Adamlar 7 kişi 1000 kişiyi öldürmeyi düşünüyor ??
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
28. Bölüm İmparatorluğun İkiz Harikaları
İmparatorluğun İkiz Harikaları
"Böyle şeyleri defalarca kez gördüm. Derse ilk katıldığımda senden kötüydüm. Hatta kusmuştum ve bundan ötürü benimle epey alay etmişlerdi," Kıdemli asker konuştu.
Qianye adamın iyi niyetini ve kendisiyle gerçekten ilgilendiğini hissetti ve hafifçe gülümsedi.
Adam koca alevleri işaret edip derin bir ses tonuyla konuştu, "Bunun için kimseyi suçlayamayız. Herkes vampirlerden ötürü öldü. Ağabeyimi kalbinden vurmak zorunda kaldığımı biliyor muydun? Bunun tek sebebi bir kan emici tarafından ısırılmış olmasıydı! O gün ant içtim, tüm o kara kanlı adi piçleri gebertmeden bu dünyadan gitmiyorum! İhtiyarın teki olsam, ölmek üzere olsam bile savaş alanında öleceğim!"
Kamyonun içi sessizdi. Tüm aylaklar hikâyeye kapılmıştı, birçok deneyimli asker de hikâyeyi duyunca eski anılarını hatırlamıştı. Her birinin kan esirleriyle ilgili bir hikâyesi vardı.
Yanan şehir yavaşça ufukta kayboldu, ama şiddetli alevler Qianye'nin kalbinin içinde yanmaya devam ediyordu.
Üsse döndükten sonra Qianye bir çift haber aldı, biri iyi biri kötüydü.
Kötü haber Lin Xitang'ın Qin Kıtası'na iki gün önce geçmiş, görevlerini rapor etmek için başkente gitmek zorunda kalmış olmasıydı. Yardımcısı Kızıl Akrep karargâhıyla iletişime geçtiğinde Qianye savaş alanındaydı.
İyi haber ise Qianye'nin ilk aile mektubunu almış olmasıydı, tabii Wei Potian'dan gelen bir mektup onlardan biri olarak sayılabiliyorsa. Zarf kaliteli kâğıttandı ve üstüne altın çizgilerle işlenmiş bir kalıp vardı. Dikkatle bakınca onun başsız, kanatlı bir melek tasarımı olduğu anlaşılıyordu.
Nan Batian onu görünce homurdandı, "Kahpeler, her şeyleri yarım yamalak."
Zarftan gümüş, boş bir mermi çıktı ve Qianye'nin ifadesi aniden belirsizleşti.
Bu şeyin Wei Potian tarafından bizzat konulduğunu fark etmişti. Daha açık söylemek gerekirse kovan zaten üretilmişti ancak içindeki köken gücünü bastırması gereken geçit Wei Potian'ın başarıyla oraya işlediği bir şeydi ve bunu hemen hava atmak için kullanmıştı.
Wei Potian da bugünleri boş geçirmiyor, Kırık Kanatlı Melek'te çalışıp duruyordu. Sınırını geçip üçüncü kademeli bir Savaşçı olmuştu. Dahası gizli aile sanatını taşıdığı için köken işlemeciliğini hızlıca kavramıştı ve şimdi kendi eliyle fiziksel köken mermileri yapabiliyordu. Mektupta Wei Potian meydan okumayı unutmamıştı ve borcu da aklındaydı, üç borç az değildi!
Qianye mektubu top haline getirip çöpe fırlattı. Sonrasında kovanı havaya fırlatırken gümüş bir ışık gökyüzünde parıldayarak parabol şeklinde düşüp geri avucuna indi.
Ordunun büyük yarışmasına hala yarım yıl vardı.
Sonraki birkaç ayda Qianye devamlı olarak görevlere başvurdu ve neredeyse sürekli çeşitli savaş alanlarına koşturup durdu. Bir yıldız gibi yükseliyordu ve savaş alanında aşırı soğukkanlı ve merhametsiz olup düşmanlarını katledişiyle ünleniyordu.
Qianye'nin mermileriyle can veren karanlık ırk güçlerini sayısı hızla yükseliyor, gencin savaştaki başarıları göklere yükseliyordu. Çok geçmeden Kızıl Akrep çaylakları arasındaki sayısız dehayı ve aristokrat ailelerin çeşitli gençlerini ezip geçmişti!
Qianye bir savaşçı olmak için doğmuş gibi görünüyordu ama aynı zamanda bir suikastçıydı. Grup uyumu gerektiren savaşlarda performansı mükemmeldi; fakat ayrıca tek başınayken de çok tehlikeliydi. Hemen her çevrede işine yarayacak bir şey bulabiliyor ve savaşta derhal üstünlük sağlayabiliyordu.
Yalnız başına dördüncü kademeli bir Savaşçı'nın gücündeki bir vampir savaşçıyı öldürdükten sonra içindeki, bir suikastçı olma yolunda ilerleyen savaş içgüdüleri uyanmış görünüyordu. O zamandan itibaren Qianye nerede ortaya çıkarsa karanlık ırk savaşçılarının kayıpları göklere yükseliyordu.
Qianye'nin bu tavır değişimi Nan Batian'ı hem keyiflendiriyor, hem endişelendiriyordu. Qianye'ye daha az görev üstlenmesini emretmekten başka şansı yoktu, çünkü o daha on yedi yaşındaydı ve önünde hala çok fazla zaman vardı. Nan Batian şu sıralar Qianye'nin en güçlü olma yolunda yapacağı en iyi işin daha fazla köken gücü geliştirmek olduğuna inanıyordu.
Kaplan Akrebi'nin tabur komutanının emirleriyle, Qianye doğal olarak bunu sorgulamadan itaat etti.
Bu şekilde çaylakların arasında Qianye'nin ismi yayılmaya başladı. Birkaç yardımcı birlik komutanının bile dikkatini çektiği söyleniyordu.
Bir sürü kişinin gözünde Qianye yeni doğmuş bir yıldızdı ve yavaşça yükseliyordu, gelecekte kesinlikle en tepelere ulaşacak ve İmparatorluğun tüm askeri dünyasına ışık saçmaya başlayacaktı. İsmi çoktan bazı büyük aristokrat ailelerin gözlem listelerine girmişti. Bazı aileler onu taleplerine dahil edip etmeyeceklerini bile tartışmıştı.
Qianye'nin önünde muhteşem bir yol vardı.
Tek pişmanlığı hala Lin Xitang'la karşılaşamamış olmasıydı. Bir sürü görev sırasında Qianye orduda sadece kendisinin bilgi formunda yer alan o parçayı anlamaya başladı; ancak o zaman "Mareşal Lin" isminin arkasındaki ağırlığı ciddi bir şekilde fark edebilmişti.
Lin Xitang'ın arka planı pek göze çarpmıyordu. Lin Evi nesillerdir ordudaydı ama çoğu orta ve aşağı seviyeli subaylardı. Babasının nesli bile sadece vikontluğu miras almıştı. İmparatorluğun Dük, Marki, Kont, Vikont ve Baron feodal asillik sisteminde toplumun üst çemberine zar zor girebilmişlerdi.
Böyle bir ailenin Lin Xitang'a verdiği yardım temelden fazlası değildi. Ayrılışın ardından tek başınaydı.
Otuz yıllık ordu hayatında Lin Xitang çeşitli büyüklükteki çeşitli savaşlara girmiş ve nadiren mağlup olmuştu. En güçlü karanlık ırklara karşıyken bile kayıplarında hatası neredeyse hiç yoktu ve Askeri İşler Bakanlığı dahi onda bir kusur bulamamıştı.
Ancak Lin Xitang sadece askeri işler alanında yetenekli değildi, bölgesel yönetim ve siyasi işlerde daha da iyiydi. Aynı zamanda Gökyüzü Gizemi'nin Sanatı'nı geliştirdiği için İmparatorluk için sayısız yeteneği ortaya çıkarmıştı. Neticede Lin Xitang her alanda yetenekli biri gibi bile görülebilirdi.
Böyle böyle, başarı üstüne başarı kazanarak kırkına ulaştıktan hemen sonra Mareşal olmuş ve İmparatorluğun on mareşalinden en genci haline gelmişti. Onunla aynı yaşta olan Zhang Boqian'la birlikte İmparatorluğun İkiz Harikaları diye biliniyorlardı!
Ancak Zhang Boqian farklı biriydi. O ve Lin Xitang neredeyse her yönden tamamen farklılardı. Zhang Boqian gerçek anlamda büyük bir evden geliyordu. Ataları Kurucu İmparator'a eşlik etmiş ve Yeşil Güneş'in Büyük Dükü unvanını almıştı.
Şimdi Zhang Evi İmparatorluğun dört büyük evinde en üstteydi. Yeşil Güneş Zhang Evi'nin dört kolu vardı ve her ailenin lideri düklüğü miras alıyordu. Tüm klanın hem savaş, hem akademik başarıları vardı ve ihtişamları imparatorluk ailesinden hemen sonra geliyordu.
Zhang Boqian bir zamanlar askeri seferlerde tam bir dahiydi. Lin Xitang bile bu yönden ona denk değildi. Aynı zamanda Zhang Boqian imparatorluktaki parmakla sayılabilen güçlü ustalardan biriydi ve savaş sanatları eşsizdi. Adamın tarzı kana susamış, amansız bir tarzdı ve ismiyle hiç uymuyordu. Karanlık ırklar bile adamın ellerindeki kanların miktarını hatırlayınca titrerdi.
Ancak Zhang Boqian siyasi ve idari işlerde tam anlamıyla bir hayal kırıklığıydı. Sorunlardan nefret ederdi ve sorun çözme yöntemi öldürmekti. Bu meşhur cümlesini sık sık tekrarlardı; "Tüm sorun çıkaran insanlar öldürülürse, ortada bir sorun kalır mı?"
Qianye Lin Xitang'ın ününü öğrendiğinde bile kalbindeki en belirgin etki hala o büyük, sıcak eldi.
Ancak Lin Xitang Batı Cephesi'nden çıkmak bilmiyordu. İsyan ordusunun eylemlerinin bu sefer epey ağır olduğu söyleniyordu ve epey şaşırtıcı olsa da Lin Xitang bizzat komutayı eline alınca bile ilerleme kaydetmek zordu.
Dahası, İmparatorluğun Askeri İşler Bakanlığı'ndaki birkaç generalin bir karışıklık yarattığı, Lin Xitang'ın yerine geçmek istedikleri söyleniyordu. Lin Xitang görevleri hakkında bilgi vermek için iki kez başkente çağrılmıştı. İki seferde de durum sakinleşmişti, ama kimse sonraki seferde ne olacağını kimse bilmiyordu.
Qianye'nin duyduğu en son haberler Kuzeybatı Generali Zhao Wihuang'ın ünüyle Batı Kıtası'nı sarsmış Ateş Feneri Birliği'ni toplamaya başladığı yönündeydi.
Qianye içten içten Lin Xitang için endişeliydi, ama o isyancıların nasıl birkaç yüzyıldır İmparatorluğa karşı geldiğini de merak ediyordu.
Ancak Kızıl Akrep'te katıldıktan sonra İmparatorluğun ne kadar büyük ve canavar gibi olduğunu öğrendi! Kızıl Akrep bile bu devasa gücüyle kendini üçüncü sıraya ancak sokabilmişti. Bunu düşününce tüm İmparatorluk ordusunun gücünün ne derece devasa olduğu anlaşılıyordu!
Belki kader tanrıçası Qianye'yi sürekli gözettiğindendi, ama tam meraklanmışken küçük bir görev almıştı.
Bu görev hakikaten küçüktü. Kızıl Akrep sadece beş Siyah Akrep kademeli deneyimli askeri ve bir de çaylak olarak Qianye'yi almış, milisleri dahil bile etmemişti. Çünkü bu kıtasal bir görev değildi ve bu içhatlar uçuşundan o kel kaptan sorumluydu.
Geminin ayrılışından önce, operasyon yönetiminden sorumlu olan kel kaptan ve tecrübeli takım lideri görev detaylarını açıkladılar. Kel kaptanın tombul yüzü, adam buz gibi bir ses tonuyla konuşurken karardı, "Bu koyduğumun kahpeleri hep böyle şeylere kalkışır! İsyan mı? Kimi kandırıyorlar lan?"
Takım lideri omuzlarını silkti. "Elden ne gelir? Diğer tarafın arka planı bizi harekete geçirecek kadar önemli olduğundan artık durumda bir değişiklik payı kalmadı. Bu bir ayak işi sonuçta, sadece gidip olabildiğince hızlı dönelim!"
Kel kaptan aniden başını kaldırıp Qianye'ye baktı ve homurdandı, "Bir çaylak da bir gün büyüyecek, ona biraz katılma fırsatı vermek gerek! Bu düzenin arkasındaki şeyleri net görmesi lazım!"
Qianye bu konuşmayla biraz şaşırdı ve görev hakkında daha da merak etmesine engel olamadı. Bu muhtemelen basit bir görev değildi.
Gemi göklere yükseldi ve her zamanki gibi, yular içindeki vahşi bir at edasıyla uçmaya başladı. Ancak Qianye eskisi gibi kusmadı, diğer deneyimli askerler gibi rahat rahat kendi yerinde otururken sakinleşiyordu. Daha sonra hatta hafifçe horlayarak uyumaya dahi başladı.
Savaştan önce ruhu olabildiğince dinlendirmek her Kızıl Akrep askerinin ortak bildiği bir şeydi.
Uçuş üç gün sürdü ve sonunda görev alanına vardılar, gece vaktiydi.
Burası Qin Kıtası'nın uç kısımlarınaydı ve son derece ıssız bir yerdi. Ancak burada birkaç büyük aristokrat ailenin bölgeleri vardı ve toprağın yarısı bile doğrudan İmparatorluğa bağlı değildi. Buradaki siyasi durum son derece karmaşıktı.
Dağlık bir bölgede küçük bir kasaba vardı. Bir taş madeninin hemen yanında yer aldığından halkın çoğunluğu madenciydi. Bu seferki görev bu küçük kasabaya yakındı; bir isyan ordusunun buraya saldırdığı ve son derece ağır kayıplara sebep olduğu söyleniyordu.
İsyan ordusu gerçekten zekiydi. Dağların arasında, insan aktivitesinin izlerinin bile zar zor bulunduğu yerlere gizleniyorlardı ve hatta bir vikontun nişanlısını kaçırmışlardı. Bu lort isyan ordusuna karşı çaresizdi ve ancak o zaman kendilerini İmparatorluğa adamışlardı, bu da sorunu çözmek için küçük bir Kızıl Akrep takımının toplanıp gönderilmesine neden olmuştu.
Gemi kasabanın üstünde hafifçe alçaldı, alçaldı ve yerden otuz metre kadar yukarıda durdu. Deneyimliler kabin kapısını açıp doğrudan atladı ve onlarca metre düşüp sağlam bir şekilde indiler.
Aynı zamanda Qianye bir halatla aşağı ilerledi. Yerden on metre kadar yukarıda halatı kuvvetlice tuttu, ivmeyi durdurdu sonrasında bıraktı.
Bini aşkın özel asker çoktan kampta toplanmıştı. Bir subay atını kamçılayarak dört nala geldi ve yere inmiş Kızıl Akrep askerlerini görünce biraz şaşırdı. "Herkes bu kadar mı?"
Takım lideri kaşlarını çatıp soğuk soğuk konuştu, "Ne kadar fazla olsa da çöp çöptür!"
Subay oldukça gençti, yirmi yaşının bile üstünde değildi ve yüzü kibir doluydu.
Kızıl Akrep takım liderinin sözleri anında subayın öfkeden köpürerek bağırmasına neden oldu. "Sen kime çöp diyorsun?! Kim olduğumu biliyor musun?! Aptal askerin biri gelip buralarda bağırıp çağırmaya cüret edemez!"
Konuştuğu gibi subay elindeki at kamçısını doğrudan takım liderinin kafasına yolladı!
Qianye barutlu otomatik tüfeğini çıt bile çıkarmadan kılıfından çıkardı ve güvenliği kapattı. Subaya biraz bile dikkat etmedi, dikkatini o asilin özel ordusuna yöneltti.
Kel kaptan da dahil olmak üzere Kızıl Akrep'ten sadece yedi kişi gelmişti, bin kişinin üstündeki yerel orduyla çarpışırlarsa hepsini öldürmek biraz soruna yol açabilirdi.
Magnec