Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

14. Bölüm Amca Senin Babandır!

Çevirmen: Zorakil / Editor: T4icho

Yağmur damlaları iç içe geçmiş, uzun uzadıya giden bembeyaz çizgilere dönüşmüştü ama Ji Zhixiu her birini net olarak görebiliyordu.

Güçlü bir rüzgar esti, beraberinde getirdiği nice ses Ji Zhixiu’nun zihninde farklı şekillere büründü.

Yaprakların hışırtısını, süzülen güç hatlarını, koşan insanları, düşen yağmur damlalarını, alınan nefesleri, kalp atışlarını, kanı, ruhu ve eteri duyduğunda gökyüzündeki kara bulutlar iç içe geçiyor gibiydi.

Ruhu vücudunu terk etmişti sanki ama bir açıdan, onunla bağlantısını tam anlamıyla koparmamıştı. Ruhu, bir ruh gibi değildi. Yayılmaya, tıpkı devasa bir ahtapot gibi dokunaçlarını dört bir yana uzatmaya başladı ve çevredeki her şeye temas etti.

Ji Zhixiu önce şaşırdı, sonra neler olup bittiğinin farkına vardı. İçgüdüsel olarak kitap dükkanına doğru baktı; orada sadece bir sis tabakası vardı.

Kapıdaki camların ötesinde, Lin Jie her zamanki kaygısızlığıyla kitapları karıştırıyordu. Taştan gargoylun hemen üstünde, taşlaşmış bin bir çeşit ruh süzülüyordu; kimi acıyla elini uzatmış, önlerindeki bir şeye tutunmaya çalışıyor gibiydi.

Aralarında daha dikkat çeken ve diğerlerinden daha sağlam duran bir ruh acıyla inliyordu – ‘Fare’ Ruen.

Ji Zhixiu o ruhun üstünde ‘Sadakat’ mührüne dair bir iz göremedi.

Haywood’un mührü bozulmuş!, bunu anladığında, o görünmez dokunaçlar dönerek taştan gargoyla karışmaya başlamış Ruen’un ruhuna atıldılar.

Aniden Ji Zhixiu’nun beynine keskin bir acı saplandı.

“Ahh…” diye inlerken yere düşmemek için dengesini zar zor sağladı.

Aldığı nefesler ağırlaşırken gözlerini açıp elindeki kitaba baktı.

“Demek… bu…”

Avcı henüz dönüşüm geçirmiş ruhunu hissedebiliyordu – ahtapot gibi süzülen devasa, formsuz ruh şimdilik onun çevresini terk edemiyordu. Yaydığı dokunaçlar ise korkudan tir tir titreyen bir ruhun etrafına, Ruen’in çevresine dolanmıştı. Adamın gözleri, konuşmak istermiş gibi sonuna kadar açıktı ama görünmez dokunaçların ağzını sımsıkı kapatıyordu.

“Ruha kudret katmak için bastırılması imkansız, demirden bir irade… Bay Lin beni bu kez de şaşırtmadı. Ruhumun yapısını kolayca dönüştürdüm ve onu muazzam bir eterle destekleyebildim. Artık basit bir Kasırga-seviye avcı değilim. Yaratık Mutasyonu geçirdiğimde Yıkım-seviyeye bile ulaşabilirim.”

Ji Zhixiu kendi kendine mırıldanırken burnundan akan kanları sildi. Güldüğünde, demir grisi gözleri parladı, “Böyle birinden destek almak… hiç fena değil.”

Her şeyi Bay Lin’e borçluydu. Belki bu dükkan olmasaydı, şimdiye kadar onu kovalayan eski yoldaşlarının elinde ölüp gitmişti. Bay Lin’in ona ikinci bir şans tanıdığını söylemek yanlış sayılmazdı.

Yağan yağmurun altında dururken kalbi hızla atıyordu. Nihayetinde, dükkana doğru döndü ve sadakatini sessizce eğilerek gösterdi.

Bu, ast olmanın etiği ve güçlü bir varlığa duyulan saygının en samimi göstergesiydi. Jin Zhixiu’ya göre Lin Jie ona çok yardım etmiş, ona güç katmış ve yanındaki haini onun içiz temizlemişti. Üstelik, bunların karşılığında hiçbir şey istememişti.

Dolayısıyla, muhtemelen Ji Zhixiu’yu kullanarak avcıların arasındaki hiyerarşiyi değiştirmek istiyordu. Bu yüzden, Ji Zhixiu ona göstereceği sadakatin iyi karşılanacağını düşünüyordu.

Neden daha sadık olmuyorum? Ama, düşününce… Bay Lin’in gücü gerçekten derin ve esrarengiz.

Demin girdiği trans halinde, Ji Zhixiu bir Yıkım-seviye eterin bile ardını görebileceğini hissediyordu. Ancak Lin Jie’de herhangi bir anormallik görememişti. Çıplak gözle nasıl görünüyorsa onu öyle görmüştü!

Ona saygım sonsuz!

…..

Lin Jie raftaki kitapları düzeltirken göz ucuyla, dışarıdaki Ji Zhixiu’nun burnundaki kanı sildiğini ve dükkana doğru eğildiğini gördü. Dudakları biraz titreyen Lin Jie durdu ve kadının yağmurda kaybolduğu anları garip garip izledi.

Hey, hey.

Bu genç hanım… hemen aşka gelmiş olamaz, değil mi?

Ama düşününce, bu aralar sık sık dükkana uğruyor… Yoksa cidden… hayır, yok canım. Öyle olamaz!

Nezaketten yoksun bu düşünceler iki taraf için de iyi değil.

Lin Jie başını sertçe sallayarak bu düşünceleri bir kenara bıraktı ve sandalyeye kurulmadan önce eline rastgele bir kitap aldı.

Tesadüfe bakın ki aldığı kitap Küçük Prens’ti.

Felsefi bir alt metne ve tatlı bir anlatıma sahip, insanın içini ısıtan bir çocuk masalı.

Lin Jie yatmadan önce bu kitabı okuyacağı için mutluydu.

Çınn!

“Hoş geldiniz.”

Dedi alışkanlık gereği, sonra bir müşteri geldiğini anlayınca donakaldı.

Ah? Bugün ne kısmetli bir gün böyle? Şu zengin genç hanım iyi şans getirdi!

Lin Jie hafifçe doğrulurken kapıya baktı ve yepyeni bir müşteri geldiğini görünce gözleri parladı.

Ancak… yeni gelen adam pek dost canlısına benzemiyordu.

Baam!

Kapı şak diye kapandı ve deri ayakkabılar yere sertçe bastı.

Adam uzun, iri yarıydı. Genç değildi ve batı tarzı bir takım giymişti ama vücudunun aksine, yüzü epey yorgun ve bitkindi.

İri yarı vücudu içerideki loş ışığın çoğunu kapatıyordu.

Lin Jie ışığın parlaklığını ayarladıktan sonra profesyonel gülümsemesini takındı. “Merhaba, nasıl yardımcı olabilirim size? Kitap alabilir ya da belli bir süreliğine kiralayabilirsiniz.”

Sıcak ışıkların altında, tank gibi vücudu olan adam Lin Jie’ye Arnold Schwarzenegger’i hatırlatıyordu ama saçları bembeyazdı.

Keskin, yorgun gözleri dört bir yanı süzüyordu; kendi bölgesini izleyen bir aslana benziyordu.

Lin Jie, adamın kaç yaşında olduğunu hemen kestiremedi.

O zaman… amca diyelim. Amca demekte fayda var.

Kitap dükkanını süzen amcanın gözleri tezgahtaki taştan gargoyla takıldı. Gözlerini kısarak masaya dokundu ve konuştu. “Dükkanın sahibi sen misin?”

“Evet, amca, benim,” Lin Jie başını salladı.

“….” Joseph bir an için şaşkına döndükten sonra dişlerini sıktı, “Amca mı?”

Amca senin babandır!

Bunları ona genç bir şövalye demiş olsaydı, Joseph o şövalyeyi doğduğuna pişman ederdi.

Göğsü ağır ağır inip kalksa da öfkesini dizginledi; karşısında sıradan bir insan olduğunu kendine hatırlatmak zorunda kaldı.

Çat!

Yumruğunu tezgaha indirdi ve gözlerini Lin Jie’ye dikti, “Şu gargoyl senin mi?”

…..