Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

41. Bölüm Çiftçi ve Yılan

Çevirmen: Zorakil / Editor: T4icho

Saat sabah 06:30’da çalan alarm saatine uyanan Lin Jie, güne her zamanki gibi başladı. Üç yıldır rutini değişmemişti. Uyan, kıyafetlerini değiştir, elini yüzünü yıka.

“Gitgide bir terslik varmış gibi hissetmeye başladım…” Lin Jie aynaya bakınca başını sallamadan edemedi.

Dış görünüşü çok değişmiş sayılmazdı ve hala o doland… daha doğrusu ikna etme yeteneğine sahipti. Ancak, küçük da olsa bir açıdan tamamen değişmişti ama bu değişimi nasıl tarif edeceğini bir türlü kestiremiyordu.

Sesinde bir gariplik vardı. Her nasılsa pazarlama şirketlerinin pek sık kullandığı ana hoparlörlerden birine dönüşmüştü sanki.

Bunun üstünde olumsuz bir etkisi yoktu. Normalde, müşteriyle önce biraz sohbet eder, ona rehberliğinden bir tutam sunar ve en sonunda profesyonel gülümsemesiyle karşı tarafta unutulmayacak bir izlenim bırakırdı.

Şimdiyse, biri ondan rahip olmasını isteyecek olursa eğer tek yapması gereken şey rahip cübbelerine bürünmek ve ona uygun bir gülümseme takınmaktı.

“Ulu orta yerde ilan-ı aşk bile edebilirler bana,” diye düşünerek gülümsedi, yanaklarına dokundu ve fazladan dişlerini hissetti.

Yanlış hatırlamadığına emindi. Ansızın çıkan bu dişlere pek şaşırmış sayılmazdı ama bu durum biraz canını sıkıyordu.

Budizm’de Buda’nın ‘Yüce bir adamın 32 özelliğine’ sahip olduğu söylenirdi ve ‘Kırk diş’ bu özelliklerden biriydi. Kırk diş Buda’nın sert sözlerden uzak durduğunu ve bütün insanlara nezaketle, merhametle yaklaştığını simgeleyen bir özellikti.

Resmi olmayan tarihi kayıtlarda, felsefi Taoizm’in kurucusu olarak bilinen Laozi’nin de kırk dişe sahip olduğu geçiyordu.

Kırk diş ‘kusursuz bir insan’’ı temsil ederdi.

Lin Jie gibi folklorde uzmanlaşmış bir akademisyenin bunu bilmemesi mümkün değildi. Yine de, konuyu araştırmaya pek yanaşmamıştı.

Folkfor ve popüler geleneklere çalışırken sık sık açık olmayan, muğlak şeylerle karşılaşırdı. Ancak bunlara önem vermez ve sadece kaynak materyale bir atıfta bulunurdu.

Lin Jie cevapları bulmaya çalışan bir bilim insanı değil, folkfor konusunda uzmanlaşmış bir akademisyendi.

“Yine de biraz abartı geliyor,” derken iç geçirdi ve alt kata indi. “Karacık’ı görürsem ona sorarım.”

Olaya nereden bakarsa baksın, muhtemelen aradığı cevabı ona verebilecek tek kişi Karacık’tı. En nihayetinde Lin Jie bu dünyaya hala yabancı sayılırdı ve tanıdığı insanların da çoğu müşterisiydi. Her biri zaman zaman şifa çorbasını içmeye geliyordu ve onlara böyle bir soru sormak, akıllarında yarattığı yaşam üstadı imgesinin parçalanmasına yol açabilirdi.

Dahası, bunu başkasına söyleyebilir miydi ki? Ansızın ağzında yeni dişlerin çıktığını söylese ona kim inanırdı?

Haah, insanlar kesin korkar. Unut gitsin, Melissa veledi gibi garip garip şeyler yapmak istemiyorum, diye düşündü, başını sallayarak.

Tezgaha geçti ve ortalığı biraz topladı. Ardından, ketılı açmaya yöneldiğinde kapı çaldı. Biraz şüpheyle giriş kapısına döndü. Normalde, bu saatte dükkana hiç müşteri gelmezdi. Sabahın körü olması bir yana, dışarıda hava hala berbattı.

Şimdi düşününce, bu koşullarda gelen kişi daimi müşterilerden biri olsa gerekti. Hava hala aydınlanmamışsa da Lin Jie gelen kişinin silüetini görebiliyordu ve figürü ona tanıdık gelmişti.

“İhtiyar Wil?”

Dışarıdaki figür, şemsiyesini indirirken bir cevap mırıldandı. Artık tahmininin doğruluğundan emin olan Lin Jie, yanaştı ve kapıyı açtı. “Hoş geldin…”

İçten içe merak ediyordu. İhtiyar Wil neden bu kadar erken döndü? İki haftada bu üçüncü ziyareti.

Lin Jie’ye kalırsa İhtiyar Wil Törenler ve Gelenekler kitabını bir ayda okumuş, sindirmiş olamazdı. İhtiyar Wil’in akademik alanından farklı olan bu konular göründüklerinden daha karmaşıktı. En nihayetinde burada iki farklı kültür söz konusuydu. Temelleri öğrenmediği takdirde bunun modern çağlarda antik zamanları araştırmaya çalışmaktan bir farkı olmazdı.

Ancak İhtiyar Wil ona bu kitaptan epey ilham aldığını söylemişti. Lin Jie daha önce buna benzer şeyler yaşamıştı. Böyle zamanlarda en iyisi kişinin başını araştırmadan kaldırmayıp devma etmesiydi.

İhtiyar Wil de eskiden öyleydi. Bir kitap aldıktan sonra aylar boyunca ortalıkta görünmüyordu. Bu normal değil. Bir şey mi oldu yoksa?

Ding Ding.

Lin Jie biraz şüpheyle kapıyı açtı. İhtiyar Wil dışarıda duruyordu. Eski bir takım giymişti ve melon şapkası başındaydı. Siyah şemsiyesini kapının yanında tutuyordu ve şemsiyeden sular akıyordu. Başını kaldırıp Lin Jie’ye baktı. Maskenin ardında saklı gözleri takdir doluydu. Şapkasını çıkardı ve başını biraz eğdi. “Bay Lin, günaydın.”

“Günaydın.”

Lin Jie gülümseyerek karşılık verdi ve İhtiyar Wil içeri girsin diye kapıyı sonuna kadar araladı. Ardından, tezgaha döndü, ketılı kapattı ve İhtiyar Wil’e bir bardak sıcak su doldurdu.

“Acil bir şey mi var, İhtiyar Wil? Uyuyor olsaydım dışarıda donabilirdin. Bu yaşında böyle şeylere dikkat etmelisin. Güvenliğini her şeyden önce tutman şart.

“Son zamanlarda yaşlılara dahi yardım etmekten uzak duran pek çok insan türedi buralarda. Ah… Aslında onları da suçlamamak lazım. İhtiyar Wil… daha önce hiç ‘Çiftçi ve Yılan’’ın hikayesini duydun mu?”

Müşterilerle sohbet etmek, yakın bir ilişki kurmak için olmazsa olmazdı. Dahası, İhtiyar Wil sabahın bu kadar erken saatlerinde geldiğine göre yorgun olmalıydı. Ona hemen ‘kitap mı almak istiyorsun?’ diye sormak yakışık almazdı. Bu yüzden Lin Jie bir hikayeyle girizgahı yapmaya karar vermişti.

Wilde başını iki yana salladı.

“Basit bir hikayedir ama mesajı önemlidir.

“Bir kış vakti, çiftçinin biri soğuktan buz kesilmiş bir yılan bulmuş ve ona acıdığı için yılanı koynuna almış. Sıcak sağ olsun yılan çabucak kendine gelmiş ve çiftçiyi görünce onu hemen ısırıvermiş.”

Konuşurken Lin Jie kendine de biraz su koydu. Gülümsedi, “Ancak sen kapımda donup kalsaydın seni öylece bırakamazdım. Sonuçta biz arkadaşız.”

Elbette, işinin ehli bir öğretmen ders sonrası öğrencisine ödev vermeyi ihmal etmezdi.

“İhtiyar Wil, sence bu hikayede suçlu kim? Çiftçi mi, yılan mı? Ölüm döşeğine düşen çiftçi kendi cahilliğine mi lanet edecek yoksa suçu, merhamet nedir bilmeyen yılanda mı bulacak?”

Wilde dükkan sahibinin derin gözlerine bakınca bir an titredi ve elindeki bardaktan yere birkaç su damlası düştü.

….