]

“Ve şimdi mana kullanabiliyorum.”

[Ah.]

Erta konuşmayı kesti.

Bu doğruydu. Şu ana kadar Il Han’ın yaptığı her şey inanılmaz güçlü olduğundan unutmuştu ama şimdiye kadar mana kullanamadan birçok ekipmana mana işlemişti!

Yani şimdi mana kullanabildiğine göre ‘çıkarma’yı tek denemede başarması o kadar da tuhaf değildi.

Sadece bu da değil, demircilik ve mana işçiliği eskiye oranla çok daha etkili sonuçlar ortaya çıkarıyordu. Sonuçta mana her şeyi etkileyen bir enerjiydi.

[Hemen üçüncü sınıfa geç Yu Il Han. Ve demirciliği alt sınıf olarak seç! Anladın mı?]

“Tamam, anladım yani bana öyle korkunç bakmana gerek yok.”

Mümkün olsaydı Erta Il Han’ın ekipman yapma işini üçüncü sınıfa geçtikten sonraya bırakmasını isterdi ama şu anki seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun 100. Seviyeye daha çok vardı.

Evet, demircilik sınıfını seçtikten sonra silahlarını tekrar elden geçirtecekti. O günü sabırsızlıkla bekleyen Erta dürüst bir şekilde demircilik tekniklerine hayran kalmaya karar verdi.

“Sıraya göre mi gideyim?”

Çıkarmada iki önemli element vardı – Çıkarma yapılacak ekipman ve de kullanacağı büyü taşı. Pelerin, zırh ve de silahın bütün özellikleri Il Han’ın yeteneklerine göre özelleşmişti. Yani mümkünse Il Han en iyi büyü taşlarını kullanarak onlarını çıkarmak istiyordu.

Sadece çıkarmayla bitmiyordu. Bu seçeneklerin tam olarak uygulanması içine en iyi malzemelerle yeni ekipmanlar yapması gerekiyordu. Bir hata yapmak istemiyordu.

Bunu yapmak için önce hangisinden başlamalıydı?

Evet.

Parçalama.

[Delirdin mi? Bütün canavarları parçalayacağını mı söylüyorsun!?]

“Erta, atalarımız şöyle söylemişler. Saf bir işçilikle her şey yapılabilir.”

[Bu ataları sevmedim!]

Artık planını oluşturduğundan kaybedecek zamanı yoktu! Il Han parçalamak için bir bıçak alarak çantasının girişini açtı. Baş edebileceği miktarda cesedi çıkararak parçalamaya başladı!

“Sonsuz Alev, yan ürünlerden sen sorumlusun.”

Titreşim! Sanki Sonsuz Alev başını sallayarak cevap vermişti.

Aslında yapmadıysa bile sorun değildi. Sonuçta onu ağzına kadar dolduracaktı! Tek elini kullanarak tatmin olmayan Il Han başka bir bıçak çıkararak deli gibi dans etmeye başladı.

İlginç olan, bıçağını her savuruşunda çantasından çıkan canavarların derileri yüzülüyordu ve parçalara ayrılıyorlardı.

Kemikler, deri, kaslar, sinirler, kan, büyü taşı ve canavarların etlerinin büyük bir çoğunluğu dışında fazladan olan atıklar Il Han’ın hafif bir ayak hareketiyle ocağa fırlatılıyordu.

Sonsuz Alev onları yakmadan önce yutuyordu. Bu sırada Il Han başka bir taneyi parçalıyor ve fazlalık etleri ocağa fırlatıyordu. Bu işlem en ufak bir hata olmaksızın tekrar ve tekrar devam etti.

[Bu seviyede Parçalama Tanrısının dikkatini çeker mi, merak ediyorum.]

Erta endişeliydi. Onu yarım dinleyen Il Han gereksiz bir havalı gülüşle bıçağını sallarken bağırdık.

“Tanrı ölürse onu bir parçalarım!”

[Havalı davranma, çünkü değil!]

İki hafta geçti. Minimum seviyede dinlenen Il Han sonunda bıçaklarını hareket ettirmeyi bıraktı.

“Bitirdim.”

[Gerçekten mi!? Yüz binden fazla ikinci sınıf  vardı!]

“Sadece günde yedi binden biraz daha fazlasıyla uğraşmam gerekti.”

[Tamam, sen Parçalama Kralı’sın.]

Yeni bir isim kazanan Il Han omzunu silkti.

“Aslında, geriye bir tane kaldı ama bunlar onun işini görmez.”

Erta hangisinden bahsettiğini çok iyi biliyordu – Il Han’ın Japonya Hadise’sinde avladığı dördüncü sınıf canavar, Yamata no Orochi!

Bu sırada Il Han artık eskimiş bıçakları Sonsuz Alev’e fırlattı ve çantasından bir çift kasap bıçağı çıkardı.  

[Bana onu da burada parçalamaya çalışacağını söyleme?]

“Neden olmasın? Yavaşça çıkarırsam bir sorun olmaz.”

Çoktan uzaktan toplama özelliğinde ustalaşmış Il Han için bu zor bile değildi.

Meleklerin hazırladığı seçeneği bu şekilde hiç zorlanmadan kullandığını gören Erta diğer meleklerle birlikte büyük bir hata yaptığını fark etti ama süt çoktan dökülmüştü bir kere.

“Peki o zaman, başlıyorum!”

Il Han kasap bıçaklarını birkaç kez biledikten sonra derin bir nefes alarak çantanın derinliklerinden Yamata no Orochi’nin bedenini yavaş yavaş çıkarmaya başladı.

“Huaaaaaa!”

Sonra da etrafta deli gibi zıplayarak Orochi’nin bedenini parçalamaya başladı!

[Bunu Lita’ya göstermeliyim.]

Erta bu görüntü karşısında şok geçirirken Orochi’nin bedeni yavaşça ama kesinlikle çantadan dışarı çıkıyordu.

Pile bunker ve final saldırısındaki mızrakla parçalanan kısımlar dışında Orochi’nin bedeni sağlamdı ve neredeyse hiç dokunulmamıştı. Böyle bir beden şimdi; deri, et, kemikler ve kan olarak parçalarına ayrılıyordu.

Evet. Parçalarken bile Il Han kanı özel kaplara koyuyordu!

[Bunu Youtube’a koyabilir miyim?]

“Benimle konuşma!”

Göz açıp kapayana kadar onlarca metrenin on metresi parçalarına ayrılmıştı.

Nereyi parçalarsa daha etkili olabileceğini görerek Il Han daha da hızlandı. Daha hızlı ve harika!

“Kahretsin, büyü taşı göremiyorum.”

[Şu anki Dünya’ya dördüncü sınıf bir büyü taşının nasıl bir kaos getireceği düşünülürse olmaması çok iyi.]

Eğer bulursa kendisi kullanacağından, Erta’nın gereksiz yere endişelendiğini düşünerek daha da hızlandı.

Orochi’nin bedeni sonunda her bıçak darbesiyle deri ve kemik parçaları etrafa saçılıyordu.

Bunun sebebi üç Yıkım Tuzağı yuttuktan sonra ortaya çıkması mıydı? Şu ana kadar öğrendiği en iyi parçalama tekniklerini kullansa da yüzülen deriyi ve eti ayırmak, diş gıcırdattıracak derecede zordu. Süper insan gücü olmasa denemeye bile kalkmazdı.

“Bunu yiyebilirsin!”

Bütün gücüyle parçalarken bile kendi saldırısıyla mahvolarak kullanılamayacak hale gelen kısımları aleve fırlatıyordu.

Belki de etin diğer yediklerine kıyasla aşırı yüksek derecede olmasındandı, Sonsuz Alev Orochi’nin bütün yan ürünlerini neşeyle yiyordu. Sonrasına parlayarak altın renkli bir aleve dönüştü.

[Aaaah, yine büyüdü. Tekrar!]

“Bu kadar sinirlenme.”

Parçalama hızı artmaya devam ediyordu. Yedi kafadan başlayarak, kuyruklarına kadar bütün vücudu elden geçiriyordu!

Belli bir süre geçtikten sonra Il Han durdu. Gözlerinin önünde Orochi’nin kaynamış kuyruklarından yapılan dev kılıç duruyordu.

Orochi’yi parçalamak yeni bitmişti ve şimdi geriye parçalanamayacak kısım kalmıştı.

[Bulut Toplayıcı Üstün Kılıç (天叢雲剣)]

[Seviye - Efsanevi]

[Saldırı Gücü – 4,444]

[Seçenekler – Ejder-türü ile savaşırken saldırı gücünde 40% artış, mana ile ‘Mor Alev’i aktifleştirebilmek.]

[Dayanıklılık – 5,000/5,000]

[Dördüncü sınıf canavarın Japon efsanelerindeki canavar Yamata no Orochi ile ilgili kayıtları emerek mutasyon geçirmesiyle oluşan kılıç. Aşırı derecede sert ve keskindir ve ejder-türüne saldırırken maksimum gücünü ortaya çıkarır.]

“Hm.”

Tekrardan düşününce canavarı öldürdükten sonra efsanevi kılıcı kazanmakla ilgili bir açıklama okumuştu. O an berbat durumda olduğundan okumamıştı ama görünüşe göre bu yazının çıkma sebebi canavarın bütün bedeninin çantaya girmesiyle bir malzemeye dönüşmüş olmasıydı.

Silahın yeteneklerini kontrol ederek Il Han başını salladı. Sonra da konuştu.

Dördüncü sınıf bir canavara ait olmasına rağmen biraz zayıf, değil mi? O kadar keskin bile değil. En kötü kısmı da bu silahı kullanmak istiyorsam 5 metre uzunluğunda bir devle dövüşmeliyim.”

[Il Han sıradaki cümlen ‘Yani bundan bir mızrak yapayım!’ olacak!]

“Yani bundan bir mız- ha?”

Il Han şaşkınlıkla bakarken Erta iç çekerek konuştu.

[Yap, Yu Il Han. Neden destansı seviyesinde bir silah yapmayasın ki. Neden…]

İnsanlığın umudu Il Han başını sallayarak çekicini aldı.

Parçalama işini bitirdiğinden dolayı geriye seçenekleri çekerek yeni ekipmanlar yapmaya gelmişti. Ne duraksayabilirdi ne de buna niyeti vardı.