Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

28. Bölüm Filozof

Çevirmen: Zorakil / Editor: T4icho

Gümüş’ün kasvetli sesini duyduktan ve adeta yalvaran gümüşi gözlerini gören Lin Hoca, bu rüyanın tesadüftür ki, kendi hislerine ve arzularına pek iyi uyduğunu düşünüyordu.

Süsenlerle kaplı romantik tepenin kendine has sükunet ve ferahlık dolu atmosferi, bir masaldan fırlamış gibiydi. Bu yetmezmiş gibi, tepede ona hayatta en çok mutluluğu veren yaşam koçluğuna ihtiyaç duyan güzeller güzeli bir hanımefendi vardı.

Nasıl bir rüyadır bu!

Hayattaki en nihai hayali olan bütün kitaplara sahip olma arzusunu hali hazırda yerine getirmiş olan Lin Jie, şimdilerde tutkuyla bağlandığı yaşam koçluğunu ve bu koçluk dahilinde hüsran içinde, yardıma muhtaç insanları battıkları çukurdan çıkarmak gayesini müthiş bir şevkle kalbinde taşıyordu.

Orada bir yerde, karanlığa düşmüş, endişe dolu suratların yeniden, belki hiç ummadıkları anda rüyalarına ve umutlarına kavuşması, Lin Jie’ye içini ısıtan muhteşem bir tatmin hissi yaşatırdı.

Ona kalırsa, dünyada safi nezaketten ibaret bir iyilik yoktu. Lin Jie yardımcı olduğu zamanların çoğunda bir karşılık istemiyor gibi görünebilirdi ama aslında, aldığı asıl karşılık yaşadığı tatminkarlıktı.

Basitçe söylemek gerekirse Lin Jie insanlara yardım etmeyi seviyordu. Onu üzen tek şey, kitap dükkanının kendi içinde ufacık bir yer olması ve dolayısıyla dükkana pek sık müşteri uğramamasıydı.

Son tahlilde, kendi rüyasında bile onun yardımına muhtaç bir insan görmek, Lin Jie’nin yaşam koçluğu arzusunu körüklemişti.

Bir süre düşündü. Madem bir rüyadaydı o halde her zamanki kadar temkinli olmasına gerek yoktu. Böylece, konuştuğu sırada elini uzattı, “Biraz oturup konuşmaya ne dersin?”

El sıkışması, burada kullanacağım en uygun yöntem dünyanın neredeyse her noktasında dostluk çağrışımı yapan basit bir selamlaşma ifadesi olmalı, diye düşündü.

Biraz şaşkın, Gümüş Lin Jie’nin eline bakarken tereddüt etti; ta ki kendi elini kaldırıp nazikçe Lin Jie’nin elini tutana dek.

Yumuşak ama buz gibiydi.

Lin Jie’nin ilk yaşadığı hisler bunlardı. Kadının elini tuttu, sıktı ve birlikte süsenlerin oluşturduğu çiçek yatağına oturdular.

Bağdaş kuran Lin Jie, şifa dersine başlamadan önce ‘rüyasındaki bu insanı’ biraz yakından tanımak istiyordu.

“Bu rüyada hep tek başına mı oluyorsun?” diye sordu.

Gümüş başını yana yatırırken uzun saçları yüzünün bir yanına düştü. “Daha önce kimse gelmedi, doğrusu gelemedi. Sen ilksin.”

Ahh… Rapunzel gibi yani…

Belki belli başlı koşullar yüzünden başkalarıyla iletişim kuramamış ve dolayısıyla bu güzeller güzeli süsenlerin üstünde, yalnız ve ebedi bir uykuya çekilmiştir.

Bir masal tadı geliyor ağzıma.

Lin Jie’ye kalırsa böyle sorunlar, çözümü en kolay sorunlardı. Kalabalık ortamlarda ve canlı şehirlerde kendini yalnız hissedenlere kıyasla bu sorun büyük ihtimalle… sıkılmaya bağlıydı.

Birkaç hobi mevzu bahis sıkıntının giderilmesini sağlayabilirdi. Elbette, bu sürecin en etkili yolu bu bölgeden çıkmak, birkaç arkadaş edinmek ve hayata farklı renkler katmak olurdu.

Ancak, burası Lin Jie’nin rüyasından bir parça olduğundan, durum onu biraz huzursuz ediyordu.

“Yalnızlık sana bunları hissettiren,” dedi, nazik bir sesle. “Hep burada, tek başına olduğun için yalnızlığının farkına varamamışsın. Geçen zamanın bile farkında değilsin, çünkü her gün, hiçbir şeyi değiştirmeden, tekrar tekrar aynı döngüyü yaşıyorsun. Kendi kendine düşünecek çok zamanın oluyor ve bu düşünceler her seferinde seni daha yalnız… daha kederli kılıyor.

“Böyle çok insan var. Mesela, filozoflar. Böyle dehaların aklı engindir ve düşünceleri derin, gel gör ki çoğu kendi yaratıkları ikilemleri çözmekten acizdir. O acizlik, nihayetinde pek çoğunu intihara meyilli hale getirmiştir.”

Cehalet mutluluktur sözünün kaynağı buydu…

“Düşünceler… acımın kaynağı onlar. Beni anlayamıyorlar, korkuyorlar benden ve uzak duruyorlar,” diye mırıldandı Gümüş, uzaklara bakarken.

Lin Jie de uzaklara daldı. Karakterinde filozoflardan bir parça var gibi. Gördüğüm kadarıyla, düşünce tarzı yüzünden sıradan insanlar onu bir ucube olarak görmüş ve bu da, dünyadan kendini soyutlamasına yol açmış.

Lin Jie aniden kararını verdi. Rüyasındaki bir insansa ne olmuştu? Mesele dostluk olduğunda, koşulların bir anlamı kalmazdı. Ayrıca bu, bir açıdan, romantik bir dostluğun ilk adımlarıydı.

Yine de, ne olursa olsun, bu hanımefendiye yardımcı olmak konusunda ‘öncülük’ etmek istiyordu. Gümüş’e bütün samimiyetiyle baktı ve, “Sanırım ben, seni anlayabilirim,” dedi.

“Biliyorum,” Gümüş hafifçe gülümseyerek yanıtladı. “Bu rüyaya gelerek bana bunu gösterdin. Sen ve ben aynı seviyedeyiz… ya da belki, senin düşüncelerin ve ideallerin, benimkilerin de ötesinde.”

Bir filozofun övgüsü böyle mi oluyor yani? Dolaylı yoldan anlatmak… insanı rahatlatıyor her nasılsa.

Bunun basit bir övgü olduğuna dair şüpheleri varsa da, Lin Jie boğazını temizledi, “Böyle dediğine göre, sanırım onayını kazandım… O halde şimdi cüretkar… hayır, samimi bir istekte bulunacağım. Umarım bunu kabul edersin.”

Kim bilir kaç zamandır yalnız olan biriyle konuşurken, en iyisi inisiyatifi karşı tarafa bırakmaktı. Aksi halde, karşı taraf alışkanlık gereği irtibatı koparabilirdi. Dolayısıyla, Lin Jie ona hemen reddetme şansı tanımak istemiyordu.

Gümüş ona tereddütle baktı.

Lin Jie en sıcak gülümsemesini takındı, “Arkadaşım olur musun?”

“A-a-arkadaş mı?”

Lin Jie başını salladı. “Evet, arkadaş. Yalnız olduğunu hissediyorsun çünkü sıkılmışsın. Burası pek güzel ama sence de hep aynı şeyleri görmek sıkıcı değil mi? İnsan zamanla her şeyden sıkılabilir.” Gülümsedi ve devam etti. “Daha önce hiç arkadaş edinmeye çalıştın mı? Tek başına olmaktansa, konuşabileceğin ve günlük yaşantını paylaşabileceğin birilerine sahip olmak çok daha keyifli.”

Paylaşmak sözcüğünü söylemek, Lin Jie’ye kitap önerisi fikrini hatırlattı. Doğrusu, kendisini zor tutuyordu. Ancak şu anda bir rüyadaydı ve Gümüş’e yalnızca psikolojik anlamda destek vermek istiyordu. Sonuçta, dükkanda değillerdi ve Lin Jie’nin yanında ona verebileceği bir kitap yoktu…

Hoş, bir rüyada olduğuma göre acaba… istesem bir kitap çağırabilir miyim?

Tak.

Aniden baldırına bir ağırlık çöktü. Başını eğip baktığında, bacaklarının üstünde bir kitap gördü: Grimm Masalları.

Lin Jie bu kitabı iyi bilirdi. Henüz bir çocukken, Çince öğrendiği sırada Grimm Masalları’nın çevrilmiş bir kopyasını elden geçirmişti. Rapunzel’in hikayesi de bu masalların bir parçasıydı.

“Yeni arkadaşlığımızı taçlandırmak için… bunu sana hediye etmek istiyorum,” dedi Lin Jie, kitabı uzatırken.

Gümüş kitabı aldı, nazikçe kapağını okşadı. “Uzun zamandır ne hediye aldım ne de birileriyle konuştum… Burada ağaçtan ve meyvelerinden, çiçekler ve özlerinden başka hiçbir şeyim yok. İstersen, hediyenin karşılığında bunlardan birini seçebilirsin.”

…..

Çevirmen notu
Ufak bir aksaklık yaşadık arkadaşlar, yarın düzene devam edeceğiz. 4-5 bölümlük bir atlama yapılmış, onları hallediyoruz.