Claude'ın sürekli Joseph'in sözlerindeki mantıksızlıkları belirtmesi çok komik :D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
8. Bölüm Joseph
Tak! Tak!
“Şef, bir rapor geldi.”
Joseph başını masadaki belgelerden kaldırdığında kapıda duran altın saçlı genci gördü.
“İçeri gel, Claude,” dedikten sonra kalemini bıraktı, gözlüklerini çıkardı ve burun direğini sıvazladı. “Büyülü Yuvarlak Ayna hadisesinde bir gelişme mi var? Şu avcılar…”
Yaşlı adam doğruldu, masadaki belgelere baktı. Derin bir nefes aldıktan sonra kükredi, “Norzin’in fareleri bu piçler!”
Joseph otururken aklı başında, zarafet dolu yaşlı bir adama benziyordu ama kalktığında, iri yarı figürünü oluşturan kasları adeta kıyafetlerini yırtmak istermiş gibi şişmişti. Yüzünde, ne olursa olsun hiç değişmeyecekmiş gibi görünen sert bir ifade vardı ve o kır saçları adama heybet dolu bir aura katıyordu.
Claude dışarıdaki adamlara el ettikten sonra kapıyı sakince kapayıp içeri girdi. “Kusura bakmayın hocam, yeni bir gelişme var.”
“Gelişme mi? Havlamaktan başka bir bok bilmeyen, sürekli başımıza sorun çıkaran o aptal sürüsünden daha önemli ne olabilir ki?”
Joseph, o öfke halinde masaya yanlışlıkla dokundu ve mekanik kolundan metalik bir ses yükseldi. Aniden çat diye sarsılan masanın üstünde bir çatlak açıldı. "Sikerim böyle işi! Bu soysuz sopsuz şerefsizler olmasaydı şimdiye emekliye ayrılmıştım! Kahretsin! Bir gün analarının mezarlarına işemezsem adam değilim!”
Claude’un dudakları titredi ve konuşmadan edemedi. “Hocam, sözlerinize…”
Joseph ofladı, “Korkacak bir şey mi var?” derken Claude’un arkasına baktı. “Kapıyı kapatmadın mı zaten?”
Claude ne diyeceğini bilemedi. O kadar laf ettikten sonra bunu mu diyorsun…
“Pekala,” Claude çaresizce başını kaşıdıktan sonra raporu masaya bıraktı. “Avcı olayını takip eden muhbirimiz 23. Sokak’ta Wilde’ı gördüğünü söyledi…”
“Kim dedin?!” Joseph’in gözleri, lazer fırlatan makineler gibi sonuna kadar açıldı.
“Wilde, Frank Wilde, ‘Yüzsüz Kara-pullu Adam’. Gerçeğin Birliği tarafından Yıkım-seviye bir kara büyücü olarak kayıt altına geçen adam. Ak Tepe’deki savaştan bu yana iki yıldır kayıptı. Her yıl onun başına koyduğumuz ödülü artırıyoruz ve Saklı Ayin Kulesi’nden yemediğimiz laf kalmıyor.”
Claude öğretmeninin böyle bir tepki vereceğini bildiğinden kendini hazırlamıştı.
Joseph güldü, “Demek sonunda ortaya çıktı. O pezevengin sonsuza kadar kanalizasyonda çürüyüp gideceğini sanıyordum.”
Claude mırıldandı, “Ama hayatta olduğunu ve bu yüzden her yıl başına koyduğumuz ödülü artırmamız gerektiğini söyleyen sizdiniz. Tekrar ortaya çıkacağından emindiniz…”
“Emindim tabii! Onu benden daha iyi kimse tanıyamaz!” Joseph Gerçeğin Birliği tarafından yapılan metalik koluna baktı. Yumruğunu sıktığında metalik bir ıslık koptu.
İki yıl önceki o savaşta sağ kolunu kaybetmiş ama aynı zamanda Wilde’ın vücudunun yarısını da yok etmişti. Çoğu insan o olaydan sonra Wilde’ın öldüğüne emindi ama Joseph’in içinden bir ses, o adamın günün birinde yeniden ortaya çıkacağını söylüyordu!
“Norzin’de olmasını beklemiyordum. En tehlikeli yer, aynı zamanda en güvenli yerdir ha? O kıt kafalı kendini biraz geliştirmiş herhalde. Ceviz kadar beyni vardı, belki içine biraz su katmıştır?”
“23. Sokak’ta ne yapıyormuş?” diye sordu Joseph, ellerini masaya koyarken.
Claude anında cevapladı. “Raporda, sıradan bir kitapçıya girip orada bir saat kaldığı yazıyor. Kitap falan alıyormuş sanırım.”
“Gücünü dilden alan bir kara büyücü kitap alıyormuş, öyle mi? Bak sen şu işe! O kitapçıda bir boklar var, orası kesin. Araştırdınız mı?”
“Genel bir araştırma yaptım. Kitap dükkanı Kül’ün Ticaret Odası kayıtları altında ve üç yıldır iş yapıyor. Pek müşterisi yok ama itibarı sağlam ve hakkında tek garip şey, sahibinin şehir dışından gelmiş olması. İlk başta kitapçının kara büyücüler için gizli bir üs olduğundan şüphelendik ama artık o kadar emin değiliz.”
“Niyeymiş?”
Claude, biraz zorlanarak yanıtladı, “Malumunuz, Kül’ün Ticaret Odası ormana ve doğaya inanan… druidlere ait. Onların kara büyücülerle iş çevirmesi pek olası değil. İşler karışırsa Saklı Ayin Kulesi’ne durumu rapor edebilirler ve Kül’ün Ticaret Odası’nın itibarına zarar verdiğimizle kalırız.”
Joseph yumruğunu masaya indirdi. “Bu ot kafalı oro… sebzeyle kafayı bozmuş ahmaklar!”
“Ama druidler vejetaryen değil ki…”
“Neyse ne! Hayret bir şey! Herkes karanlıkla iş çevirebilir ve bizim gibi şövalyelerin görevi, o karanlığı bertaraf etmektir! Wilde o kitapçıda bir saat geçirdi dedin, ne yani, içeride sohbet mi ettiler? Çay falan mı içtiler zannediyorsun?” Joseph öfkeli bir dalga gibiydi. “Bana bak Claude, taktiklerle, el altından işlerle kafayı bozmuş, intikam andı içmiş bir kara büyücünün sıradan bir kitapçıya gideceğini düşünecek kadar saf mısın?!”
“Eğer öyleysen şu botlarımı kıçına sokmamam için bir sebep yok demektir!”
Claude altında kaldığı hakaretlere karşı ağzını açamıyordu. Sadece, kendiyle alay edermiş gibi şunları söyledi, “Ama hocam, bildiğiniz gibi istihbarat ağımızın fonunun %40’ını Ticaret Odası karşılıyor.”
“…”
Joseph’in yüzü kaskatı kesildi ve iki derin nefes aldı. Ardından, masayı arkasında bırakıp cekedini ve kravatını aldı. Bu kıyafetler, iri yarı figürünün üstüne oturunca Joseph tam bir ‘Mafya’’ya benzemişti.
“Neyse, bakalım şu kitapçı ne haltlar çeviriyormuş! İş başa düştü!” diye hırladı.
“Anlaşıldı, hocam,” Claude başını eğdi ve kapıyı açtı.
Joseph bir fırtına gibi dışarı çıktı ve asansöre yöneldi. Saklı Ayin Kulesi’nin içindeki koridorlarda yürüyen insanlar ne zaman onu görseler selam veriyorlardı.
“Tünaydın, şövalye şefim.”
“Parlayan Şövalye, efendim.”
“Bölüm şefim.”
Abraham Joseph.
Saklı Ayin Kulesi’nin on Parlayan Şövalyesi’nden biriydi. Daha doğrusu, emekli Parlayan Şövalyesi’ydi.
Ak Tepe’deki savaşta ağır yaralanan Wilde inzivaya çekilmek zorunda kalmıştı ve Joseph de, o mücadeleden tek parça çıkamamıştı. Aldığı fiziksel ve zihinsel darbeler yüzünden şövalyelik işini bırakıp Saklı Ayin Kulesi’nin istihbarat ağına transferini istemişti.
“Haaah….”
Joseph asansörün düğmesine bastıktan sonra onu beklemeye başladı.
Saklı Ayin Kulesi üç metreyi aşan devasa bir kuleydi. Ofislerle koridorlar birleşerek arı kovanı gibi karmaşık, sımsıkı bir yapıya dönüşüyordu.
İstihbarat ağı, talim bölüğü, mücadele ekibi, lojistikler.
Eski zamanlardan bu yana elementsel güce sahip şövalyeler dünyadaki kötülüğü temizlemek için canla başla çalışıyordu.
Ana merkezde her daim çalışan kırk dokuz büyük asansör vardı ve kim bilir her gün kaç kişiyi taşıyorlardı.
“Bakalım senin olayın neymiş… Lin Jie,” diye mırıldandı Joseph, raporu cebine koyarken ve yavaş yavaş açılan asansör kapılarına baktı.
Aniden, gözlerini kapattı. “Siktir, halüsinasyonlar geliyor…”
…..
Magnec