Şu kaya kuleleri bana AROG’u hatırlattı?
Kara ejderha güzel bir sürpriz yaptı ama ?
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
23. Bölüm İyiliğin Karşılığı III
Elbette, onlara yeni umutlarını anonim biri olarak vermeyi planlıyordu. Bu, ejderhadan öğrendiği bir şeydi.
‘Lordlarının yapacak bir şeyleri olmadığı ve beni onlara karşı açığa çıkarmadığı sürece, beni tanımalarına imkan yok.’
Kimliğini öğrenmeleri imkansızdı. Bu harikaydı. Şimdiye kadar her şeyi anonim olarak yapmalıydı. Cale, harabelere girerken omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi hissediyordu.
İnsanların her yerde dua ettiğini görebiliyordu.
O anda Hans, gizlice Cale'e yaklaştı ve fısıldadı.
“Az önce Markiz Stan hanesinin en büyük oğlunu gördüm.”
“… Onu nereden tanıyorsun?”
Cale gerçekten şaşırdı. Hans gülümsedikten sonra gözlerini işaret etti.
“Soylular hakkında hemen hemen tüm bilgiler kafamda. Bir adamın tekerlekli sandalyeye itildiğini gördüm. Yanında sadece bir kişi olması garipti ama tekerlekli sandalyede kırmızı yılan sembolü olduğunu gördüm.”
“Hans”.
"Evet efendim."
"Göründüğünden daha da iyisin."
"Teşekkür ederim?”
Hans raporunu bitirirken omuzlarını memnun bir ifadeyle silkti. Sonra Cale'e sordu.
“Ne yapmayı planlıyorsunuz?”
Cale, yüzünün sol tarafının ısındığını hissetti ve o yöne baktı. Choi Han ona bakıyordu. Cale başını salladı ve her ikisini de yanıtladı.
"Görmezden gelmeyi."
İkisi de başka bir şey söylemeden başlarıyla onayladılar. Ancak o zaman, turları resmen başlamıştı. Etrafına baktıktan sonra Cale harabelerdeki kaya kulelerinin görünümü karşısında şoke oldu.
"Onlar …"
Cale inanamamış gibiydi.
“Beklediğimden daha da çirkin.”
Cale, bu antik tarzı anlayamadı. Kaya yığınları bulmayı umuyordu fakat, harabelerde her türlü şekilde kaya kulesi vardı.
İlginç görünüyorlardı. Ancak, kesinlikle güzel değillerdi. Cale, Hans'ın kollarındaki yavrulara baktı. Onlar da son derece hayal kırıklığına uğramış gibi görünüyordu.
Fakat, Cale'in umduğundan daha ciddi görünen biri vardı. Choi Han, dua eden diğer insanlar gibi başını eğdi, dua ediyor gibiydi.
"Eminim Kore'ye dönmek için dua ediyordur."
Choi Han mutlu bir aile ortamında büyümüştü. Cale, Kim Rok Soo'dan farklı bir insandı. Choi Han, hep olumlu etkileri olan mutlu bir ailede büyümüştü. Bu yüzden felaket bir durumda hayatta kalmayı başarabilirken, aynı zamanda iyi bir insan olarak kalabilmişti.
Cale, Choi Han başını kaldırdığında ona bakıyordu ve göz göze geldiler.
“Cale-nim.”
"Ne?"
“Bir sorum ve söylemem gereken bir şey var.”
Cale'in bu konu ile ilgi içinde kötü bir his vardı.
“Soruyla başla.”
Choi Han, bu geniş ovada duran kaya kulelerine bakarken bir şey düşünüyor gibiydi ve konuşmaya başladı.
“Cale-nim, bir dilek tutmayacak mısınız?”
‘Bilmek istediği şey bu mu yani?’
Cale gelişigüzel cevap verdi.
“Dilek gibi şeyler yapmıyorum.”
"Neden?"
“Daha büyük beklentilere kapılmama neden oluyor.”
Choi Han, Hans ve hatta yavru kediler bile Cale'e bakmak için döndü. Cale, Choi Han'ın yaptığı gibi kaya kulelerine baktı ve yavaşça konuşmaya devam etti.
“Büyük beklentilere kapılmadan yaşamak çok daha kolay.”
Eğer bir lira çıkmasını umarak kazı kazan oynarsanız ve beş lira kazanırsanız harika hissedersiniz, ancak büyük ödülü kazanmayı umarak kazırsanız ve sadece beş lira kazanırsanız, rahatsız olmanız kaçınılmazdır.
Pat pat. Cale omzundaki dokunuşu hissettikten sonra bakışlarını çevirdi ve sadece kahya yardımcısı Hans'ın gülümsediğini gördü. Hans konuşmaya başladı.
“Haklısınız genç efendi. Bu dünyada hayal ya da umut diye bir şey yok. ”
“… Sen bi’ sus artık.”
"Emredersiniz efendim!"
Hans yüksek sesle cevap verdi fakat, yavru kedilerle önden giderken biraz hayal kırıklığına uğramış gibi görünüyordu. Cale, Choi Han hızla ona doğru yaklaşıp Hans'ın duyamayacağı bir sesle fısıldadığında, Hans'ın arkasından yavaşça onu takip ediyordu.
Choi Han henüz raporunu vermemişti.
"Ejderha şehre girdi."
"Boş ver."
"Anlaşıldı."
Cale etrafa baktı. Ejderha göremediğine göre kendisini görünmez yapmış olmalıydı. Görebildiği tek şey kaya kulelerine dua eden insanlardı. Kaya Kulesi Festivali’ne hala bir hafta vardı fakat, burada hala çok sayıda insan vardı. Cale’in bakışları ovalardaki kaya kulelerinin tam tersi yönüne döndü.
Yabpoz şehrindeki en zengin vatandaşların yaşadığı lüks yer. Bu bölgenin arkasında küçük bir dağ vardı ve dağın bir yerinde yüz elli yaşına kadar yaşamış birinin mezarı vardı.
Ertesi gün, Cale mezara gitmeye hazırdı. Doğal olarak, onu takip etmek isteyen insanlardan ve yavru kedilerden kurtulmak zorundaydı. Neyse ki sadece bir kişinin onunla gelebileceğini söylediğinde herkes söylenmeyi bıraktı.
“Sadece Choi Han’ı yanımda götüreceğim.”
Choi Han oradaki en güçlü insandı. Choi Han yanında olacağı için, hem Yüzbaşı Yardımcısı’nın hem de Hans'ın söyleyecek bir şeyi kalmamıştı.
Yüzbaşı Yardımcısı kaşlarını çattı ve askerlerini eğitmesi gerektiğini söyledikten sonra çabucak onları bir araya getirdi. Cale, Yüzbaşı Yardımcısı’nın arkasından giden şövalyelerin yüzlerindeki umutsuzluğu seyrederken; Hans, ortadan kaybolmadan önce son bir şey daha ekledi:
“Yavrucuklarımıza iyi bakacağım.”
Cale, yavru kedi ile birlikte olmaktan çok heyecanlı görünen Hans'tan uzaklaştı ve hanın dışına çıktı. Choi Han da arkasından takip etti.
“Bugün yine bir şeyler yapıyor muyuz?”
"Yine? Biri seni duyduysa yanlış fikirlere kapılabilir. ”
Choi Han yanıt vermedi. Ancak Cale umursamadı, sadece lüks bölgenin arkasındaki dağa yöneldi ve konuşmaya devam etti.
“Oradaki dağa gitmem gerekiyor. Beni dağın girişinde bekleyebilirsin. ”
"Anlaşıldı."
Choi Han başka bir şey söylemedi. Cale elbette böyle birini tercih ederdi. Choi Han, Cale'e herhangi bir soru sormadı. Cale'i takip eden, ancak Cale'in yaptığı şey hakkında hiç meraklı olmayan biriydi. Bu muhtemelen Choi Han’ın, gerçekten isterse olayı kendi başına çözebileceğini ve Cale ne yaparsa yapsın tehlikede olmayacağını düşündüğündendi.
Cale, Choi Han'ın ona seslendiğini duyup durmadan önce, lüks bölgeyi geçip küçük dağa gelmişti.
“Cale-nim.”
"Ne?"
"Ben yarın gidiyorum."
"Biliyorum. Sana yarın gitmeni söyleyen bendim. ”
Choi Han, dağ girişinde sabırsızlıkla duran Cale ile göz göze geldi. Cale, Choi Han'ın koruma için yeterli olduğunu söylerdi. Choi Han da, son birkaç gündür bu koruma eylemini düşünüyordu.
“Bunu bir süredir düşünüyorum, ama sana söylemem gereken bir şey var.”
Ejderhayla ilgili dünkü rapor gerçekten Choi Han'ın rapor etmek istediği şey değildi. Cale'e dönüp konuşmaya başlamadan önce bir an tereddüt etti. Choi Han’ın gözleri, Cale’in omzunun üstünden dağın girişine yakın bir ağaca odaklanmıştı.
"Bay Ron tehlikeli bir insan.”
Cale, beklemediği anda suratına çarpan bu cümle karşısında irkildi. Biliyormuş gibi mi, yoksa bilmiyormuş gibi mi yapmalıydı? Hızla kararını verdi. Cale böyle bir soru beklemiyordu ama sakince cevap verdi.
"Öyle mi?"
“Şaşırmadın mı? Üzerinde tehlikeli bir kan kokusu var. Geçmişte çok kan dökmüş güçlü bir kişi. İlk başta, Cale-nim'in zaten bildiğini ve buna rağmen Bay Ron'u yanında barındırdığını düşünüyordum.”
Cale bilseydi, ejderhayı kurtarmak için güçlü Ron'u yanına almış olurdu. Fakat Cale bunu yapmamıştı. Choi Han; Cale'in, Ron’un gücünü bilmediğini veya Ron'a güvenmediğini düşündü, ancak Cale'in on sekiz yıldır onunla olan birine güvenmemesine imkan yoktu.
Bu nedenle Choi Han; Cale'in, Ron’un gücünün farkında olmadığı sonucuna varmıştı.
“Ama ne Cale-nim ne de başka biri Bay Ron’un gücünü biliyor sanırım.”
Choi Han konuyu bir süre düşünmüştü. Dürüst olmak gerekirse, Cale herhangi bir beklentisi olmadığını söylediğinden Ron hakkında hiçbir şey söylememeye karar vermişti. Ancak, Cale'in onu bugün koruma olarak seçmesi, Choi Han'ı suçlu hissettirmişti.
“Bu yüzden Cale-nim'e söylemem gerektiğini düşündüm.”
“Gerçekten mi? Ron'un güçlü olduğunu bilmiyordum.”
Choi Han, Cale’in sakince verdiği cevabı duyduktan sonra bir soru daha sordu:
“Onu hala yanınızda barındıracak mısınız? Kötü biri gibi görünüyor.”
Cale, Choi Han’ın sözlerine homurdandı. Ron'u yanında barındırmak? Cale, Ron'u başkente vardıkları anda Choi Han'ın üstüne salmayı planlıyordu.
“Ya sen, ya Ron.”
“Affedersiniz?"
“Onun tehlikeli bir gücü olduğunu söylüyorsun, ama Ron'u neden yalnız bırakıyorsun?”
"Çünkü bu…"
Choi Han bir şey söyleyemedi.
“Muhtemelen size hiçbir şey yapmadığı için.”
Choi Han, Cale’in sözlerine hızlıca karşılık veremedi. Başta, küçük kavgalarına yol açan bir yanlış anlaşılma yaşanmıştı ancak daha sonra Ron, bir kılıç bulmasına ve hatta Harris Köyü'ndeki meseleyle ilgilenmesine yardımcı olmuştu.
Cale sessizce Choi Han'ı gözlemledi.
Ron, sadece Choi Han’a değil hiç kimseye bir şey yapmamıştı. Ron'un yaptığı tek şey, sık sık Cale’e limonata vermek veya tavşan etiyle Cale ile dalga geçmekti. Ama bu hiçbir şey değildi.
“Ron on sekiz yıldır hizmetkarım.”
Ne olursa olsun, Ron kendini hizmetkar olarak görevine adamıştı. Hiyerarşiye çok önem veren Yüzbaşı Yardımcısı bile, hizmetkar Ron onunla omuz omuza yürüdüğünde ona kızmamıştı. Kahya yardımcısı Hans bile Ron onun yerine işini yaptığında Ron’a sinirlenmezdi.
Bunun nedeni Ron'un yetenekli olması ve ev halkı tarafından sevilmesiydi.
“Ron'dan nefret mi ediyorsun?”
Choi Han bir süre düşündükten sonra başını iki yana salladı.
“Hayır.”
“O zaman?"
“Tehlikeli bir insan olduğunu bilmenizin daha iyi olacağını düşündüm ve bu yüzden anlatmaya karar verdim.”
“Sen, ya da Ron.”
Choi Han, bunu bir kez daha duyduktan sonra Cale'e baktı.
“İkiniz de benim için aynısınız. Bu açıdan bakınca sen de tehlikelisin.”
Cale, Choi Han'a sakin bir ifadeyle baktı ve konuşmaya devam etti.
"Sen de güçlüsün."
"Ah."
Choi Han bir soluk aldı. Cale bunun nedenini bilmiyordu, ama konuşmaya devam etti.
"Benim için hiç fark etmez, hepsi aynı."
Sebebini bilmiyordu ancak, Doğu Kıtası'ndan gelen Ron, Henituse bölgesinde yaşarken kimliğini gizliyordu. Böyle biri Kont'un oğluna dokunabilir miydi? Böyle bir haber krallığı kasıp kavururdu.
Ron, oğlu ve kendisi dışında başka hiçbir şeyi umursamayan biriydi. Öyleyse neden böyle biri bir karışıklığa neden olsundu ki? Cale korkuyordu çünkü Ron'un tehlikeli bir adam olduğunu biliyordu. Huzur içinde yaşayabilmesi için bu tehlikeli yaşlı adamdan en kısa zamanda kurtulmak istiyordu.
“Hizmetkarım olduğu sürece, sadece hizmetkarımdır. Tıpkı bana borcunu ödemesi gereken Choi Han gibi.”
Cale saatine baktı. Mağaradaki rüzgarın gücü günün saatine göre, olması gerekenden farklıydı. Acele etmesi gerekiyordu.
“Söyleyecek başka bir şeyin yok, değil mi? Peşimden gelme. ”
Choi Han cevap mahiyetinde sessizce başını salladı. Cale küçük dağa giderken arkasına dönüp bakmadı bile.
Choi Han, artık Cale'i göremediğini anladıktan sonra, dağ girişindeki ağaca tekrar baktı ve konuşmaya başladı.
“Onu duydun değil mi?”
Ron rahatça ağaçtan atladı. Choi Han'a baktı ve gülümsedi. Ron sözünü sakınmayan bir tavırla cevapladı:
“Onun boklu bezlerini ben değiştirdim, küçüklüğünden beri ben yetiştirdim.”
Gerçek buydu.
Choi Han, dağa giden patikanın önünde durdu ve konuşmaya başladı.
“Cale-nim, buradan sonra kimsenin onu takip etmemesini söylemişti.”
“Biliyorum, seni küçük serseri.”
Ron hiç hayıflanmadan sırtını dağa çevirdi. Ron, Cale'in sadece Choi Han'la birlikte gittiğini ve hatta Kedi Kabilesi çocuklarını bile geride bıraktığını duyunca ne olur ne olmaz diye onu takip etmişti.
“Gelmemeliydim.”
İnsanın, yaşlandıkça daha da kararsız olduğunu söylerlerdi ve bu kararsızlık ayrı bir eziyetti. Ron, handan çıktığı zamankinden çok daha yavaş bir şekilde hana doğru yürüdü ve Choi Han, Ron'u gözden kaybolana dek izledikten sonra Cale’i beklemek için bir kayanın üstüne oturdu.
…
Cale, dağ yolunun hemen dışındaki bir mağaranın önünde duruyordu. Mağaranın girişi üzüm asmalarıyla doluydu ancak dikkatlice bakılmadığı sürece fark etmek çok zordu.
"Lanet olsun."
Cale kaşlarını çattı.
Mağara girişi oldukça küçüktü. Kıyafetlerine baktı. Basit kıyafetler giymişti, ama yine de bollardı.
“Aaaah.”
Cale, mağaraya girmeden önce uzun bir iç çekti. İster insan yiyen ağaç ister bu mağara olsun, kadim güçlerle ilgili her şey çılgınca görünüyordu. Mağaranın girişindeki zeminde şimdi sürünen Cale’in izleri vardı.
Bir süre sonra, aynı noktada küçük bir sürüngenin ayak izi oluştu.
Cale, yaklaşık beş dakika süründükten sonra mağaranın genişlediğini görebiliyordu.
‘Taylor gerçekten çaresiz olmalı. Vücudunun alt tarafı engelli olmasına rağmen buraya kadar sürünerek geldi.’
Kişi kaya kulesini kendi gücüyle dizmesi gerektiğinden, en büyük oğul Taylor buraya bizzat gelmek zorunda kalmıştı. Cale'in beş dakikada yaptığı şey, muhtemelen Taylor için çok daha uzun sürmüştü.
Cale, mağara yeterince genişlediğinde tekrar ayağa kalktı ve içeri yürümeye başladı. Ne kadar uzağa giderse kulağındaki gürültü o kadar netleşti.
Şşşşşşşhhh. Şşşhhhhhh.
Bu, rüzgarın sesiydi. Mağaranın içlerine yürüdükçe rüzgarların sesi daha da artıyordu. Sonunda Cale, muhtemelen uzun zaman önce bir kulübeye ait olan bir bez ve sütun buldu.
Kısaca baktıktan sonra ileri doğru yürümeye devam etti.
Şşşşşşhh.
Rüzgarın sesi daha da güçlendi. Buum. Buum. Rüzgarın mağara duvarlarına dev bir yumruk gibi çarptığını bile duyabiliyordu. Cale daha da hızlı yürümeye başladı.
'Rüzgar. Acaba, daha sonra antik güç ‘Rüzgar’ın Sesi’ni elde ettiğimde de böyle bir ses çıkacak mı merak ediyorum...’
Kalkan. Sonra İyileşme. Sonra hızlı adımlar. Cale’in planı buydu. Cale sonunda, almaya çalışacağı bir sonraki kadim gücü düşündükten sonra yürümeyi bırakmak zorunda kaldı.
Yürümeyi bırakmadı, yürümeyi bırakmaya zorlandı.
"Vay canına."
Bu, Cale'nin beklediğinden bile daha kötüydü.
Cale'nin önünde büyük bir yer altı bölgesi ortaya çıkmıştı. Aynı zamanda, vahşi bir hortum tüm görüş alanını doldurdu.
Bum, Bum!
Mağara duvarlarındaki kayalar kasırga nedeniyle yavaşça parçalanıyordu. Yerde, Cale'in bu alanın sürekli büyüdüğünü anlamasını sağlayan birkaç kaya vardı.
Cale, bir yer altı bölgesine, bir buraya ulaşmak için seyahat ettiği yola baktı. İçeri girerse rüzgarla geri itileceğini hissetti. Sadece geri itilmekle de kalmayacaktı, aynı zamanda muhtemelen onu ciddi şekilde yaralayacak olan duvara da çarpacaktı.
Rüzgar bu kadar kuvvetliydi.
“Hmm.”
Tabii ki kasırganın merkezi, “fırtına merkezi” olduğundan sakin olacaktı.
‘Sanırım Cage’in yardımı olmadan Taylor için imkansız olurdu.’
Şimdi romanda neden ikisinin bir hafta boyunca uğraştığını yazdığı anlaşılmıştı. Fakat Cale gülümsemeye başladı. Şimdi zamana karşı bir savaş olacaktı.
Cale, hiç tereddüt etmeden yer altı bölgesine, vahşi kasırgaya girdi. Cale’in kızıl saçları kıyafetleriyle birlikte uçuşmaya başladı.
O anda…
“Ha… hayır! Yaralanacaksın! Çok güçsüzsün!”
Ejderha yolun arkasında belirdi ve hemen bağırdı.
O anda…
“... Ha?”
Ejderha, gümüş kanatlı büyük bir kalkanın ortaya çıkıp Cale'i çevrelediğini görebiliyordu.
Kutsal denebilecek kadar ışıl ışıl parlayan kanatlar Cale’i kuşatırken, kalkan da rüzgarı kesiyordu. Kalkan ve kanatlar Cale'i güvende tutuyordu.
Cale döndü. Ejderhaya bakınca gözleri genişçe açıldı.
"Burada ne halt ediyorsun sen?"
Kara Ejderha yanıt vermedi.
Magnec