Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

26. Bölüm İğnelerden Bir Halı ve Kardan Tacımla

Çevirmen: Zorakil / Editor: T4icho

Heris’in buz gibi ve kayıtsız ifadesi şaşkınlıkla bozuldu. Bir an sonra, gümüşi kurt onu yere çivilemiş ve omzunu parçalıyordu.

Hançerini çıkarıp gümüşi kurdun gözlerine saldırmaya çalışırken bir diğer eliyle kurdun pençesini tutuyordu. “Uri!” diye gürledi.

Şok dalgası yüzünden geri savrulan genç adamın alnından kanlar akıyordu ama gözleri sertti, “Akış Karıştırma Tekniği! Işıltı!”

Savaş alanında can veren üç büyücüden çok daha yetkin olduğu belliydi. Bir kara büyücünün kullandığı dilin gücü, doğal yetenek ve yaratıcılıkla doğru orantılıydı. Bir büyü ne kadar basit ama etkiliyse onu yapan büyücünün konu hakkındaki ustalığı bir o kadar derindi.

Örneğin Wilde’ın öğretmeni, Nihai-seviyenin sınırlarına dokunmuş olan o kara büyücü, sadece sıradan sözlerle büyü yapabiliyordu.

Ji Zhixiu uludu. Aklını karıştıran bir girdap onu sarmıştı ve ışıltılar yüzünden hiçbir şey göremiyordu.

Wilde’ın öğrencisi olan Uri, yeteneklerini girdiği sayısız savaşta törpülemiş bir adamdı ve özellikle destek büyülerinde ustaydı.

Heris elini kaldırdı, gümüş kurdun ön pençesini kırdı. Diğer elindeki hançeri savururken devasa kurdu yere çaldı.

“Kahretsin!” Ji Zhixiu’nun bütün dünyası dönüyordu. Omurgası parçalanmak üzereydi ve yaşadığı tehlike hissinin tarifi mümkün değildi.

“Çelikten İrade!” dedi içinden.

Gökyüzünde onu takip eden ahtapot misali ruhani dalgalar dokunaçlarıyla uzanarak ağzını ve burnunu kapattılar; böylece ışıltıdan da, akıl karışıklığından da kurtuldu ve kendine geldiğinde, kanlı manzarada ona yaklaşan soğuk bir ışıltının olduğunu gördü.

Çenesini hızla açarken bütün tüyleri diken dikendi; başını yana yatırdı ve yaklaşan hançeri ısırmaya çalıştı.

Şatırt!

Hançer yanağına saplandı ve etiyle dişlerinin arasında takılıp kaldı.

Gözlerini öldürme isteği bürümüş Ji Zhixiu, başını çevirdiği gibi devasa vücuduyla yuvarlanarak Heris’in kolunu kopardı. İnsanın kanını çeken kemiklerin kırılma sesi yankılandı. Ardından, Ji Zhixiu kollarıyla uzandı ve Heris’in vücuduna iki yandan pençe darbeleri indirdi.

“Ateş Büyüsü – Çürüten Güneş!”

Hazırlık için yeterince zamanı olan Uri, nihayet büyüsünü tamamladı.

Ji Zhixiu’nun üstünde ışıl ışıl parlayan, illüzyon bir güneş belirdi. Güneş ışıklarının vücuduna indiği noktalardan kötücül duman dalgaları çıkmaya başlayınca, eti ve cildi çürümeye, şişmeye başladı. Dehşet verici bir güçtü ve Ji Zhixiu her an şişip patlayacakmış gibi hissediyordu.

Görsel anlamda da berbat bir manzaraydı.

Tehlikedeyim! Korkunç bir tehlikedeyim! Kaçmam lazım!, bir kez daha uzay boyunca zıplamaya çalışan Ji Zhixiu’nun aklındaki düşünceler bunlardı.

Baskıya daha fazla dayanamayan vücudu, sıçradığı sırada dönüşüm geçirdi.

Çat!

Nereye indiğinde dair hiçbir fikri yoktu.

“Haa… Ha…” eliyle Çürüten Güneş’i sınırların içindeki savaş alanına gönderirken Uri nefes nefeseydi. “Bay Heris… İyi misiniz?”

Doğruldu, başını kaldırdı ve gözleri sonuna kadar açıldı.

Beyaz Kurtların lideri, Heris, kanlar içinde yerde yatıyordu ve kopan kolu metrelerce uzaktaydı. Ölüm onu almaya çok yakındı.

“İyiyim,” ne hikmetse adamın sesi çok sakindi. Ağır ağır sallanarak ayağa kalktı. Eti ve kasları hızla yenilenmeye, kopan yerden yeni bir kol çıkmaya başladı. İlginçtir ki, vücudundaki bir başka yaradan bir kol daha çıkıyordu.

Heris ona şöyle bir baktıktan sonra fazladan kolu söküp çıkardı.

Menfur kan yoğunluğu korkunç seviyelere ulaşmış avcılar için bu normal bir durumdu. Fiziksel mutasyon olarak biliniyordu ve Heris zaman zaman vücudunu ‘temizlemezse’ çok uzuvlu, çok gözlü anormal bir varlığa dönüşebilirdi.

“Görünüşe göre 23. Sokak’taki şu şahıs düşündüğümüzden de güçlüymüş.”

“Uzay zamanı aşan o güçten mi bahsediyorsunuz?”

“Hayır,” Heris başını iki yana salladı. “Ji Zhixiu Ruen’in ruhunu kullanarak istihbarat ağına ulaşmış, yerimizi bulmuş. Ayrıca zihin büyünden de kurtulmayı başardı. Bu güç ilgimi çekiyor.”

Uri’nin Çürüten Güneş’inden nasibini alan sınırın içindeki bölgeye bakan iki adamın gözlerinde derin ifadeler vardı.

“Ne yazık ki yapmam gereken daha önemli işler var. Uri, sen bir gidip bak. O şahıs Wilde’dan da önemli.”

“Anlaşıldı.” Uri başını salladı.

Heris elini açtı ve avucunda tuttuğu mücevhere benzeyen yumurtaya baktı.

“Söylesene, Uri, sence bundan ne çıkacak?” diye mırıldandı, gözlerini dikmiş yumurtaya bakarken.

“…Bir rüya yaratığı.”

“Hayır, hiç de öyle değil. Bir tanrı bu, gerçek bir tanrı.”

…

Lin Jie dükkanı kapattı, kapıyı kilitledi ve camları saran demir sürgüleri kontrol etti. Raflara son bir kez baktıktan sonra tatminkar bir ifadeyle başını salladı, Wilde’ın ona verdiği düş kapanını alarak üst kata çıktı.

Dükkanın ikinci katı ilkinden çok farklıydı. İlk kat kitaplarla doluyken, ikinci kat Lin Jie’nin yaşama alanını oluşturuyordu. Banyo, mutfak ve yatak odası dışında, spor yapabileceği ufak bir köşesi bile vardı.

Pek dışarı çıkmadığı ve zamanının çoğunu içeride geçirdiğinden, Lin Jie kendine haftalık bir spor rutini oluşturmak zorunda kalmıştı.

Kendini yorup bitkin düşürecek kadar çalışmıyordu ama en azından fit kalmak için yapması gerekeni yapıyordu.

Dışarıda durmaksızın yağan yağmur ve sızdıran çatı yüzünden ikinci kat nemliydi. Lin Jie başını iki yana salladı; nem çekici almayı unutmuştu. “Haah, yağmur durursa gidip alırım.”

Yatak odasının kapısını açtı. İçeride bir yatak, bir masa ve masanın yanında bir de sandalye vardı. Masaya üst üste araştırma belgeleri dizilmişti. Bunlar, iki yıl boyunca, Norzin’deki yaşama alışmaya çalışırken yaptığı araştırmaların parçasıydı.

Lin Jie masada bir çivi buldu, çiviyi duvara çaktı ve düş kapanını, yastığının tam üstüne astı. Yattığında düş kapanının tüylerini görebilecekti.

Aletlerini koyduktan sonra gerildi, kıyafetlerini çıkardı, ışıkları kapattı ve yatağa uzandı. Hemen üstünde yavaş yavaş sallanan tüyleri izledi.

“Umarım etkili olur da… güzel bir rüya görürüm,” diye mırıldandıktan sonra gözlerini kapattı.

…..

Rüyada mıyım?

Gözün alabildiğine uzanan bembeyaz dünyaya bakarken, düşen kar tanelerinin arasında duran Lin Jie gözlerini birkaç kez açıp kapattı.

Başını kaldırdığında karla kaplanmış yemyeşil ağaç dalları gördü. Yerden damara benzeyen çarpık bir ağaç gövdesi çıkıyordu ve ağacın tepesi, güneşi kapatacak kadar genişti. Ağaca, yerden çıkan beyaz süsen çiçekleri eşlik ediyor, rüzgarda ağır ağır sallanıyorlardı.

Ağacın altında, gözlerini kapatmış yatan gümüş saçlı bir kadın vardı.

İnsana ay ışıklarını hatırlatan bir güzelliğe sahipti ve üstüne hafif, beyaz ipekten bir elbise geçirmişti. İpeğin altından bembeyaz bacakları çıkıyordu.

Lin Jie onu görür görmez bir anda, nerede okuduğunu hatırlamasa da şu sözleri anımsadı – İğnelerden bir halı ve kardan tacımla…

….