İlk cilltte kanser olmuştum ama 2 . Cilt şimdilik güzel gidiyor . Çevirmenin ve editörün ellerine sağlık .
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
34. Bölüm Gençlik Ateşi
Yağmacı garip garip gülerken silahını geri çekti. Sonra birkaç bakır para çıkarıp masanın üstüne bırakarak onları gence doğru itti, "Hehe, şaka yapıyorum şaka! Tüm param bu kadar. Beni sarhoş edebileceğin sürece istediğin içkiyi ver!"
Aniden bar canlılığını tekrar kazandı. Müşterilerin çoğu üzülerek iç çekti, güzel bir gösteriyi kaçırdıklarını düşünüyorlardı.
Altıncı Diş, yağmacıların en güçlü ve şiddetli olanı yüksek sesle güldü, "Bıçakyaralı Feng, bir kendine bak, şu iğrenç halinle sorun çıkarmaya cüret ediyorsun!"
"Evet, belli ki buralarda yeni."
"Lanet, şu herif epey zeki! Yeni bir gösteri göremememiz kötü oldu. Buraları kan götürmeyeli epey olmuştu. Heh..."
"Oh, Qianye'ye sorun çıkarmaya cüret edenlerin hepsi öldü, değil mi?"
Müşteriler aralarında şevkle konuşuyordu. Görecek bir şey olmadığından konuları kadınlara ve yeteneklerini övmeye hızlıca döndü.
Tezgâhın arkasındaki Qianye'nin ifadesi her zamanki gibi sakindi. Bıçakyaralı Feng'den bakırları alıp büyük bir içki bardağı verdi. Onu daha önce hazırladığı kokteyllerle birlikte fazla büyük bir tepsinin üstünde yağmacıların masasına teslim etti.
Tezgâha döndükten sonra Bıçakyaralı Feng bir kez daha korku içinde tezgâha doğru baktıktan sonra sesini kısıp fısıldamaya başladı, "Şu velet de kim böyle? İlk kez görüyorum... Kurtadam ve kan esirleriyle karşılaştığım zaman bile bu kadar korkmamıştım!"
"Adı Qianye. Yarım yıl kadar önce Deniz Feneri Kasabası'na taşındı ve geldikten sonra bu barı açtı. Kaptın mı?" Yağmacıların arasındaki ihtiyar ekledi, "Elbette içecekleri epey iyi."
Bıçakyaralı Feng aniden durumun farkına vardı.
Yarım yıldır günlük litre litre kan dökülen bir yerde sorunsuzca bir bar işleten biri sıradan olamazdı.
Güç artık görünüşten anlaşılmıyordu. O safkan vampirlerin ufak bir rüzgârda uçabilecek kadar zayıf göründüğü söyleniyordu, ama aslında onlar gerçek canavarlardı. Ayrıca söylentiler arasında tek parmaklarıyla imparatorluğun on askerini öldürebildikleri de vardı! Ve İmparatorluk güçlerinin herhangi bir üyesi, hatta grup aşçısı bile onlar gibi yağmacıların onlarcasını indirebilirdi.
Barın arkasında Qianye bir heykel gibi duruyordu, tek bir kası bile hareket etmiyordu. Derin düşüncelerde mi, yoksa uyuşuk mu olduğu belli değildi. Bu onun ikonik duruşuydu. Çalışmasına gerek olmadığı sürece Qianye barın arka planının bir parçası haline geliyordu.
Büyük kalibreli bir Kohler tabanca tezgâhın altındaki çekmecedeydi. Bu büyük eleman epey klasik bir tasarıma sahipti, yedi mermi alıyordu ve İmparatorluğun askeri endüstrisinin devlerinden olan Siyahtaş Ağır Endüstrileri tarafından üretilmişti. Tabancaların arasında "küçük çelik top" diye bilinirdi. Gücü muhtemelen bir yağmacının zamanı geçmiş tabancasıyla kıyaslanamazdı bile.
Kırmızı Örümcek Zambağı'nın açılışının ilk birkaç gününde bu Kohler altı kişinin beynini uçurmuştu. Bunun ardından kimse sorun çıkarmaya cüret edememişti, en azından bu kasabadan...
Bardaki sesler gittikçe arttı ve müşteriler daha da canlandı. Arada bir öfkeli kadınların çığlıkları da duyuluyordu.
Ancak sütyenlerinin içine birkaç bakır para atıldığı sürece öfkeleri hemen neşeye dönüşüyordu. Bakır paraların birkaçı daha bellerini kuvvetle kıvırıp adamların kucaklarına oturmalarına, kendilerine istedikleri kadar dokunmalarına izin vermeleri için yeterli oluyordu. Ancak devamı iki tarafın istek ve fiyatına bağlıydı.
Kırmızı Örümcek Zambağı'nda misafir odaları olsa da nadiren kullanılırlardı. Odalar son derece lükstü. Çayırda hallediliyorsa neden bir odaya gidilsin ki? Çoğu yağmacı bu şekilde düşünüyordu.
Qianye soğukkanlılıkla izlemeye devam etti. Sanki her şey ondan çok, çok uzakta gerçekleşiyordu.
Bu kadınların sonuçta onunla alakası yoktu, uzun lafın kısası birkaç iş bulmak için onun yerini ödünç almışlardı. Onlar etraftayken müşteriler daha fazla içiyor ve azgın domuzlar gibi hareket etmeye devam ediyorlardı.
Yağmacılardan biri çoktan sabırsızca yan kapıdan fırlamıştı, kollarında bir kadın taşıyordu. Kapı daha kapanmayı bile bitirmemişken ağır bir şey yere çarpmış gibi bir ses duyuldu ve bu sesi, bir erkeğin yoğun nefesleri ve bir kadının abartılı inlemeleri takip etti.
Şehre yeni dönmüş yağmacıların ceplerinde biraz para vardı. Ertesi gün hayatını kaybetme korkusuyla yaşamak kasabadakilerin daha elibol olmasına neden oluyordu, bu nedenle bu tarz kadınlar tarafından sevilirlerdi. Elbette bu sadece ceplerinde hala birkaç bakır varken geçerliydi.
Barın içindeki atmosfer anında ısındı.
Qianye bir siparişten ötekine uçarken iyice meşgulleşmişti. Ancak hareketleri hızlı ve sağlamdı. Çeşitli kokteylleri seri üretime geçirmişti adeta. Her istek harfi harfine, tek bir hata ya da gecikme olmadan iletiliyordu. Bir makine gibi çalışıyordu.
O anda güzel bir kadın bara girdi. Göğüslerini sıkıyor gibi görünen siyah bir korsenin üstüne kısa bir ceket giymişti. Alt tarafında maceracılar arasında sık sık görülen, sıkı belini ve karnının alt kısmını tamamen açığa çıkaran bez pantolonla sarılıydı. Karnının alt kısmında siyah bir akrep dövmesi vardı, genç ve enerjik figürüne vahşi bir çekicilik katıyordu.
Onunla bardaki diğer kadınların arasındaki en büyük fark her an yüzeye yükselmek üzere gibi görünen gençliğiydi. Vücudunun her bir parçası yağmur sonrası havaya karışan o taze çimen kokusuyla doluydu. Ek olarak dudakları alevler gibi kızıldı, bu loş ve ücra yere en parlak rengi getiriyorlardı.
Kız bara girdiği anda tüm erkeklerin odağı haline geldi.
"Hey, kızım! Bir gecesi ne kadar?" Kasabaya yeni gelmiş bir yağmacı bağırdı.
"Bir imparatorluk gümüşü." Kadının cevabı yağmacının sorusu kadar doğrudandı. Direkt bir yere ilerleyip kimseye bir şey sormadan oturdu.
Yeni gelen yağmacıların ifadesi fiyatı duyduklarında düştü. Bir imparatorluk gümüşü! Bu parayı kazanmaları için ıssız bucaksız toprakların ortasında iki ay boyunca koşturmaları gerekirdi.
Kadının vahşi ve genç havası tüm vücudundan yayılıyordu. Cildinin her parçası parıldıyor, tüm erkeklerin kalbini ateşe veriyordu resmen. İçeri girdiği anda bardaki diğer kadınlar tüysüz, ihtiyar tavuklar gibi görünmeye başlamıştı.
"Kıçın köken alaşımından mı yapıldı anasını satayım, bu nasıl fiyat?" Biri tam memnuniyetsizliğini dile getiriyordu ki hemen yanındaki dostları tarafından engellendi.
"O Min'er. Oldukça güzeldir ama dikenleri de boldur! Onunla işin yoksa onu sakın kışkırtma!" Bir arkadaşı kısık bir tonla konuştu.
Min'er tezgâha parmaklarıyla vurdu, "Bana bir şeyler ver. Sağlam olsa yeter."
Qianye sessizce büyük bir bardak hazırladı, belinden küçük bir gümüş kap çıkarıp içinden bardağa bir damla damlattı ve onu Min'er'in önüne itti. Müşterilerin açgözlü bakışları hemen Min'er'in önündeki bardağa yönelmişti.
O küçük gümüş kap barın imza formülüydü. Kimse içinde ne olduğunu bilmiyordu ama onun sayesinde en iğrenç alkol bile aromalı, güzel kokulu bir hal alıyordu. Tek bir yudum bile tüm dertleri unutturmaya yetecek cinstendi.
Min'er ne emrederse emretsin içeceğine hep onun bir damlasından alırdı. Bu sadece onun sahip olduğu eşsiz bir ayrıcalık gibiydi.
Tatmin olmamış bir şekilde elini uzatarak sordu, "Sigaran var mı? Özel bir şey."
Qianye tezgâhın altından el yapımı bir yaprak sigara çıkardı. Yüzeyine göz alıcı, kırmızı bir çizgi çekilmişti.
Min'er hemen onu Qianye'nin ellerinden kaptı, yaktı ve derin bir nefes alıp nefesini tuttu. Artık nefesini tutamadığı noktaya kadar devam ettikten sonra özel bir koku taşıyan ağız dolusu dumanı dışarı verdi. Olağan dışı, parlak bir kırmızı renk yüzünde belirmişti.
Bardaki birçok kişi başlarını uzatıp yayılan dumanı içlerine çekmeye çalıştı.
Sigara oldukça kısaydı, kadın sadece üç nefes aldıktan sonra sonuna gelmişti.
Min'er biraz pişmanlıkla sigaranın sönmüş izmaritine bakarken konuştu, "Bir tane daha ver!"
Ama Qianye bu sefer harekete geçmedi. "Üç günde bir sigaraya izin verilir. Yoksa kısa bir sürede ölürsünüz."
"Yeterince yaşadım zaten!" Min'er biraz çaresizce cevap verdi, ama ne derse desin ikinci özel sigarasını alamadı. Sonunda Qianye onu tamamen görmezden gelmişti.
Min'er'in bakışları Qianye'nin yüzüne kayarken kız bir gülümsemeyle konuştu, "Küçük Ye, biliyor musun? Zamanında şu yüzünü gerçekten kesip biçmek istemedim değil! Benden güzel görünen her şeyden tiksiniyorum!"
Qianye'nin ağzının kenarı biraz kıvrıldı, bu gülümsediğini belli etmişti.
Min'er teslim oluyormuşçasına ellerini kaldırdı ve Qianye'ye bakarken konuştu, "Pekâlâ, artık sigara istemiyorum. Ismarlıyorsun, değil mi?"
Ama Qianye onun beklentili bakışlarına karşı ufak bir tepki bile vermedi, çünkü bunları ısmarlamak işin içine başka şeyleri de sokardı. Çıkarın önemli, dostluğun ise anlamsız olduğu bu terk edilmiş topraklarda bedavaya yemek yoktu. Qianye ona bunu ısmarlasa bile kızın bunu vücuduyla ödemesi gerekecekti.
Qianye'nin cevap vermediğini gören Min'er öfkeyle tezgâha vurup sesini yükseltti, "Benim için hesabı ödemek isteyen var mı?"
Tükürüklerini yutmadan edemeyen birçok kişi vardı, Min'er'in vücudunu durmaksızın süzen açgözlü, şehvetli bakışların sonu yoktu. Ancak tek bir kişi bile ona cevap vermedi. Bir imparatorluk gümüşü! Gerçekten çıldırmadıkları sürece, bir kadın vücuduna bu kadar para ödemezlerdi.
Sonunda tek gözlü, en az iki metrelik iri yarı bir adam yakınlaştı, dudaklarını yaladı ve tezgâhın üstüne sertçe bir imparatorluk gümüşü vururken kükredi, "İzninizle!"
Min'er homurdandı, "Seni sevmediğimi söylemiştim. Soruyu sana sormadım!"
Ama tek gözlü adam öfkelenmedi. Birkaç kez kıkırdayıp oturduğu yere döndü.
Min'er gümüşünü havada bir yay çizecek ve sonunda adamın kafasına doğru düşecek şekilde fırlattı. Adam gümüşü kavrayıp bağırdı, "Sonunda bana aşık olacaksın!"
"Rüyanda görürsün!" Min'er yüksek sesle cevap verdi.
Birkaç düzine bakır çıkarıp masanın üstüne vurdu. Sonra bir el hareketiyle bakır paraları uçurup Qianye'nin gömleğinin cebine gönderdi. Hareketi güzeldi ve hemen barda birkaç alkışa neden olmuştu.
Ya o bakırlar hançerler olsaydı?
Onunla yatmayı düşünmüş bir yağmacı başını çekti. O kız dikenli bir güldü.
"Bir oda istiyorum!" Min'er konuştu.
"Üçüncü oda boş." Qianye kısa sözlerle ona bir anahtar verdi.
Min'er'in ince parmakları anahtar halkasına girdi ve anahtarı sallamaya başladı. Sonra Qianye'ye yakıcı bir bakış ve hafif bir gülümsemeyle seslendi, "Gece kapıyı kilitlemeyeceğim. Cesaretin varsa gel!"
"Ama ben kilitleyeceğim," Qianye konuştu.
Min'er'in ağzından birkaç küfür savrulurken kadın dargınlıkla kızgın kızgın vurdu. Ancak yumruğu düştüğü anda tüm bar sallandı!
Bardaki herkes başlarını kaldırıp şaşkın şaşkın o tarafa baktı. Qianye'nin gözlerinde gizli bir parıltı belirdi, ama saniyesinde kayboldu.
Dışarıda kel şerif aniden olağan dışı, tiz bir çığlık kopardı, "Bekleyin! Açıyorum şimdi kapıyı! Açıyorum!"
Şerif daha söylediklerini tamamlayamadan barın dışında yerleri sarsan bir patlama gerçekleşti ve şok dalgası Kırmızı Örümcek Zambağı'nın tüm camlarını parçaladı. Kırık camlar birçok kişinin başlarına düştü, bir yerleri kesilen birkaç şanssız kişi bile vardı. Ama hiçbiri şikâyet etmiyordu, herkes büyük bir korkuyla dışarı bakıyordu.
Küçük kasabada ağır adım sesleri duyuldu. Bu ses askeri botların sesiydi.
Magnec