Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

48. Bölüm 48

Çevirmen: Andromeda / Editor: T4icho

Skriiiiiiiçh!

İki kılıç tüm güçleriyle vahşi bir şekilde birbirleriyle savaşmaya başladı. Mana dolu iki kılıç da rakiplerinin kafasını uçurmak için fırsat kolluyordu.

“Adamlarımın hepsi ölmüş gibi duruyor. Hepsi öldü mü?” diye sordu adam.

“O becerilerle benim elimden kurtulabilmiş olacaklarına ihtimal veriyor musun gerçekten?”

“Hayır, saf değilim. Aceleyle seçtiğim insanlardan anca bu kadarını beklemeliydim zaten.”

Tang!

Zich ve adam birbirilerinin kılıçlarını ittirdi ve aralarındaki mesafe açıldı. Anlık bir karşılaşmaydı. Zich, Snoc’a bir bakış attıktan sonra gözlerini adama dikti.

“Emin olmak için soruyorum. Snoc’u bu hale getiren sensin, doğru mu?”

“İyi bir iş çıkarmışım, değil mi, efendim?”

Yaptıklarından gurur duyuyormuş gibi ellerini beline koyup göğsünü kabarttı ve kendinden emin bir şekilde dikildi.

“Yani, bu dostumuz oldukça utangaç bir adam. Ona bir iyilik yapmış oldum. Memnun olmaz diye korkuyordum ama...”

“O kadar da mütevazı olma. Adamın yüzünden özgüven akıyor gibi duruyor. Yani, sormak istedim çünkü kendine olan güveni nasıl oldu da birden bu kadar arttı diye merak ettim.”

Tehlikeli olabilecek bir durumdalardı ve birbirlerini kışkırtıyorlardı, ama sanki sakin ve zevkli bir sohbet ediyorlarmış gibi konuşuyorlardı.

“Normal bir insanın özgüvenini birden artırmanın çok az yolu var, özellikle de bu kişi bütün hayatını madencilik yaparak geçirdiyse. Elinde bir şey yok, yani ona sihirli bir kılıç falan vermemişsin. Muhtemelen biri bedenine bir güç aktarmıştır ya da bedeninin içine başka bir varlık sokmuştur. Öncesinde kendisinde olmadığı halde yeni güçlerini kullanırken zorlanmadığını fark ettim. Bu da demek oluyor ki içinde başka bir varlık var. Ne koydun onun içine?”

“Çok bilgilisiniz, efendim.”

Zich cevaba yalnızca etrafını inceleyip bir çıkarımda bulunarak ulaşmış olmasına rağmen adam sakinmiş gibi davranmaya devam etti. İçten içe Zich’e karşı olan tedirginliği daha da artmıştı.

“İltifat duymaktansa merakımı giderecek şeyler duymayı tercih ederim.”

“Drew isimli bir adam tanıyor musunuz acaba?”

Adam, bir soruyla cevap vermişti. Zich başıyla onayladı.

Zich, “Haddini bilmediği için ona yumruklarımı kullanarak bir ders verdim. Ama merak etme; mesele çözüldü, ona karşı kin gütmüyorum.”

‘Buldum! Bilinmez değişken!’

Zich’in sahip olduğu müthiş yeteneklerini ve sürekli her şeye burnunu soktuğunu düşününce adam bir tahmin yürütmüştü. Adam, sonundan aradığı kişiyi bulduğu için mutluydu ve yüreğini bir nefret kapladı.

“Cevapladığın için teşekkürler. Ben de senin sorunu cevaplamak isterdim, ama maalesef merakını gideremeyeceğim. Bizim de ekmek kazanmamız gerekiyor.”

“Hm, öyle diyorsan sana daha fazla soru soramam, ekmek kazanmak önemli bir mesele.”

“Anlayışlı insanları çok severim. Eminim çok popüler bir insansındır, haksız mıyım?”

“Ah, söylemeye utanıyorum ama inkar da edemem. Beni sevdiklerini varsayarak benim peşimden gelen insanları saysak bu madeni doldurur.

“Vay! E herhalde! Dışarıdan harika göründüğünü düşünüyordum zaten ama beklediğim gibi, aynı zamanda sevilen biri çıktın!”

“Hahaha! Bu kadar iltifat karşısında ne yapacağımı bilmiyorum. Ama sıradaki konuya geçelim. Snoc’a daha fazla zaman kazandırmak istemiyorum.”

Zich’in yüzündeki parlak gülümseme birden ciddi bir hal aldı.

“Oh, canım! Sen de hiç acımıyorsun. Cömert kalpli biri olduğunu sanıyordum. Sana olan inancım biraz zedelendi.”

“Hayal kırıklığına uğrattığıma üzüldüm. Ama şimdi sorumun cevabını almış oldum.”

Zich, gözlerini Snoc’a çevirdi.

“Bedeni yenilenmiş. Bir insanla birleşebilecek tek şey ya sihirli bir hayvan ya da bir ruhtur. Bedeni olmayan bir ruh insanın yenilenme becerilerini artırmaz. Bedenine girdiği kişinin yenilenmesini sağladığına göre içine giren şey sihirli bir hayvan olmalı; ve yaydığı enerjiden de belli oluyor ki bu hayvan toprakla alakalı bir varlık. Şimdi aklıma geldi de, Iruce Madeninde yaşayan bir maden canavarı efsanesi yok muydu?”

Zich’in gözleri parladı.

“O olmalı.”

“…”

Adam bu sefer karşılık veremedi.

‘Kim bu adam…?’

Yalnızca üç beş parça bilgiye sahip olmasına rağmen Zich cevabı bulmuştu. Adam, Zich’in onların planlarını alt üst eden yetenekli bir değişken olduğunu biliyordu ama onun bu kadar iyi bir gözlemci olduğunu bilmiyordu. Ancak, onu şaşkınlığa uğratacak bir şey daha vardı.

“Bu sihirli hayvanın adı Nowem mi?”

“…!”

“Bildim!”

Şimdi Zich adamın neden Snoc’a o unvanla seslendiğini biliyordu. Ancak artık Zich değil, adamın kafasında bir sürü soru vardı. Bildiği kadarıyla Snoc toprak hayvanına Nowem ismini koyduktan sonra bu isimden kimseye bahsetmemişti. Örgüt ona bu bilgiyi vermese adam da hayvanın isminin Nowem olduğunu bilemezdi.

Buna rağmen Zich bunları söylerken çok soğukkanlıydı. Zich ‘Yeryüzünün Tiranı Nowem’ dediğinde diğer suikastçılar nasıl şaşkınlığa uğradıysa, adam da şaşkınlığını gizleyememişti.

‘Bu adamı konuşturmam lazım!’

Zich’in yalnızca planlarını bozan bilinmez değişken olduğunu sanmıştı, ama şimdi Zich onun gözünde önemli şeyler bilen gizemli bir insan haline gelmişti.

Adam kılıcını kaldırıp, “Bu bilgiye nereden ulaştığını sorabilir miyim?” dedi.

“Üzgünüm ama bu da benim ekmek kazanmamla alakalı bir konu. Sana söyleyemem.”

“Öyle mi? O zaman yapacak bir şey yok.”

Adam omuz silkti.

“Kılıçlarımız konuşsun madem.”

“Bana uyar. Snoc’un da bedeni yenilenmesini tamamlamış herhalde, o da bize katılabilir diye düşünüyorum.”

Snoc’un attığı çığlığı bir sinyal olarak kabul edip kılıçlarını savurdular. Madenin girişinde, savaş bir kez daha başladı.

*     *     *

Üç taraflı bir savaş vardı. Adam yalnızca Zich’i hedef alıyordu ama Snoc kimi hedef aldığını umursamadan etrafa saldırıyordu. Bu noktaya kadar bir sıkıntı yoktu. Kendileri dışındaki herkesi yere sermeye çalışan bu ikiliye nazaran adamın savaştığı tek kişi Zich’ti. Adam pek bir efor sarf etmeden Snoc’un hamlelerini bloke edebileceğini ve dikkatini Zich’e verebileceğini düşünüyordu. Ama kısa süre içerisinde Zich’i çok hafife aldığını anladı.

‘Bu piç üç taraflı savaşmaya alışkın! Hayır, köpek dövüşlerine alışkın mı desem?’

Zich, Snoc’un adamın tarafında olmadığı anladığı anda Snoc’un hamlelerini hafifçe adama doğru yöneltmeye ya da kasıtlı olarak Snoc’u adamla karşı karşıya getirmeye başladı. Adam, Snoc’un hamlelerine karşı koymaya çalıştı ama Zich kılıcıyla mükemmel bir şekilde Snoc’un hamlelerini adama yöneltmeyi başarıyordu. Üstelik Snoc’un yaptığı ataklar giderek güçleniyor ve keskinleşiyordu. Bu yüzden bloke etmesi giderek zorlaşıyordu.

‘Hala çok genç’

Adam, Zich’in yüzüne baktı. Genç bir yüzü vardı ve bu yaşta bu kadar becerikli olması bir mucizeydi.

Ama Zich bile o kadar sakin durmuyordu. Adam da oldukça yetenekliydi ve Snoc giderek güçlenmeye devam ediyordu.

Kraaaşh!

Üçünün de yaptığı hamle tek bir yerde buluştu ve bir patlama yarattı. Hepsinin arasındaki mesafe genişledi.

“Kabul ediyorum. Gerçekten inanılmazsın.”

Adam, Zich’i hafifçe alkışladı.

“Zaman geçsin diye giriştiğim bir işte böylesine baş belası bir adamla karşılaşacağım hiç aklıma gelmezdi.”

“Bana boşuna yağ çekiyorsun.”

“Doğruyu söylüyorum. Bir yalan ustası olarak çok nadiren duygularımı bu kadar dürüstçe ifade ederim. O kadar etkileyicisin yani. Öyle ki, seni yakalamak artık görevimden bile daha önemli benim için.”

O anda adamın havası değişti. Güçlenmemişti; sadece düşüncelerinin değişmesiyle beraber yaydığı hava da değişmişti.

“Kuuooo!”

Snoc da bu değişimin farkına varmış olmalıydı. Artık içgüdülerine dayanarak hareket ettiği için insanların ruhlarındaki değişimlere karşı daha hassastı.

“Ah, bunu yapmaktan nefret ediyorum.”

Viiing!

Adam, güçlü bir enerji yaydı. Snoc titrerken Zich’in yüz ifadesi ciddileşti. Bedenini çevreleyen mana adamın etrafında bir daire çizdi.

Hışırt! Hışırt!

Adamın bedenini sıkıca saran kaftan şişti. Sanki derisinin altında zorla yeni kaslar oluşuyormuş gibiydi ve kaftan yırtılınca adamın yüzü göründü. Sonunda adamın yüzü ortadaydı ama kim olduğunu anlamak hala çok zordu. Çünkü adamın yüzü o kadar değişmişti ki bir canavara benziyordu.

“Huff! Huff!”

Adam nefes nefeseydi. Dönüşümünü başarıyla tamamladığından emin olmak istermişçesine abartılı hareketlerle vücudunu kontrol etti.

“İyi bir numaraydı. Sirkte mi çalışıyorsun?”

“Sirkte çalışmıyorum ama emekli olunca orada yeni bir işe başlayabilirim. Nasıl? Büyük bir yetenek değil mi?”

Adam hafif bir ses tonuyla konuşuyordu ama sesi oldukça sert çıkıyordu. Sesi ve tonlaması arasındaki zıtlık onu daha da büyük gösteriyordu.

“Ku-Kuaaaaaaah!”

Snoc, adama doğru hücum etti. Birden önünde beliren tehlikeyi etkisiz hale getirmek istiyormuş gibi hareket ediyordu. Kaya parçaları yerden fırlayıp Snoc’un kollarını sardı. Kolları, taştan bir devin kollarına benziyordu.

“Hm, senin için o kadar uğraştığım için sana zarar vermek istemiyorum, ama...”

Adam Snoc’un kolundan kaçınıp Snoc’un karnını hedef aldı.

“Artık senden daha önemli biri var.”

Yumruk!

Adamın kolları Snoc’un karnına vurdu. Snoc kısa süre içerisinde kendisine taşlardan bir zırh yapmayı başarmış olsa da adamın yumruğu zırhı parçalayacak kadar güçlüydü ve yumruğun etkisiyle Snoc havaya uçtu.

“Kuaaaaah!”

Snoc, acı dolu bir çığlıkla gözden kayboldu. Gittiği yöne bakılırsa dağın ortasında bir yere çakılmış olmalıydı.

“Pekala, önümüzdeki engel de ortadan kalktığına göre savaşmanın tadını çıkarabiliriz.”

“Sorun olmayacağına emin misin? O adamı o hale getirene kadar çok uğraştın sanıyordun.”

“Sen benim dikkatimi dağıtıyorsun, başka ne yapabilirim ki? Üstelik ona bir şey olmaz. O kadarcık şeyden ölmez ve çoğu yarasını iyileştirebilir. Kendi iradesi olmadığı için ben senin işini bitirip onun yanına gidene kadar orada bekleyecek. Tabii başka biriyle karşılaşmazsa.”

“Onunla ilgilendikten sonra onu Suol’e mi götüreceksin?”

“Ding-ding! Akıl almaz bir zeka. Bize katılmayı hiç düşünür müydün? Bence bizim örgütümüzde kısa sürede çok yükselirsin.”

“Başkalarına hizmet etmek pek de benlik bir şey değil, o yüzden teklifini geri çevirmek durumundayım.”

“Oh, reddedildim. Çok üzücü. Sanırım sinirimi çıkarsam iyi olacak.”

*     *    *

Hans, dağın tepesine bakarken endişeliydi. Yanındaki Sam de kaygılı görünüyordu. Iruce Madenini kontrol etmek için dağa tırmanıyorlardı. Canavarlar henüz bu bölgeye ulaşmamışlardı ve Hans vahşi hayvanları kolaylıkla halledebilirdi, bu yüzden dağı rahat bir şekilde tırmandılar.

Dağın tepesine ulaştıklarında, birden bir kargaşanın olduğunu anladılar. Bir savaş döndüğü belliydi ve Hans’ın aklına direkt aceleyle odadan çıkan Zich geldi.

‘Sör Zich’in bu işin içinde gibi geliyor.’

Hans bunun çok muhtemel olduğunu düşünüyordu. Şimdi sorun ne yapacaklarındaydı. İkisi de madenden gelen bağırışları duymuştu. Hans’ın içinden Sam’i böyle bir ortama sokmak gelmiyordu. Sam’i şehre geri mi gönderse yoksa Sam’i burada bırakıp Zich’in olduğu savaş alanına mı koşsa diye düşündü. Biraz daha düşünüp hemen bir karara vardı.

‘Sör Zich’in ne kadar becerikli olduğunu hesaba katarsak ben yardım etmeye gidersem anca ayak bağı olurum. Savaşa katılsam bile Bay Sam’in güvenliğini sağlamak daha iyi olur, değil mi?’

Hans, kararını verdi ve tam Sam’e aşağı ineceklerini söyleyecekti ki gökten bir şey düştü.

Kraşş! Kraaaşş! Bam!

Figür, birkaç ağaç dalını kırdı ve gürültüyle yere indi.

Klang!

Hans, içgüdüsel olarak kılıcını kınından çıkardı ve objeye karşı duruşa geçti. Bu kadar doğal bir şekilde bunları yapabilmiş olması aldığı ağır eğitimin bir sonucuydu.

Önlerine düşen şey bir insandı. Düşüşün etkisiyle vücudunun bazı yerleri bükülmüştü ve ağır yaralandığı belliydi; ama bu kişi hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalktı. Nasıl hareket ettiğini gören ikilinin tüyleri ürperdi çünkü tıpkı bir zombiyi andırıyordu. Sonra, Sam meşalesini insana yaklaştırdı ve ışık bu figürün yüzünü aydınlattı.

“...Snoc?” Sam’in şoka uğramış sesi dağda yankılandı.