Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

72. Bölüm Kuzeyin Orkları (1)

Çevirmen: Harami / Editor: Harami

 

Crockta ve Tiyo, Shakan’ın vücudunu onun kalesine götürüp oraya gömmüşler ve bir mezar yapmışlardı.

 

Zeki inekler ise Shakan’ın ölümünü metanetle karşılamışlar ama birkaç gözyaşı dökmüşlerdi. Geri kalan hayvanları Yaratıklar Ormanının dış kısmına götürmüş doğaya salmışlardı.

 

Sonrasında kuzeyle kıtanın geri kalanını ayıran karanlık duvara gidip önünde durdular. Zamanında behemotun koruduğu bu duvar arkası görülmesi ve geçilmesi imkansız bir bariyerdi kuzey topraklarıyla kıtanın geri kalanı arasında.

 

[10 sene geçip kuzey tamamen açılana kadar, erişim sınırlı olacaktır.]

 

[Kuzeyi açan kişi olan Shakan’ın yoldaşı olarak, buradan ileriye geçebilirsin.]

 

“C-Crockta, kuzey gerçekten de bu bariyerin arkasında mı?”

 

“Güven bana.”

 

Crockta ve Tiyo duvardan geçmeden önce birbirlerine baktılar. Karanlık onların görüşlerini engelliyordu. Garip bir histi, karanlık sanki onları yutuyor gibiydi.

 

Tekrar gözleri görebilir hale geldiğinde, kırmızı toprağın üzerinde duruyorlardı.

 

“.....!”

 

“Burası…?”

 

Arkalarında hala karanlık duvar vardı ama orman artık görülmüyordu, önlerindeyse yaban arazi. Biraz önce içinde bulundukları ortamdan tamamen farklı bir yerdeydiler.

 

“Burası kuzey…”

 

Issız bir yerdi. Neredeyse hiç bir bitki görünmüyordu ufukta, ara sıra göze çarpan kaktüsler ya da toprağın üzerine çok az çıkmış kökleri derindeki bitkiler haricinde hiç bir şey yoktu.

 

“Peki… şimdi sence hangi yöne doğru gitmeliyiz Crockta?” Tiyo sordu.

 

Hedefleri Düşmüş Tanrının Tapınağıydı, Crockta İstihbarat Loncasından aldığı birkaç bilginin yazılı olduğu bir kağıtla bir harita çıkarttı. Bu haritaya göre, kuzeybatıya gittikleri taktirde önlerine büyük bir göl çıkacaktı.

 

“Öyle olmalı…”

 

Böyle bir iklimde büyük bir göl olması mümkün müydü? Crockta elindeki pusulayı kontrol etti ve Tiyo’ya işaret etti, “Bu taraftan.”

 

“Hadi bakalım dot!”

 

Tiyo, Crockta’yı arkasından takip etti.

 

Beklentilerinin aksine, ıssız bir yere gelmişlerdi ama yine de yeni bir dünyaydı burası. Geldikleri yerde sadece bir kaç insanın gelip görebildiği, ayak basabildiği topraklardı. Daha da önemlisi, bu toprakları erişime açan kişiler onlardı.

 

Crockta ve Tiyo yürürlerken etraflarına bakıyorlardı. Karanlık duvarından başka, her yer aynı görünüyordu. Sanki sonsuz bir çöl gibiydi. Eğer çöl bu şekilde devam ediyorsa, kuzey ölü bir bölge olabilirdi.

 

Ellerindeki haritaya göre devam ettiler, eninde sonunda öğreneceklerdi. Haritada işaretli yerdeki göle doğru giderek uzunca bir süre yürüdüler.

 

“.....”

 

“Göl bu mu şimdi dot…?”

 

Bir su birikintisi vardı karşılarında. Sadece küçük bir su birikintisi, hepsi bu. Crockta haritasını tekrar kontrol etti. Elindeki pusulaya ve haritaya göre doğru yere gelmişlerdi. Etraftaki zemin ve çevredeki kayalar da bunu doğruluyordu.

 

“Bir zamanlar, burası bir göl olabilir.”

 

Harita uzun zaman önce yapılmıştı. Şu andaki durum tabi ki farklı olabilirdi.

 

“İlk önce kurumuş boğazlarımızı biraz ıslatalım.”

 

“Evet dot.”

 

Su birikintisine doğru yaklaştıkları anda.

 

Uzaktan gelen bir ses duydular. Crockta başını çevirdi ve uzak mesafede kalkan kumu fark etti. Bir grup insan bu tarafa doğru yaklaşıyorlardı. Tiyo sudan bir yudum aldı ve konuştu, “Sonunda kuzeylilerle tanışma fırsatı mı buluyoruz?”

 

“Bir şeye biniyorlar.”

 

Bir yaratığa benzemiyordu. Bir şeye binen insanların görüntüsü gibiydi. Orklar mıydı, yoksa insanlar ya da kara elfler mi? Endişe ve merak birbirine karışmıştı. Crockta elini ‘Gulyabani Katili’nin kabzasına attı ve gelenler her kimseler artık daha da yaklaşmalarını bekledi.

 

“Crockta, gergin olduğun konu nedir? Onlar kuzeyin insanları dot!” Tiyo sordu.

 

Crockta başıyla onayladıktan sonra cevapladı, “Umarım benim endişelerim gereksizdir.”

 

Yaklaşan grup artık Crockta’nın seçebileceği mesafeye gelmişti. Onlar orklardı.

 

“Hey! Kimsiniz?”

 

Öndeki ork bağırdı. Toplamda beş ork vardı. Garip görünüşlü yaratıklara biniyorlardı, sanki gergedanlara benziyordu yaratıklar ama boyutları bir attan bile küçüktü. Kafalarının iki tarafından da boynuzlar çıkıyordu ve gözlerinde vahşilik vardı.

 

Crockta öne doğru adım attı. “Hayattayım. Sizi görmek güzel. Ben ork savaşçı Crockta.”

 

Yumruklarını önüne uzattı.

 

“Evet…?” Crockta’nın selamı karşısında birbirlerine baktılar.

 

“Pff…”

 

“Kuk…”

 

Kahkaha atmaya başlamadan önce biraz kıkırdadılar. “Kulkulkul! Onu duydunuz mu? Hayattaymış? Kuhahahahat!”

 

“Şu herif, çok fazla öykü dinlemiş olmalı! Kulkulkulkul!”

 

“Benim annemde bana eski kitaplar okurdu! Hayatta evet, hayattasın! Kuhahaha!”

 

Crockta onların verdiği bu tepkilere anlam veremiyordu.

 

“Hey, neden böyle geçmişe ait bir saçmalığı yapıyorsun?”

 

“Neden bir anda bölgemize böyle bir dışarıdan gelen adım attı ki? Ayrıca yanında bir de cüceyle.”

 

Orklar hayvanlarından aşağı indiler. Onlar da kılıçlar, baltalar gibi silahlar taşıyorlardı ama Crockta’nın bildiği ve sevdiği tarzda değillerdi silahlar. Sanki insan silahları gibi ufaktılar.

 

“Bizler bu bölgeye hükmeden Kapur Kabilesindeniz, dizlerinizin üzerine çökün!” Orklardan bir tanesi kılıcını çekmişti ve bağırdı. Crockta orka boş gözlerle bakıyordu. Ork ayağını yere sertçe vurdu, Crockta’nın tepkisine sinirlenmişti.

 

“Sana, bizler Kapur Kabilesindeniz dedim! Dizlerinin üzerine çök!”

 

Crockta anlayamamıştı. “Dizlerimin üzerine?”

 

Orklar kendi türlerinin önünde eğilmezlerdi. Hayır, aslında hiç bir tür önünde eğilmezlerdi ve asla kimseyi böyle bir aşağılanmaya maruz bırakmazlardı. Aksine, onları ayağa kaldırırlar ve eğer biri onlara hakaret ederse o kişinin kafasını keserlerdi.

 

Bunlar onun tanıdığı bildiği orklardı. Eğer bu karşısındaki orklar direk onlara saldırsalardı daha mantıklı olabilirdi.

 

“Neden bahsettiğinizi bilmiyorum. Ben bir savaşçıyım ve bu da benim cin cüce arkadaşım Tiyo. Lütfen bizim onurumuza saygı gösterin.” Crockta sakince cevap verdi.

 

Ama onlar Crockta’ya bir kez daha güldüler. Bir tanesi karnını tutuyor ve gülerken göz yaşlarına hakim olamıyordu. “Kuhahahhat! Savaşçı? Savaşçı?”

 

“Bu cüce bir savaşçı mı?” Kulkulkulkuk!”

 

“Çok komik adamsın! Birazdan çıldıracağım!”

 

Elinde kılıçla Crockta’ya bağıran ork, Crockta’ya doğru yaklaştı.

 

“Bu adam bir çılgın. Kehehehet!”

 

Kötü ifadeler.

 

Crockta bir şeyi fark etti. “Sakın.”

 

“Neden bahsediyorsun.”

 

“Konuşmayın.”

 

Orkların ifadeleri değişti. “Ne saçmalıktan bahsediyorsun sen!”

 

Sonra ork kılıcını savurdu. Ama hareketini tamamlayamadı. Onun kaba silahı tek seferde parçalanmıştı.

 

Bir büyük kılıç, normal bir kılıç olamayacak kadar büyüktü, boğazına dayanmıştı. Altın Örs Klanının şaheserlerinden bir tanesi, ‘Gulyabani Katili’ sahnedeydi!

 

“Onurunuz yok sizin.”

 

“U-Uh…?”

 

Ork geri çekildi. Diğer orklar eş zamanlı olarak silahlarını kaldırdılar.

 

“Sen!”

 

“Ölmek istiyorsun!”

 

Silahını kaybetmiş ork diğerleri Crockta’nın etrafını sararken bağırıyordu, gözlerinde acımasız bir bakış vardı. “Az önce bize saldırdın ve artık bunu halledemeyiz. Şu herif.”

 

Elinde balta olan bir ork kızgınca bağırdı. “Bizi kızdırmak mı istiyorsun?”

 

Ama Crockta korkmamıştı bile. Orcrox çiftçilerinin ellerinde kürek, kazma tutan halleri, şu an karşısında ellerinde cılız silahlar tutan bu orklardan daha korkutucu olurdu.

 

“Kapur savaşçılarıyla dalaşmak…”

 

O anda, Crockta’nın kaşları çatıldı.

 

“Ne?”

 

“Hehehe, sonunda hatanı anladın değil mi? Bizler Kapur Kabilesinin savaşçılarıyız. Bizim kabilemizin savaşçılarını gördüğünde arkanı dönüp kaçmalısın…”

 

Crockta kafasını yukarı doğru kaldırıp gökyüzüne baktı. Üzerindeki gökyüzü maviydi, aynı geldiği taraftaki gibi.

 

Ancak o gökyüzünün altındaki insanlar farklılardı. Çok farklılar. Kuzeydeki orklar kendi bildiği orklardan çok farklıydı. Lenox gibi Hoyt gibi olmaktan çok uzaktılar. Tanıdığı hiç bir ork bunlar gibi değildi. Yine de kendilerine savaşçı diyebiliyorlardı.

 

Tashaquil tarafından düzenlenen savaşçının seramonisi geldi aklına. Crockta’nın içine bir şeyler kazınmıştı bir kere. Böyle bir şeyle karşılaştığı zaman sadece durup seyredemezdi.

 

Crockta elinde balta tutan orka doğru atıldı.

 

“Nereye bakıyorsun?”

 

Balta üzerine doğru geliyordu o anda Crockta büyük kılıcını ona doğru gelen baltayı bloke edecek şekilde savurdu. Balta parçalandı ve kırıkları her tarafa dağıldı.

 

“Hat!”

 

Elinde sadece baltanın sapı kalan orkun gözleri genişledi. Ani bir saldırıya karşı yapılan sofistike bir engellemeydi ve arkasında muazzam bir güç taşıyordu, kendi silahını parçalarına ayıracak kadar muazzam.

 

Dingin gözler ona doğru bakıyorlardı.

 

Bu kırmızı saç bandı takan orkun rakibi olamazdı bunu fark etmişti. Sanki eski hikayelerdeki kadar saçma derecede güçlü bir orktu o, ama karşısındaki ork gerçekti bir hayal değil. Elinde biraz önce balta tutan ork tekrar elinde kalan sapa baktıktan sonra titreyen bir sesle sordu.

 

“Sen, nereden geldin? Ragnar Kabilesi? Demir Grup? Ya da seni kara elfler mi kiraladılar?”

 

“.....”

 

Crockta başını sağa sola salladı.

 

“Peki nereden geldin o zaman?” Ork dikkatlice geri çekiliyordu. Crockta onlara saldırmaya devam etmemişti ve büyük kılıcını sırtındaki kınına tekrar yerleştirdi.

 

“Biz kıtanın güney kısmından geliyoruz dot!” Tiyo onun yerine cevap verdi.

 

Orkun öfkesi tekrar ortaya çıktı. “Kapa çeneni cüce. Biz sana sormadık!”

 

“Ne dedin sen?”

 

Tiyo anında cevap olarak ‘General’i ateşledi, büyü mermisi orku vurdu. Ork dengesini kaybetti ve düştü, merminin verdiği hasar yüzünden yerde kıvranıyor ve homurdanıyordu. Ork grubu affallayıp kaldı.

 

“O-O bir eser!”

 

Orklar birbirlerine baktılar. Görünüşe göre Crockta’ya nasıl davranmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Bir araya geldiler ve bir şeyi tartışmaya başladılar. Sesleri zayıfça da olsa duyulabiliyordu. “Onlar gerçekten de güneyden gelmiş olabilirler…”

 

“Bu saçmalık…”

 

“Eğer öyleyse, şef…”

 

“Sorun…”

 

Bir şey üzerinde anlaşana kadar konuşmaya bir süre daha devam ettiler. Artık baltası olmayan ork bir sözcü gibi öne çıktı. “Senin adın nedir?”

 

Bütün olanlardan sonra, davranışları kibardı.

 

“Crockta.”

 

“Crockta lütfen kabalığımızı bağışla. Sana tekrar soracağım. Gerçekten güneyden mi geldiniz?”

 

Crockta onayladı.

 

“O zaman şu karanlık duvarını geçerek geldiniz?”

 

“Bu doğru.”

 

“Um…” Ork onaylamadan önce bir süre duraksadı ve sonra devam etti. “O zaman Crockta, seni kabilemize davet ediyorum.”

 

Az önce yaşananlardan sonra hızlı bir değişim olmuştu. Tiyo, Crockta’nın yan tarafına dirsek attı. Bu durumdan hoşlanmamıştı. Crockta da aynı şekilde düşünüyordu ama devamını dinlediğinde karar verecekti.

 

“Sana karşı kaba olduğumuz için af diliyoruz. Kabileler arası savaştan dolayı hassas zamanlardan geçiyoruz. Bir parça hata yapmış olabiliriz. Neden bizimle gelip gerisini kabilemizin olduğu yerde konuşmuyoruz?”

 

Orklar sonuna kadar utanmazca davranmışlardı. Crockta bu durumdan kesinlikle hoşlanmamıştı ama teklifin kendisini değerlendirmesi gerekiyordu. Crockta Tiyo’ya fısıldadı, “Sen ne diyorsun Tiyo?”

 

“Cidden bu adamlarla gitmek mi istiyorsun?”

 

“Hiçte bile. Ama kuzey hakkında hiç bir şey bilmiyoruz. Onları bu seferlik takip etmemiz bize yararlı olabilir.”

 

“Uh… gayet mantıklı konuşuyorsun dot…”

 

Ellerindeki tek şey, onlara yol gösterirmiş gibi yapan eski bir haritaydı. Doğal yapıyı ve Düşmüş Tanrının Tapınağının yerini gösteriyordu ama şu anda karşılarındaki orklar ya da yerleşim yerleri gibi şeyler hakkında hiç bir bilgi içermiyordu.

 

Kapur Kabilesi askeri bir yapıya sahipti ve muhtemelen kuzey kolay bir bölge değildi. Aksine kıtanın geri kalanından daha sert gibi görünüyordu.

 

“Babam her zaman çok tehlikeli bir yer olduğunu söylerdi dot…” Tiyo mırıldandı ve onayladı. “Anlıyorum dot. O zaman bir süreliğine onlarla gidebiliriz.”

 

“Geleceğiz.”

 

“Ama…”

 

Tiyo ‘General’i okşadı.

 

“Eğer iyi davranmazlarsa, Crockta’nın türdaşlarını öldürmek zorunda kalacağım dot.”

 

Crockta cin cücenin kararlı ifadesine güldü. Bu cin cüce arkadaşının şirin görüntüsünden ötürü onun bir asker olduğunu sıklıkla unutuyordu. Tiyo fiziksel çatışmalardan kaçmayan bir yapıya sahipti. Crockta dişlerini göstererek sırıttı.

 

“Tabi ki, aynı şey benim için de geçerli.”

 

Ork savaşçısı ve cin cüce asker birbirlerine bakıp kıkırdadılar. Crockta onlarla gitmeyi onaylar onaylamaz, diğer orklar arkalarında duran hayvanları gösterdiler.

 

“O zaman sizi götüreceğiz. Arkamıza binin.”

 

Orklar buraya gelmiş oldukları hayvanların üzerine bindiler tekrardan. Bir ata binmekten çok ta farklı değildi. Crockta ve Tiyo’da birer hayvanın üzerine bindiler.

 

“Bu hayvanlara ne diyorsunuz?”

 

“Güneyde hiç caruks yok mu?”

 

“Bunlardan bir tane gördüğüm ilk sefer. Güneyde biz normalde at kullanırız.”

 

“Anladım, bu hayvanlara caruk diyoruz. Kuzeyde atlar çok değerlidir, genelde bu dayanıklı carukları kullanırız.”

 

Caruklar koşmaya başladılar. Bacakları kısaydı ama ona rağmen hızlı hareket ediyorlardı. Üzerindeki zıplama hissi bir ata kıyasla daha azdı.

 

Yaban arazinin üzerinde ilerlediler. Etraf hiç değişmedi ve açık çorak toprakların üzerinde yollarına devam ettiler. Sık sık vahalar görülebiliyordu, ama genellikle kırmızı topraklı çorak toprak göz alabildiğine uzanıyordu.

 

Bir süre daha birlikte sürmeye devam ettiler ve sonunda Kapur Kabilesinin yerleşim yerine ulaştılar, etrafı basit çitlerle çevrili bir vahaydı ve içinde çadırlar vardı. Kıtanın güneyindeki modern ve orta çağ şehirlerinden çok farklı bir yerdi. Tiyo’da etrafına endişeli bir ifadeyle bakıyordu. Tiyo Quantes’liydi, kıtanın en gelişmiş şehrinden.

 

“İşte geldik. Biraz bekleyin.”

 

Köye girmeden önce dışarıda biraz beklediler. Orklardan bir tanesi carukuyla birlikte köyün içine gitti.

 

“Hrmm.” Crockta orklara baktı. Caruklarının üzerinde oturmuş sıradan ifadelerle etraflarına bakıyorlardı, ama havadaki garip gerginlik hissedilebiliyordu. Ondan ya da başka bir şeyden korkmalarından kaynaklı mıydı bu? Aniden Crockta Tiyo’ya baktı.

 

“Zzzz…”

 

O uyuyordu. Tiyo kendini önündeki orkun sırtına dayamış uyuyordu, ağzından salyası aka aka. Öndeki ork ise yüzünde endişeli bir ifadeyle kıpırtısız duruyordu. Ork muhtemelen Tiyo’yu sarsıp uyandırmak istiyordu ama kendini engelliyordu. Crockta gülmeye başladı.

 

“Güneydeki bütün orklar senin kadar güçlüler mi?” Crockta’nın önünde oturan ork sordu. Crockta bu soruya düşünmeden direk cevap verdi.

 

“Tabi ki.”

 

Bir savaşçının gerçek gücü vücudundaki güç değildir. Zihinlerindeki güçtür. Onun bütün tanıştığı orklar güçlüydüler.

 

“Ne kadar harika. Yani artık insanlar güneyden rahatça gelebilecekler mi?”

 

“Hala gelmek zor.”

 

Sisteme göre kuzeyin tamamen açılmasına 10 sene vardı. O zamana kadar, karanlık duvar geçmek isteyen herkesi durduracaktı.

 

Köye girmiş olan ork kısa süre sonra tekrar geri geldi. Orkları ve carukları köyün girişine doğru yönlendirdi.

 

Caruklar köyün içine doğru koşmaya başladılar.

 

“.....”

 

Kabiledeki orklar ona düşmanca gözlerle bakıyorlardı. Köyün ortasında büyük bir parsel vardı ve oradaki sandalyede iri bir ork oturuyordu. Sandalyedeki kafatası dekorasyonlarıyla otoritesinin gösterişini yapıyor gibi görünüyordu.

 

Onun arkasında sayısız Kapur Kabilesi savaşçısı Crockta ve Tiyo’ya bakıyorlardı.

 

“Şefi selamlıyorum!”

 

Orklar hızlıca bineklerinden indiler ve diz çöktüler. Crockta ve Tiyo sadece izlediler orkları. Kapur şefi oturduğu yerden kalktı. Normalden daha büyük olan korkutucu bir orktu. Açlıkla bakan gözleri Crockta ve Tiyo üzerinde dolandı.

 

Sonrasında sordu, “Siz güneyden mi geldiniz?”

 

Bir demir kadar sert bir sesti. Crockta onayladı.

 

“Evet. Bana Crockta derler. Seni görmek güzel. Hayatta kal.”

 

Crockta kibarca selamladı.

 

Şefin arkasındaki Kapur savaşçıları Crockta’nın cevabı karşısında mırıldandılar. Kapur şefi gözlerini kıstı. Ayağını yere vurdu.

 

Kuuong!

 

Herkes bir anda sessizleşti. Kapur şefi güldü ve Crockta’yla Tiyo’ya bakarken ilan etti,

 

“Diz çök.”