Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

393. Bölüm Luo Ge

Çevirmen: T4icho / Editor: T4icho

 

“Peng Peng Peng……”

 Gökyüzü’nün Süvarileri, Zhan Long’un savunma formasyonuna birer birer çarpıyordu. Zhan Long’un çoğu Rahip’i ve Şövalye’si geriye savrulmuştu; ancak sağlam bir şekilde yerimizi korumayı başarıyorduk. Evet, süvariler cidden uğraşılması zor rakiplerdi ve karşımızdaki NPCler de 80.seviye Hayalet NPCler’di; lakin durdukları taktirde bu heybetli süvariler bizler için TP ve Savaş Puanı’na dönüşüyorlardı!

 ‘’Hazırlanın!!!’’

 Kükrediğim gibi iki kılıcımı da çektim. Soğuk Demir Kılıcı’mı savurduğum gibi önümdeki süvariyi birkaç metre geriye çaldım. Güç ve defans bakımından 80.seviye Hayalet NPCler bana denk değillerdi! Aynı esnada Matcha, Li Mu, Wang Jian ve diğerleri de ön safları desteklemeye başlamıştı. Dans Eden Orman’ın önderliğindeki uzun mesafe sınıfları da uzaktan durumu kontrol altına alıyorlardı. Durmaksızın yaptıkları saldırılar sayesinde defansımızı sarsmayı başaran Süvariler, bir adım daha ileriye gidemiyorlardı!

 ‘’Öldürün!’’

 Karşı saldırıya geçme zamanı gelmişti. Büyüler, oklar, mermiler havada ıslık çalarak NPCler’in üstüne yağıyordu. Gökyüzü Ordusu’un saldırısı bildiğimiz süvari akınıydı ve heriflerin farklı bir taktiği olmadığı için, kolayca katliama başlamıştık. Kaşla göz arasında ön saflarda yüzlerce süvari cesedi birikmişti. ‘’Shua Shua Shua’’ gökyüzünden Zhan Long oyuncularına inen altın ışıkların sayısını hesaplamak mümkün değildi. Öyle ya, alınan onca TP’den sonra herkes seviye atlıyordu! Ayrıca klanımız 5.seviyeye de yaklaşıyordu. Şimdilik, Çin Sunucusu’nda 5.seviyeye ulaşmayı başaran tek klan [Efsane]’ydi. Savaşa katkılarımız ciddi raddede olduğu için, Zhan Long da 5.seviyeye ulaşabilecekmiş gibi görünüyordu. Takımların hepsi aynı klandan olunca, toplanan TP’nin de ciddi bir kısmı klana gidiyordu.

…….

 Vahşi savaş devam ediyordu. ‘’Hong!’’ sesiyle gökyüzündeki bulutlar harekete geçmiş ve yıldırım parçaları toprağı dövmeye başlamıştı. Vahşi rüzgarın orta yerinde, bütün heybetiyle kızıl zırhını ve kılıcını sergileyen bir general seçilebiliyordu. Herif ciddi ciddi uçuyordu—

 Lin Qiong Sv 100 Yıldırım Kılıç Azizi

 Ana Şehir: Jiu Li Şehri

 Pozisyon: Gökyüzü Ordusu’nun Kumandanı

 Açıklama: Lin Qiong, Jiu Li Şehri’nin en genç Kılıç Azizi. Söylentilere göre Lin Qiong 17 yaşında Gökyüzü Alemi’ne adım atmıştır. Kılıç Azizi namını 21 yaşında elde eden bu adam, rüzgarı ve yıldırımı kontrol etme kabiliyetine sahiptir. Elindeki Yıldırım Rüzgar Kılıcı daha önce ona rakip olabilecek biriyle karşılaşmamıştır. Jiu Li Şehri’nin hükümdarının sağ kolu olan bu adam, Huo Li, yani Huo Li Ordusu’nun komutanıyla Jiu Li Şehri’nin ana sütunlarından biridir.

……..

 Lin Qiong’un puanlarını okuyamıyordum; ancak herifin, daha önce öldürdüğümüz Qin Hai’den bile daha güçlü olduğuna şüphe yoktu. Ortaya çıktığında kükreyen gökyüzü bile adamın heybetini gözler önüne seriyordu.

  İmparatorluk Savunma Ordusu’nun süvarilerini izleyen Lin Qiong gülümseyerek sol elini açtı. Parmaklarında oluşan rüzgar tanelerini görünce gülümsemişti, ‘’Gökyüzü ve Yeryüzü’nün güçlerini kontrol edebiliyor, ve yorulmaz rüzgarların ışığında ilerliyorum. Parçalan! Çevir bu karıncaları toz parçalarına – [Sınırsız Rüzgar]!’’

 ‘’Hong!’’

 Yeryüzü hafiften titredi, ve yerde oluşan rüzgar dalgalarını görmemek mümkün değildi. Çok geçmeden rüzgar akılalmaz bir şekilde kılıç vari dalgalara dönüşerek İmparatorluk Savunma Ordusu’nun süvarilerine saldırmaya başladı. Rüzgarın oluşturduğu bu keskin dalgalar, süvarilerin zırhlarını yağı kesen bıçak misali delip geçiyordu. Toprak bir kez daha kızıla boyanmıştı.

……….

 “Ah……”

  Savaş baltasıyla ileriye atılan Luo Ge’nin kalbine bir ağırlık oturmuştu. Başını kaldıran herif bütün öfkesiyle kükredi, ‘’Lin Qiog, manyak herif! Kardeşlerimin hayatını geri ver! Şeytan! Katil!’’

 ‘’Pa!’’ Luo Ge savaş atına bastığı gibi gökyüzüne fırladı. Buz Şeytanı’nı kaldıran adamın bu hareketine, gökyüzünde beliren muazzam buz dalgası eşlik ediyordu!

 “Hehe……”

 Lin Qiong geniş bir kahkaha savurarak avcunu uzattı. Aniden, garip bir hava akımını ayaklarına toplayan ve ardından bu akımı avucuna odaklayan herif kükredi, ‘’Toprağa geri dön! Ba Huang paçavrası!’’

 ‘’Peng!’’

 Luo Ge’nin Buz Şeytanı adeta metal bir duvara çakılmış ve adam geriye savrulmuştu. Lin Qiong’un avcundan çıkan hava akımına dayanamadığı için geniş bir patlama sesiyle yerde derin bir çukur açılmasına sebep oldu. Luo Ge’nin dudaklarından sızan kanları görebiliyordum ve herif ayağa kalktığında, nefes almak güçlük çekiyordu. Gözlerindeki nefretin tek bir sebebi vardı; zira adamın İmparatorluk Savunma Ordusu gözlerinin önünde katlediliyordu. Bir dakika içinde neredeyse 50,000 adamını yitirmişti. İmparatorluk Savunma Ordusu’nun kaybolacak bir efsane olduğunu anlamıştım ve bu…ordunun komutanı için kabustan farksızdı.

 “Hong Hong Hong……”

 Luo Ge’nin etrafında kızıl bir fırtına dalgası oluşuyordu. Adam durmaksızın kükrüyordu; herifin suratındaki kasların değişimi cidden insanın aklını başından alıyordu. Alnındaki damarlar her an dışarıya fırlayacaklarmış gibi görünüyordu. Vücudu en azından %20’lik bir genişleme yaşamıştı ve ellerindeki Buz Şeytanı Baltası, sadece Tanrılar’ın kavrayabileceği bir silah gibi görünmeye başlamıştı. Zırhı paramparça oluyordu ve ortaya herifin kızıl kasları çıkıyordu.

 ‘’Lord Luo Ge!’’ NPC generallerinden biri kükrüyordu, ‘’Yapma! Bu…Işığın Kuklası büyüsünü kullanmaman lazım! Kanını ve etini emerek seni gücün kuklası yapacak! Bu yeteneği kullanmak için hayatını feda etmek zorundasın. Yapma, hayır!’’

 Luo Ge savaş baltasıyla başını çevirip, konuşan adamına baktı. Suratında sakin bir gülümseme vardı, ‘’Kendi gözlerimle ölmenizi izleyecek değilim. Her şeyi krallığın onuru için yapıyoruz ve asker dediğin bu görevi hayatı pahasına yerine getirmek zorundadır. Öleceksem de, bırakın sizin önünüzde öleyim. Komutanın görevi budur…Sizin ölümüne savaştığınızı görmek istemiyorum ve nihayetinde ayakta kalacak tek kişi ben olmak istemiyorum.’’

 Lafını bitiren Luo Ge gökyüzüne zıpladığında, arkasına kızıl bir ışık hüzmesi bırakmıştı. Buz Şeytanı dans ediyordu ve kızıl bir dalga Lin Qiong’a doğru uçuyordu. Kükredi, ‘’Lin Qiong, aşağılık herif, buraya gel! [Işığın Kuklası]’nın yedi kesiğini tat bakalım!’’

 

 “Keng!”

 Dönen Buz Şeytanı vahşi bir hamleyle Lin Qiong’un uzun kılıcını çarptı. Şaşırtıcı bir şekilde Lin Qiong’un vücudu hafiften titremiş ve adam birkaç metre geriye savrulmuştu. İlk kez geriye savruluyordu!

 Luo Ge’nin vücudundaki damarlar fırlamaya yeltenirken, herif elini açarak kükredi, ‘’İkinci kesik!’’

  Fırtına vari rüzgar dalgaları Lin Qiong’un vücudunu kaplıyordu. Luo Ge çoktan fırtınanın gücünü aktif ederek Lin Qiong’un hareketlerini kontrol etmişti ve baltası da Lin Qiong’un omzuna iniyordu!

 Lin Qiong dişlerini sıkarak elini kaldrdı ve Luo Ge’ye bir yumruk savurdu!

 ‘’Peng!’’

 [Işığın Kuklası]’nın ikinci kesiği kaybolmuştu. Luo Ge’nin kükreyişleri arasında üçüncü kesik aktif olmuş ve Lin Qiong bir kez daha geriye savrulmuştu. Sırada dördüncü kesik vardı ve Buz Şeytanı Baltası’nın üstünde şeytani bir yaratığın başı belirmişti. Kızıl alev hüzmelerin eşliğinde, dördüncü kesik hazırlanıyordu. Luo Ge’nin titreyen vücudunu ve kaslarından sızan kanları görebiliyordum. Nihayetinde vücudu o kadar baskıya dayanamamış ve damarları patlamıştı.

 “Luo Ge……”

 Lin Qiong’un duygusuz gözlerinde ufak bir acıma hissiyatı belirmişti, ‘’Ba Huang’daki Luo Lei’nin kardeşisin, sana saygı duyuyorum. Ba Huang’ın kraliyet kanına layıksın! Ne yazık ki, bugün seni düşmanım olarak görmek zorundayım ve bu yüzden…ölmek zorundasın. Ne kadar güçlü olursan ol, Buz Şeytanı Baltan ne kadar keskin olursa olsun, sonun…ölüm olacak. Ardından kardeşini, Luo Lei’yi de cehenneme yollayacağım!’’

 “Weng!”

 Lin Qiong zar zor uzun kılıcını kaldırdı. Yıldırımın kutsal ışığıyla bezeli kılıcı direkt olarak ileriye atılmıştı!

 “Hong…..”

 Öfke dolu yıldırım kükrüyordu. Lin Qiong’un saldırısına maruz kalan Luo Ge’nin vücudu sayısız yıldırım ve şimşek dalgasıyla kaplıydı. Teni yanıyor ve herif toza dönüşüyordu!

 “Pa!”

 Buz Şeytanı Baltası yere saplandı. Efendisinin ölümüyle birlikte, balta da gücünü kaybetmişti…
……

“Lord Luo Ge! Komutan Luo Ge!”

 Üç ordu da Luo Ge’nin ölümünden sebep acılar içerisindeydi. Oracıkta, gökyüzünde toza dönüşen vücudunu sayısız göz izliyordu. İmparatorluk Savunma Ordusu’na ait generaller ve askerler diz çökerek ağlamaya başlamıştı.

 Lakin, savaş alanında gözyaşlarına yer yoktu. Lin Qiong kolunu kaldırarak kükredi, ‘’Gökyüzü’nün Ordusu, ileriye, yürüyün! İmparatorluk Savunma Ordusu’nu yok edecek ve Ba Huang’ın 7 büyük ordusunun sayısını 6’ya düşüreceğiz!’’

 Süvariler ilerlemeye başladı. Kaşla göz arasında İmparatorluk Savunma Ordusu’ndan geriye kimse kalmamıştı.

 “Ahhhhh……”

 Savaş formasyonunun arkasındaki Luo Lei, Ba Huang’ın Dük’ü, yumruklarını sıkarak kan çanağına dönen gözleriyle meseleyi izliyordu, ‘’Aşağılık herif, AŞAĞILIK HERİF! Ben…bendeniz, Luo Lei, bu katili geberteceğime yemin ediyorum! Adamlarım! Benimle kim mücadele edecek? Kim Gökyüzü Ordusu’na saldırarak, Lin Qiong’un kellesini almak istiyor!!!’’

 Kalabalığın orta yerinde, elinde hançer, namevt generali yürüyordu. Kan çanağına dönen gözlerine, boğuk sesi eşlik ediyordu, ‘’Majesteleri, Kabus Ordusu’ndan Raikes savaşmak istiyor. Lin Qiong’la savaşacak ve onu geberteceğim!’’

 Bu herif yedi ordu arasındaki beşinci ordu, Kabus’un komutanı ve namevt ırkından gelen süikastçi, Raikes’den başkası değildi.

 O esnada kalabalığın içinden bir figür daha fırladı. Han Feng Ordusu’nun komutanı, efsanevi Ay Elfi Prensesi Angela, elindeki tanrı vari kılıç –Katleden- ile birlikte, hafif kızıl gözleriyle konuşuyordu, ‘’Baba, kızınız Luo Ge Amca’nın intikamını almaya isteklidir. Size Lin Qiong’un kellesini getireceğim! Gökyüzü Ordusu’nun adamları güçlü ve sayıları da fazla. Han Feng ve Kabus Orduları birlikte çalışmazsa, bu savaşı kazanamayız!’’

 

 Luo Lei dişlerini sıkarak cevapladı, ‘’Tamam, Raikes’le birlikte şu aşağılık herifi geberteceksiniz. Angela, lütfen dikkatli ol. Ben…daha fazla insan kaybetmek istemiyorum…’’

 Angela kan çanağına dönen gözleriyle cevapladı, ‘’Biliyorum, baba…’’

………

 Angela beyaz atına binip, Katleden’i kaldırarak kükredi, ‘’Han Feng Ordusu, savaşa!’’

……