Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

36. Bölüm Ana Anahtar

Çevirmen: Zorakil / Editor: T4icho

“Haah… Haa…”

Melissa nefes nefeseydi, sanki demin ölümden dönmüştü.

Yaşadığı korkunun hala bir parçası zihninde süzülüyordu ve bildiği her şey tersine dönmüştü. Ruhu, hiddetli bir güç tarafından parçalanmış ve yeniden birleştirilmiş gibiydi. En derinleri, varlığının yegane özü sanki bu gerçek dışı boşluğun en bilinmeyen garipliklerinde örselenmişti.

Artık Melissa, kitabı açmadan önceki halinden farklı bir insan olduğunu hissediyordu. Her şey aynı yerde, kısacık bir sürede yaşanmışsa da, Melissa değişmişti.

Neler olduğunu tam bilmiyordu ama içinden bir ses ruhundaki yegane özü değiştiren ve bütün vücudunu dolduran şeyin ‘Her Şeyin Temel Taşı’ olduğunu söylüyordu.

Ya da belki de… bu şey mevcut bütün kapıları açabilecek bir ana anahtardı.

Ne var ki vücudundaki bu temel taşının sınırları vardı ve sadece ‘Şövalye’ özelliklerinde kullanılabiliyordu. Bu demek oluyordu ki artık bundan böyle Melissa istediği takdirde şövalyelere dair bütün yetenekleri öğrenebilirdi. Tek yapması gereken pratikle yeteneklere aşinalık kazanmak ve onlarda ustalaşmaktı.

Teorik olarak, ‘Her Şeyin Temel Taşı’ gerçekliği bir video oyununa çeviriyordu ve bütün yetenekler ‘yetenek ağaçları’’na dönüşüyordu.

Tek yapması gereken ‘yetenek ağacı’ bütonuna basmak, tecrübe toplamak ve tekrar tekrar seviye atlamaktı.

Onun için artık tıkanmak ya da sınırlara toslamak diye bir şey yoktu. Böyle bir şeye ancak bir tanrı kadir olabilir!

Nihayet S…Nihai-seviyenin ne anlama geldiğini anlamıştı.

Yüzü bembeyaz kesilen, alnından boncuk boncuk ter damlaları akan Melissa düşüncesizliğine yanıyordu.

Bundan önce Norzin’i hiç terk etmemiş ve Kasırga-seviyesinin ötesinde bir varlıkla hiç karşılaşmamıştı. Evet, Joseph bir Yıkım-seviyeydi ama Nihai-seviyeyle arasında dağlar kadar fark vardı.

Dahası, Nihai-seviyelere dair yazılı belgelerin sayısı çok azdı ve mevcut olanlar da genelde belli belirsiz şeylerle doluydu. Bunların çoğu din kitaplarından çıkmaydı ve orada geçen hikayeler göze pek gerçek görünmüyordu.

Dolayısıyla Melissa, Nihai-seviye figürlerin sadece çok güçlü olduklarını düşünüyordu ama bunlar tanrısal ya da ilahi varlıklar değildi. Ne var ki gerçekler, ne kadar yanıldığını ona göstermişti!

Lin Jie öğrencilerin matematik korkusunu iyi bilirdi. Tekrar tekrar aynı konuların üstünden geçmek ama soruları asla çözememek… bir öğrenciyi uykudan eden lanetlerden biriydi.

Ancak bu genç kadının verdiği tepki biraz abartı kaçıyordu. Vücudu hala tir tir titriyordu ve beti benzi bile atmıştı.

Psikolojik bir travma yaşıyor gibi. Mm… sanırım matematiği zayıfmış. Lin Jie bunu aklının bir köşesine yazdıktan sonra sordu, “İyi misin? Sormak istediğin bir soru var mı? Sanırım kitabı pek anlayamadın.”

Genç kadın şaşkınlıkla başını kaldırdı ve panikle ona baktı. Gözleri, bir iblis görmüş gibi fal taşı misali açıldı.

Bir iblis… Evet.

Hiç ses çıkarmadan insanın özünü değiştiren, büken ve yeniden şekillendiren bir adam. İblis değil de ne olabilir ki?

Ve arkasında…

Burayı düşününce Melissa titredi. Düşünmeyi bırakmalıydı, yoksa gerçekten aklını yitirecekti. Ancak bu iblis dileğini yerine getirmişti. Öyle ki artık önünde hiç ummadığı kadar geniş bir yol vardı.

Bu yolun, geri dönüşü olmayan bir yol olduğunu hissedebiliyordu.

Kitaplar, belli bir varlığın hedefine hizmet ediyormuş gibiydi ve kitap dükkanın sahibi, esasında bir rehber ve bir vaizdi.

Ancak görünüşe göre başka çaresi yoktu…

Genç kadının ifadesi Lin Jie’yi oldukça şaşırtmıştı.

Kötü bir şey yapmadım ki, neden bana öyle bakıyor?, diye düşündü. Tek istediği yeni müşterisinin hayatına renk katmak ve ailevi sorunlarını çözmekti. Kitabı verirken genç kadının göz devireceğini düşünmüştü ama gerçekten yardım etmek istiyordu.

Çoğu insan, bazı şeyleri çok geç olmadan öğrenmenin önemini bilmiyordu.

Haaah, bir dahaki gelişinde Joseph ile bu çocuğun eğitim konusundaki sıkıntılarını iyice konuşmamız lazım. Beş-Üç bile yetmezse başka şeyler veririz.

Baktık ki sonuçları iyiye gitmiyor, o halde eski sınav sorularından sağlam bir set işe yarayacaktır! Sonuçlar iyiyse de bunu yapabiliriz. Sonuçta geçmiş sınavların önemi malum!

Pratik şart.

Lin Jie şimdiden bu genç kadının nasıl çalışacağına ve geleceğine karar vermişti. Gülümseyerek sordu, “Ne oldu? Sorularla başa çıkamayacağın için korktun mu? Pes etmek istiyorsan bunu anlayabilirim. Ancak bana kalırsa iyi bir geleceği hak eden yetenekli bir çocuksun. Sıkı çalışırsan her şeyi değiştirebilecek güce ulaşabilirsin. Elbette babanı da gururlandırabilirsin,” dedi Lin Jie, biraz pişmanlıkla ve samimiyetle.

Veletlerin de övgüye ihtiyacı vardı. Hatta normal çocuklardan daha çok övgüye muhtaç oldukları söylenebilirdi. Dahası, Lin Jie’nin bildiği kadarıyla Joseph onu hiç övmüyordu. Böyle bir muamele, genelde çocuğun özgüvenini yitirmesine yol açabilirdi.

Melissa’nın evden kaçıp buraya gelmesi ve bilek güreşi istemesi, aslında eksikliğini çektiği ilgiyi aramasından kaynaklanıyor olabilirdi.

Yani bu genç kadın çok çabuk tedirgin oluyordu…

Cesaretini toplayan Melissa, derin bir nefes aldı ve ciyakladı, “Hayır, korkak değilim. Anlayışınız ve rehberliğiniz için teşekkür ederim. Sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım. Ve şey… kabalığım için üzgünüm!”

Başını eğdi; kendi cehaletinden utanıyordu.

Onun bu halini görünce Lin Jie başını salladı. Beş-Üç gerçekten de bütün veletlerin baş belasıydı. Melissa kaşla göz arasında uslu bir kıza dönüşmüştü.

Ancak ders korkusundan kurtulması ve onlarla başa çıkmaya çalışması takdire layıktı.

“Sorun değil, böyle düşünmene sevindim. Mütevazı olduğun ve soru sormaktan korkmadığın sürece bilginin büyük kapıları sana her daim açık kalacaktır.”

Lin Jie bir çanta çıkardı ve kitapları içine koydu. “Buraya geldiğin için teşekkür ederim. Ödeme yüz dolar.”

Boş boş bakan Melissa parayı ödedi ve dükkandan çıkınca aniden bir şeyi hatırladı.

Buraya kitap ödünç almaya gelmedim mi?

Niye bu kitapları satın aldım peki*

…….

Bulanık karanlığın içinden uyandı Ji Zhixiu. Gözlerini biraz açtığında ışığı gördü ve içgüdüsel olarak savaşa hazırlandı. Ancak bir an sonra vücuduna yayılan sert acıyla inledi. Bedeni paramparça olmuş gibiydi ve başı zonkluyordu. Muhtemelen bunun sebebi, dayanamayacağı kadar menfur kan yutmuş olmasıydı.

Hatırladığı son şey zıpladığı andı. Ardından, dünyası kararmıştı.

“Kıpırdama, ağır yaralanmışsın.”

Gözleri biraz netlik kazandığında güzeller güzeli bir surat gördü. Şahıs altuni saçlara, yeşim misali gözlere sahipti ve iki uzun, uçları sivri kulağı hemen dikkat çekiyordu.

Elf mi?

….