Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

12. Bölüm 12

Çevirmen: Andromeda / Editor: T4icho

Kötü muamele görmesinin nedenini öğrenen Zich’in içini bir miktar suçluluk duygusu ve hoşgörü kapladı. Ama hepsi bundan ibaretti.

‘Olan oldu. Daha önce de düşündüğüm gibi, onlara gelecekte yardım edebilirim.’

Zich, soğukkanlı bir şekilde ailesine yaptığı şeyleri düşünmeyi bırakıp yolculuğu için hazırlık yapmaya başladı. Yapılacak ilk şey yanına neler alacağına karar vermekti.

‘Ne kadar hazırlık yaparsam yapayım zaten ihtiyacım olan her şeyi Steelwall’da bulamam.’

Ama bu kafaya takılacak bir şey değildi.

‘İhtiyacım olan bir şey olursa yolda bir yerden alabilirim.’

Zich kendi haline terk edilmiş bir çocuk olsa da hala Steelwall ailesinin ilk oğluydu. Kolaylıkla güvence altına alabileceği belli bir miktar birikmiş parası ve mirası vardı. İlk iş bir rehin dükkanına gidip elindeki mücevherleri sattı. Buradan büyük bir meblağ elde etmişti ve bu parayla cephane almak için bir dükkana daldı.

‘"Başkentin cephane dükkanı işte böyle olur—kocaman bir yer."

Üzerinde bir kılıç ve kalkan resmi olan tahta tabela rüzgarın etkisiyle sallandı. Hangi ülkede yaşadıkları ya da başlarında nasıl bir lider olduğu fark etmeksizin, bütün halk üzerinde silah taşıyan insanlardan nefret ederdi. Otorite sahibi kişiler, sıradan halkın silahlanıp kılıçlarını kendilerine doğrultmasından korkuyorlardı. Ama orman canavarlarla kaynıyordu ve sıradan halkın silahlanmaktan başka seçeneği yoktu.

Güçsüz veya savaşamayacak durumda olsalar bile, profesyonellerden onlar adına savaşmalarını istemek zorunda kalıyorlardı. Bu yüzden Krallık'ta cephanelik dükkanları çok yaygındı.

‘Tabii her ürün gibi bu ürünlerin sayısı ve kalitesi de dükkandan dükkana büyük farklılık gösteriyordu.’

Zich, dükkandan içeri girdi. Duvarlar sayısız silah ve kalkanlarla kaplıydı. Vitrinler kılıçlarla doluydu.

“Hoş geldiniz!”

Dükkan sahibi, Zich ve Hans'ı büyük bir şevkle buyur etti. Cephane dükkanlarına uğrayanlar genelde kaba saba insanlar olduğundan dükkan sahipleri genellikle sert görünmeye çalışırlardı ama burası müşteriye sıcak davranan bir yere benziyordu.

“Özellikle aradığınız bir şey var mı…?!”

Zich, kendisine doğru yürüyen dükkan sahibini durdurdu ve yanı başındaki kılıcı kınından çıkardı. Kılıç, pencereden sızan güneş ışığını keskin bir şekilde yansıtıyordu.

Ting!

Zich, parmaklarıyla kılıca birkaç kez vurdu.

‘Sesi iyi.’

Sonra kılıcı savurmayı denedi.

Svişş!

Kılıçla temiz bir yarım daire çizdi. Ne yapacağını bilemeden kambur bir şekilde köşede dikilen Hans, birden ürperdi.

‘Gerçekten de tam bir kılıç dövüşü dehası.’

Hans, Zich ve Greig'in karşılaşmasının izlerken, Zich'in kılıç becerilerini olağanüstü bulmuştu.

Ama Hans'ın düşündüğünden çok daha etkileyiciydi. Zich'in kılıcının öldürücülüğü uzaktan bile hissediliyordu.

‘Dengesi de iyi.’

Zich, kılıcı beğenmişti. Tabii, Şeytan Lordu zamanlarındaki kılıçlarla kıyaslanamazdı. Kalite açısından Steelwall'dan getirdiği kılıçtan bile daha kötüydü.

‘İdare eder.’

Zich, çok pahalı olmadığı sürece kılıcı almaya karar verdi. Sonra kılıcı yerine koyup Hans’ı kısa kılıçların olduğu yere doğru çekiştirdi.

‘Bunlar da fena değil.’

Zich, kısa kılıçlardan birini seçip test ettikten sonra Hans’a verdi.

“Bunu neden bana verdiniz, efendim...?”

“Bu artık senin...”

“Ne?”

"Eh, ileride başımıza ne geleceği belli olmaz, bu yüzden bir silahın olsa iyi olur. Ben senin arkanı kollayacağım ama en kötü senaryoya da hazırlıklı olmamız lazım."

“Başka bir kılıç daha iyi olmaz mı, efendim?”

Hans'ın gözleri uzun kılıçların olduğu yere kaydı. Dışarıdan bakınca, uzun kılıçlar kısa kılıçlardan daha güçlü duruyordu. Zich, güldü ve hafifçe Hans'ın sırtına vurdu.

“Kullanabilecek misin ki? Kılıcı düşmanlarına saplamaya kalmadan kendi ellerini kesersin. Bunu al işte yoksa eline bir sopa tutuştururum. Bir saniye, sopa daha mı iyi olurdu acaba?”

Hans, şikayet etmeyi bırakıp kısa kılıcı aldı. Kısa bir kılıcı bir sopaya yeğlerdi.

"Sör Zich, siz ne alacaksınız?"

“Bende bu var.”

Zich, belindeki kılıcı gösterdi. Steelwall kılıcı olduğundan çoğu kılıçtan daha kaliteliydi.

Yedek bir kılıç ve hem Hans hem de kendisi için ufak tefek işlerde kullanabilecekleri bir kılıç aldıktan sonra gözünü zırhlara çevirdi. Zırhlar tahtadan bir direğin üzerinde bir korkuluk misali asılı duruyordu. Zırhın büyük bir kısmı kalın kumaştan veya kürkten oluşuyordu ve bedenin hayati bölgelerini kaplayan yerlerde ise ahşap veya metal kullanılmıştı. Hans'ın hayal kırıklığına uğramış bakışlarını gören Zich iyi bir kahkaha patlattı.

"Kesin neden hiç plaka zırh olmadığını merak ediyorsun ve içinden ‘Böyle dandik bir dükkanda ne işimiz var?’ diyorsun, değil mi?

“N-ne? Hayır, hiç olur mu öyle şey, efendim!”

Hans, Zich'in söylediklerini reddetti ama gerginlikten hıçkırmaya başlayınca asıl hisleri belli oldu. Dükkanındaki silahları büyük bir ustalıkla inceleyen Zich'i sessizce izleyen dükkan sahibi, Hans'a acıyarak baktı. Dükkan sahibi öfkeli durmuyordu ama Hans'ın fazlasıyla saf olduğunu düşünüyor gibiydi.

"Bu zamanda herkes belinde bir silah taşısa da, metal plaka zırhlar aşırı pahalı. Böyle bir dükkan metal plaka zırh satsa, dükkan sahibine deli derler."

Dükkan sahibi Zich’e katıldığını göstermek için başını salladı.

"İlk önce bunu bir dene."

Zich, deri zırhı Hans'a fırlattı. Zırh arkasındaki ip ile bağlanıyordu ve koruyuculuğunu artırmak için göğüs ve eklem bölgelerine metal plakalar yerleştirilmişti. Hans zırhı tuttu ama tereddütlüydü. O, ev işlerinden sorumlu bir hizmetçiydi ve bu zırhı nasıl giyeceğini bilmesine imkan yoktu.

“Nasıl giyildiğini göstereyim.”

Dükkan sahibi yardım etmek istedi.

“Her bir adımı aklında tut.”

Zich'in emri üzerine Hans, gösterilenler aklına iyice yerleşsin diye gözlerini dört açtı. Dükkan sahibinin zırhı kendisine giydirmesini izledi ve her adımı ezberlemeye çalıştı. Dükkan sahibi tecrübeli olduğundan zırhı kısa sürede giydirmişti. Hans, hayranlıkla üzerindeki zırha baktı.

Zich de Hans'ınkine benzeyen deriden yapılmış bir zırhı üzerine geçirdi. Hans’ın aksine zırhı kolayca giyebilmişti. Zırhı test etmekle meşgul olan Zich’i izlemek Hans için büyüleyiciydi.

“Böyle şeyleri nerede öğrendiniz, Sör Zich?”

“Sağda solda öğrendim işte.”

Tatmin edici bir cevap değildi ama Hans başka soru sormadı.

Zırhın, yumruklarını son kez sıkıca birleştirip zırhın hareket etmesini zorlaştırmadığından emin olduktan sonra Zich, "Tamamdır, her şey hazır! Borcumuz ne kadar?” diye bağırdı.

                   *    *    *

Silahları aldıktan sonra Zich, yolculuk boyunca ihtiyaç duyacağı diğer şeyleri toplamaya başladı. Yanına battaniye, çakmaktaşı ve kurutulmuş et ve benzeri atıştırmalıklar gibi şeyler aldı. Gerekli her şeyi aldıktan sonra, Hans ve Zich tam anlamıyla iki gezgine benziyordu. Ardından, Steelwall'un başkenti Violsa'dan çıktılar.

Sınır duvarlarını aştıklarında, Hans ve Zich'in yüz ifadeleri tam olarak birbirinin tersiydi. Zich'in keyfi yerindeydi ve şarkılar mırıldanıyordu—attığı adımlar bile neşeliydi. Diğer yandan, Hans'ın yüzünde bir kasvet vardı.

"Efendim, nereye gideceğinize karar verdiniz mi?"

Belirli bir planları yoktu ve Hans bu yolculukta başına neler geleceğini kestiremiyordu. En azından nereye gittiklerini bilmek istiyordu.

“Porti.”

"Porti komşu topraklarda değil mi, efendim?"

"Evet. Önce bu topraklardan çıkmak istiyorum. O yüzden, en yakın bölgeye yani Porti'ye gideceğim. Sonrasını ondan sonra düşünürüm. ”

Zich her zamanki gibi plansız hareket ediyor gibi duruyordu, ama kafasında bir iki plan vardı.

‘O adamları bulmayı denesem mi acaba?’

Zamanda geriye gitmeden önce Zich'in dört hizmetçisi vardı. Şeytan Lordu'nun hizmetkarları olarak hepsi çılgın alçak tiplerdi. Ama Zich'in yoldaş olarak gördüğü bir iki kişi vardı. Hepsi Glen Zenard’dan önce ölmüştü. Ama bu Zich’in zamanda geriye gitmesinden önceydi. Şu anda muhtemelen hepsi hayattaydı.

Tabii ki de şu an bir zamanlar tanıdığı astları değillerdi.

‘Ama yine de ne halde olduklarını görmek istiyorum.’

Dahası, Zich'in bildiği kadarıyla astları da büyük acı ve sıkıntı çekmişlerdi.

‘Yolculuğum sırasında aklıma gelirse onlar için bakınırım. Başları dertte olursa bir yardım eli uzatabilirim.’

Hans, gökyüzüne baktı. Duygularının aksine, hava günlük güneşlikti ve gökyüzü masmaviydi. İleri adım atmakta zorlanıyordu; sanki ayak bileklerini tutmuş bırakmayan bir şey vardı.

'…Ama yine de gitmek zorundayım.'

Hans, Zich'e ayak bağı olursa neler olacağını bilmiyordu. Hiç beklemediği bir şekilde Zich ona çok iyi davranıyordu. Ama bu Hans'ın kendisini Zich'in yanında rahat hissettiği anlamına gelmiyordu. Hans, çantasını düzeltti ve Zich'in arkasından yürümeye başladı.

‘Şükürler olsun ki gideceğimiz yer bir şehir.’

Bütün hayatı Steelwall'da geçmesine rağmen, Hans bile Portia'yı biliyordu—şehrin ne kadar ünlü ve canlı olduğunu duymuştu. Hans, gidecekleri ilk yeri öğrendiğinde rahat bir nefes almıştı ve ünlü bir şehre gitmenin, garip ve bilinmedik bir yere gitmekten daha iyi olacağını düşünüyordu.

Ancak Violsa'dan ayrılmalarının üzerinden yalnızca yarım gün geçmişti ki Hans, ne kadar saf olduğunu anladı.

"Sör Z-Zich? Yoldan sapmıyor muyuz?”

Sessizlik içerisinde Zich’in arkasından yürümekte olan Hans, Zich yoldan sapmaya başlayınca sesi titreyerek konuştu.

"Farkındayım."

Ama Zich yürümeye devam etti.

"Bu yol yanlış değil mi, efendim?"

"Dedim ya, farkındayım."

Hans'ın içi yavaş yavaş bir güvensizlik hissi ile dolmaya başladı. Hans, Zich'in işemek için ya da herhangi bir şey için bir anlığına yoldan çıkmış olmasını diledi. Bir şeylerin yanlış gittiğini hissettiği anlarda dilediği ama asla gerçekleşmeyen dilekler gibi, bu dileği de gerçekleşmeyecek gibi duruyordu.

"Yolu takip etmemizin bir anlamı var mı? Böyle dümdüz gidersek, Portia'ya yarım saatte varırız."

Böyle düşününce Zich haklıydı. Ama yemyeşil ağaçlarla dolu, sıkı ormanı gördükten sonra Hans, Zich'le aynı fikirde değildi.

"Me-mesafe daha uzun olsa bile, yolu takip edersek varacağımız yere daha kısa sürede ulaşacağımızı düşünüyorum, efendim."

"Ne diyorsun sen? Gidelim hadi."

Ve Zich'in ağzından çıkan tek şey bu olmuştu. Hans, Zich'in onu asla dinlemeyeceğinin farkındaydı, bu yüzden de mezbahaya sürüklenen bir inek gibi yürümeye devam etti.

        *   *   *

İnsanların yolu takip etmesinin pek çok sebebi vardı ama ana gerekçe yolun güvenli olmasıydı. Yoldan sapan yolcular sıradan insanları tek bir ısırıkla katledebilecek canavarlarla ve diğer pek çok tehlikeyle karşı karşıya kalabilirdi. Ama yüz kişiye ‘Sizce yolun dışında kalan en tehlikeli şey nedir?’ diye sorsanız yüz kişinin hepsi ‘canavarlar’ cevabını verirdi.

Canavarlar fiziksel olarak çok güçlüydü; bazılarının sihirli yetenekleri vardı ve hatta birkaçı özel yeteneklere sahipti. Şu anda insan ırkının karşısındaki en büyük tehdit bu canavarlardı.

İyi tarafından bakılırsa, insanlar yaşadıkları bölgeleri canavarlardan temizlemek için canla başla çalışıyorlardı, bu yüzden yoğun nüfuslu bölgelerdeki canavar sayısı çok azdı. Hans bile hayatında hiç canavar görmemişti. Bir keresinde, çok uzaktan da olsa şövalyeler canavar cesetlerini kaleye taşıdıkları sırada bir canavar görmüştü. Tüm bunlara rağmen yoldan biraz da olsa sapan bir insan, etrafta dolaşan sayısız canavarın kurbanı olabilirdi.

Bu nedenle, Zich ve Hans'ın çok yakında canavarlarla karşılaşması kesindi.

"Sör Zi-Zich! Orada...!”

"Bağırmayı kes. İlk defa mı canavar görüyorsun?”

Hans'ın şoktan bacakları titriyordu. Zich ise sakince bakındı.

Krrrgh!

Koyu sarı gözleriyle bir hastaya benzeyen parlak sarı bir varlık onlara doğru vahşice çığlık attı.

"Ne o?"

“Bir goblin.”

“Go-goblin nedir, efendim?”

Merak, insanın doğasında vardı ve Hans korkmasına rağmen kendisini soru sormaktan alamadı.

Goblin taş çatlasın bir metre boyundaydı. Çıplaktı ve elindeki tek silah, tokmağa benzeyen tahta bir sopaydı. Aslında hiç de korkutucu görünmüyordu.

‘G-gerçekten de büyütülecek bir şey yok mu?’

Goblinler, Hans’ın okuduğu kahraman romanlarında bile güçlü canavarlar olarak tasvir edilmezlerdi. Güçlü şeytanların zayıf uşaklarından başka bir şey değillerdi.

Hans’ın kendine olan güveni geri geldi.

‘B-Belki de bu seviyedeki bir canavarın üstesinden gelebilirim.’

Hans elini belindeki kısa kılıca doğru götürdü.

“Ne yapıyorsun, bir goblini alt edebileceğini mi sanıyorsun?”

“Evet? Ha-hayır, öyle demek istemedim, efendim.”

Hans, ne zaman Zich ile konuşsa kendisini bunalmış hissediyordu. O yüzden Zich ne zaman Hans hakkında bir şey iddia etse, Hans hemen o iddiaları reddediyordu. Haddini bilmediğini söyleyip onu azarlamasından korkuyordu.

Ama Zich, Hans'ın hiç beklemediği bir şey söyledi.

"Onunla dövüşmeyi denemek ister misin?"

"Ben mi?"

"Evet, senden başka biri mi var?"

Zich'in sözleri üzerine Hans’ın kalbi korku ve gerginlik içinde şiddetle atmaya başladı. Bir goblinle dövüşmek hayatını tehlikeye atacak bir deneyimdi. Ama bir yandan da Hans kendisine güvenmeyi denemek istiyordu.

‘Sadece bir goblin. Yanımda Sör Zich varken bir şey olmaz. Bu yolculuğa devam etmek istiyorsam, baştan savaş tecrübesi kazanmam yararıma olur.’

Ve ileride ne olacağını kim bilebilirdi ki? Belki de 'Büyük Kahraman Hans'ın hikayesi bu dövüş ile başlayacaktı.

Hans'ın aklından geçenler saf ve çocukçaydı ama daha genç ve evden yeni ayrılmış birinden de bu beklenirdi.

“Deneyeceğim, efendim.”

Hans, kılıcını çıkardı.