Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

25. Bölüm Bul’tar

Çevirmen: Harami / Editor: Harami

 

Bul’ta.

 

Daha doğru telaffuzu ise Bul’tar.

 

Günümüzdeki orklara aşina olan bir kelime. Görünüşe göre sondaki ‘r’ eklendi ve günümüzdeki halini aldı “Bul’ta” nın yerine. Antik ork kelimesi Bul’tar'ın hem karmaşık hem de üstü kapalı anlamları vardı. Evrensel olarak hayatta kalmayı ve hayatı ifade eder; ancak bağlamsal manada ise, en önemli şeyi ya da bir orkun hayatı içerisinde yerine getirmesi gereken en önemli amacını ifade eder.

 

Bu kelimeyi diğer dillere yorumlamak kolay değil çünkü bir çok anlamı ve yan anlamı var. Önceki sözcüğün anlamını ‘hayat’ ve ‘hayatta kalmak’ olarak değiştirmek mümkün. Ancak esas sıkıntı kelimenin modern ve sonraki anlamında ortaya çıkıyor. Bunun nedeniyse kullanılan resmi dilde karşılayacak hiçbir kelimenin olmaması.

 

Öyle bir kelime ki birçok kelime anlamına geliyor; hayat, ahlak, hedefler, hayaller, hayattaki en önemli şeyler gibi. Orkların kültürünü ve felsefesini anlayabilmek için en kritik aşamalardan bir tanesi bu kelimenin anlamını anlayabilmek.

 

Sayısız orkla tanıştım, içlerinde bulunduğum sürede Bul’tar'ın gerçek anlamını hissettim. İki farklı dil arasındaki açıklık ve farklılığa rağmen, eğer dilimizde bu kelimeyi ifade etmek için bir yol varsa, bunu yapmak isterim.

 

Antik ork dilinde Bul’tar hayattır. Hayatsa orkların ‘onuru’dur.

 

Onlar için, hayat onuru anlamanın ve özümsemenin bir sürecidir ve onur ise hayatlarındaki en önemli değerlerin toplamıdır. Öyleyse, Bul’tar hayattır ve hayatta kalma dürtüsünden farklıdır, ayrıdır.

 

-Elliot De Pontian (Her Kabilenin Antik Dilinin Kültürel Felsefesi)

 

******

 

Ölüm şövalyelerine karşı orklar saldırgan tutumlarını koruyorlardı. Hoyt ve Lenox birer ölüm şövalyesi ile ilgileniyorlardı. Sadece onlar bir ölüm şövalyesine karşı kolayca durabiliyorlardı. Lenox’un baltası ölüm şövalyesinden bir parça kopardı. Ölüm şövalyesinin vücudunun etrafında kara bir duman oluştu ve yarayı iyileştirdi.

 

Dövüş tekrar başladı.

 

Ian ruhundaki gücü yeniden buldu. Ölüm şövalyesini dilimlediğini zannetmişti ama kılıcı sadece zarar vermeden sekmişti.

 

Onlar gerçekten ölüm şövalyeleriydiler. Eğer durum böyleyse, onları kontrol eden zindanın efendisi ne kadar güçlüydü?

 

Lenox zevkten güldü. Gök gürültüsü gibi bir sesti. O anda, Lenox’un vücudu beyaz bir parlamayla alev almış gibi göründü ve vücudu gözlerin takip edemediği bir hızda hareket etti.

 

Ölüm şövalyesi de kara enerji ile örtülüydü, onu hatları belli olmayan kara bir figür olarak gösteriyordu. İkisi görünmeyen saldırıların takasına başladılar, sadece belli belirsiz parlamaların görüldüğü ve silahlarının metalik çınlamalarının duyulduğu bir-iki dakikalık sürede iki silah onlarca defa çarpıştı.

 

Ian boş bir an bulduğunda Lenox’a bakmıştı ve çenesinin kontrolsüzce açılmasını engelleyemedi. Ölüm şövalyesinin etrafındaki karanlık Lenox’un muhteşem baltasının ışığı altında seyrelmeye başlamıştı. Her saldırısıyla birlikte şövalyenin ağzından bir çığlık çıkıyordu.

 

Hoyt da Lenox’tan aşağı kalmıyordu, çekicini şövalyenin suratını dümdüz edecek şekilde yapıştırdı, şövalyenin yüzü içe doğru göçmüştü. Karanlık yaranın etrafında onu iyileştirmek istercesine toplandı ama Hoyt’un işkence gibi devam eden saldırılarına daha fazla direnemedi. Hoyt’un çekici şövalyenin vücudunu dövmeye devam etti.

 

Kalan ölüm şövalyesi orkların şamanların büyüleriyle güçlendirilmiş toplu ve bireysel saldırılarına daha fazla dayanamadı ve çöktü. Kinjur asasını salladı ve asasından çıkan bir yıldırım düşmüş şövalyeyi çarptı.

 

Şövalye son bir gayretle ayağa kalkacak gücü buldu ve dağınık şekilde duran orkların saflarına doğru atıldı. Saldırı bir an için orkları tehdit etse de çabucak kontrolü sağlayıp dövüşmeye devam ettiler. Savaş bir süre daha devam etti ama nihayetinde orkların zaferiyle sonuçlandı.

 

Orklar derin bir nefes aldılar. Başka bir savaş sonuçlanmıştı. Lenox’un küçük yaraları vardı, Hoyt’sa kendi yaralarına iksir döküyordu. Diğer yaralı orklar kendi yaralarıyla ilgilenirken homurdanma sesleri duyulabiliyordu.

 

Gulda Ian’a yaklaştı ve elini omuzuna koydu, nefes alış-verişi kötüydü. Yine de heyecanla güldü ve Ian’ın omuzuna bir tane geçirdi.

 

“Kuhahaha! Acemi! İyi savaştın!”

 

Ama o darbe her zaman olduğu gibi sert değildi. Ian Gulda’ya döndü, göğsündeki derin yaradan kan sızıyordu.

 

“Yara hakkında endişelenme Acemi.”

 

“Ama…”

 

“Bu Gulda’yı durdurabilecek bir yara değil. Kuhahaha.”

 

Gulda’nın gözleri devasa kapıya döndü.

 

“Bu pislik navment piç kuruları beni durdurmaya yetmez.”

 

Lenox kalan birlikleri tekrar düzenledi, bir kez daha büyük bir grup ork tekrar savaşamayacak durumdaydı. İlk defa birkaç ork ölmüştü. Ölüm şövalyelerine karşı yapılan savaş şimdiye kadarkilerin en yoğun olanıydı. Ölüm şövalyelerinden biri bir açıktan faydalanarak ork savaşçıları aşıp şamanların arasına girerek birkaç tanesini katletmişti.

 

Orklar ölü yoldaşlarının açık olan gözlerini kapattılar. Kısa bir süre sessizlik oldu. Bir savaş daha yaşanmış ve bitmişti. Ama bu sonuncusu değildi bu günlük. Her şey bittikten sonra orklar onurlu savaşçılara uygun bir cenaze töreni düzenleyeceklerdi.

 

Yaralı orklar ölü yoldaşlarının bedenlerini sırtlarında taşıyarak girişe doğru yola çıktılar. Geriye küçük bir grup ork kalmıştı.

 

Lenox etrafına bakındı. Savaşçılar ve şamanlar, Grom ve Ian da bunlara dahildi, başlarıyla onayladılar.

 

Son aşamaya gelmişlerdi. Lenox kapıyı açmak için itti.

 

Garip bir sesle birlikte yavaş yavaş açıldı kapı. Kapı açıldı ve ortaya birinin gölgesi çıktı. Sırtı onlara dönük bir büyücü.

 

Yavaşça arkasını döndü.

 

“.....!”

 

Kapşonunun altında zorla bütünlüğünü sağlıyormuş gibi görünen çürümüş bir suratın tuhaf görünüşü vardı. Cübbesinin içinde çürümüş etleri ve kemikleri görülebiliyordu.

 

Orklarla yüzleştiğinde alay edercesine kahkahaları havayı doldurdu.

 

“Kuhuhuhu. Sonunda buraya geldiniz, aptal orklar…”

 

“Liç, ölülerin istirahatini bölmeye hakkın yok.” Lenox bir adım attı ve baltasını kaldırdı. “Buna karşı gelen kim olursa olsun icabına bakılmalıdır.”

 

“Gerçekten bir bok bilmiyorsunuz…”

 

Liç yürümeye başladı. Görünüşü etrafı aydınlatan meşalelerin ışığında nahoş bir görüntü oluşturuyordu.

 

“.....!”

 

“Siz orklar… Çok naifsiniz…”

 

Liçin durumu normal değildi. Mavi bir ışıkla parlayan bir hançer göğsüne saplı duruyordu. Kalbinin içindeki can damarları parçalanmıştı ve siyah bir parıltı vardı etraflarında.

 

“Her neyse, ben de… ben… ben de sadece kullanıldım…”

 

“Ne demek oluyor bu?”

 

“Birazdan ortaya çıkarlar.”

 

Liç birkez daha güldü. O anda.

 

Ayak sesleri.

 

Ayak sesleri duyulmaya başlamıştı, bir ya da iki kişinin çıkarttığı sesler değildi bunlar, sanki bir ordu düzenli bir şekilde ilerliyordu. Orklar arkalarına baktılar. Tünelin görünmeyen ucundan birçok tepeden tırnağa zırhlı insan savaşçı onlara doğru yürüyordu. Demir zırh giyen piyade üniteleriydi bunlar. Ön kapıyı kullanarak gelmişlerdi.

 

“Sen haklıydın,” birimleri yöneten erkek insan konuştu. Miğferinin içinden mavi gözlerindeki parıltı belli oluyordu. “Miğde bulandırıcı orkların liderini basit bir tuzakla buraya getirmek çok kolaymış.”

 

Adam bir kahkaha patlattı. Kahkahasının sesleri zindan boyunca yankılandı. Yanında duran büyücü başıyla onayladı.

 

“Söylemiştim sana, her şey planlandığı gibi gitti.”

 

Büyücü orklara gözlerinde istediği sonunda gerçekleşmiş gibi bir ifadeyle bakıyordu ve kapüşonunu açtı. Yüzünün önüne düşen terli saçlarını savurdu, alnındaki beyaz yıldız ortaya çıkmıştı. Bir kullanıcı.

 

Büyücü konuştu, “Ne diyorsun, tam söylediğim gibi değil mi?”

 

“Evet tam söylediğin gibi.”

 

“Gizli bir casus ile iletişim, yapılabilecek en basit şeylerden biri.”

 

“Harika. Bu iyiliğini unutmayacağım.”

 

“Teşekkür ederim. Hahahaha!”

 

Ne hakkında konuşuyorlardı bunlar?

 

Ian’ın gözleri genişledi. Bu Ian’ın inanmak istemediği bir hikayeydi, ama açıkça gözlerinin önünde yaşanıyordu. Grom yavaşça onlara doğru ilerliyordu.

 

Büyücü seslendi, “Hey, Hyunchul! Buraya gel!”

 

“....”

 

“İyi iş dostum. Şimdi seninle ileriyi konuşabiliriz.”

 

Grom insanların yanına koştu. Orklardan bakışlarını kaçırarak yere bakıyordu. Büyücü onun sırtına vurdu. “Bir ork olarak çok işe yararsın. Yine de yeniden başlamayı düşünüyor musun?”

 

“Evet.”

 

“Anlıyorum. İyi karar. Seni klana alıp yetiştireceğim.”

 

“Teşekkür ederim.”

 

Ian gözünün önündeki manzaraya inanamıyordu. Grom onlara ihanet etmişti. Hayır, en başından beri vazifesi orkların içine sızmaktı.

 

“Kont, ben üzerime düşeni yaptım.”

 

“Grubunu ödüllendireceğim. Görev tamamlandı mı?”

 

“Şunları ele geçirdiğimizde tamamlanacak. Eğer yakalamayı başarabilirsek büyük bir başarı olacak bu.”

 

Büyücünün parmağı Lenox’u işaret ediyordu.

 

Görev. Orcrox Hisarı'ndaki ork savaşçılarının eğitmeni, büyük savaşçı Lenox. Onların hedefi oydu. Orkları mağlup et ve Lenox’u öldür. Bu onların göreviydi ve Grom da bu görev için ayarlanmış casustu. Lenox’un güvenini kazanmak için bir savaşçı olmuştu. Liçse sadece bir yemdi.

 

“Hey Liç. Sen gidebilirsin.”

 

“Kuhuuok…”

 

Büyücü büyü sözlerini söyledi ve liçin kalbindeki hayati damarlardaki mavi hançer olduğu yerden çıktı. Liç bir an için yere oturdu ve nefesini düzenledi, sonra koşmaya başladı. Liçe yakın olan duvarda küçük bir kapı vardı. Kapıyı açtı ve dışarıya doğru kaçtı.

 

Ian’ın gözleri titredi. Bir çıkış yolu. Oraya doğru kaçabilirlerdi.

 

Belki biraz zaman kazanabilirdi.

 

Ian Lenox’un yanına gitti.

 

“Lenox! Orada…”

 

Ama Lenox başka bir tarafa bakıyordu, Ian onun bakışlarını takip etti. İnsanların arasında tanıdık yüzler vardı.

 

Ahh. Nasıl unutmuştu… Yaralı orklar… Ölümüne dövülmüş ve buraya kadar sürüklenmişlerdi. Cesetler gibi duruyorlardı ama hala nefes alıp verdikleri belli oluyordu. Yerdeki kan izleri sürüklendikleri yolu gösteriyordu.

 

Kont ona en yakın olan orkun yüzünü tekmeledi. Bir ork dişi havaya doğru uçtu.

 

“Lanet ork pisliği.”

 

“Kilkilkil.”

 

“Bok torbaları.”

 

Tekmelemeleri devam etti.

 

“Öl! Öl!”

 

Ian Lenox’a baktı. Lenox’un gözleri sanki yuvalarında kaybolmuştu. Ian öfkeliydi ama ağzını kaçmalarını önermek için açmıştı.

 

“Acemi.” Lenox konuştu.

 

“Evet.”

 

“O yoldan kaç.”

 

“Huh…?”

 

“Orada bekleyenler olabilir ama ben sana inanıyorum. Sonuna kadar hayatta kal ve Orcrox’takilerin neler olduğundan haberdar olmasını sağla.”

 

“Lenox…”

 

“Biz kalıyoruz.”

 

Lenox baltasını kaldırdı. Orklar da aynı anda silahlarını kaldırdılar.

 

Bu çok saçmaydı. Savaşçılar yorulmuşlardı ve yaralıydılar. Vücutlarındaki kan sadece düşmanlarının kanı değildi. Ve sayılar arasındaki fark da manasızca fazlaydı. Bu bir yumurta ve taş arasındaki savaş gibiydi. Sayısız dövüşten çıktıktan sonra orklar tükenmek üzereydiler. Düşmansa tepeden tırnağa zırhlı ve tam bir orduydu.

 

“Lenox…!”

 

Ian dişlerini sıktı. Onlar ondan farklıydılar, öldükten sonra tekrar canlanamazlardı. Onların ölümü tamamen sonları demekti. Ama görebiliyordu ki Lenox onun sözlerini dinlemeyecekti. İnsanların arasında hayatta kalan orklar olduğu sürece hiçbiri dönüp kaçmayacaktı.

 

“O zaman ben de savaşırım.” Ian ilan etti.

 

“....”

 

“Sizinle savaşacağım…”

 

O anda Lenox Ian’ı itti. Ian yere düşüp biraz yuvarlandı. Oturur pozisyona geçip anlamayarak kafasını salladı. Neden…?

 

“Güldürme beni, Acemi. Bu katılabileceğin bir savaş değil.” Lenox konuştu.

 

Gulda durduğu yerden başıyla onayladı. “Aynen. Aptal mısın sen? Yoluma çıkma sakın, Acemi! Kuhahahah!”

 

Elini kanayan göğsünden çekti. Bu son değildi.

 

“Büyülerimi senin üzerinde kullanmam ziyan etmem demek, Acemi.” Konuşan Kinjur’du.

 

Diğer ork savaşçılar da konuşmaya başladılar.

 

“Beraber savaştık diye kendi gücünü bizimkiyle biraz karıştırıyor olabilirsin, ama esas savaşta sadece bize engel teşkil edersin.”

 

“Aslında senin yüzünden doğru dürüst savaşamadım bile. Git şimdi. Kaç. Kulkulkul.”

 

“Kaçarken çok kötü görünmemeye çalış.”

 

“Lenox’u rahatsız etmeyi bırak ve ne diyorsa onu yap. Kulkulkul.”

 

“Arkana bakmadan koş ve sakın yakalanma. Şimdi savaşmak istiyorum, yani git, hadi bakiim!”

 

Orklar gülüyorlardı.

 

Ian’ın gözleri yaşlarla ıslanmıştı. Kaçsaydılar belki yaşamak için bir şansları olurdu. Kaç tanesinin düşeceği belli olmazdı ama en azından birkaçı yaşayabilirdi ama onlar kalıp sonuna kadar savaşacaklardı.

 

Ian Hoyt’a bakıp bağırdı, “Hoyt! Sen ne diyorsun? En önemli şey hayatta kalmaktır, hayat daha önemlidir!”

 

Sonra Lenox’a baktı.

 

“Lenox! Önce yaşamalısın! Bizim sloganımız Bul’tar değil mi?!”

 

Bütün orklara tek tek baktı. Orklar Ian’a ve birbirlerine boş gözlerle bakıyorlardı.

 

“Kuk…”

 

“Kukuk…”

 

Bir iki orkun omuzları sallandı.

 

“Puhahahahha! Kuhahahah!”

 

“Kuhahaha!”

 

“Kulkulkulkul! Kulkulkulkul!”

 

Hepsi kahkahalara boğuldular. Orkların sesleri zindanın duvarlarında yankılandı. Uzun bir süre gülmeye devam ettiler. Sonra gülüşmeler kesildi.

 

Lenox Ian’a yüzünde bir gülümsemeyle bakıyordu. Ve konuşmaya başladı, “Acemi.”

 

“.....”

 

“Sana göre, hayat en önemli şey.”

 

“Evet…”

 

“O zaman sana bir soru sorayım.”

 

Lenox sordu, “Şimdi sen hayatta mısın?”

 

Ian boş boş baktı.

 

“Huh…?”

 

“Yaşıyor musun?”

 

“Ne…”

 

Lenox’un neyden bahsettiğini anlayamıyordu.

 

“Şimdi sen hayatta mısın?”

 

“Hayattayım.”

 

Lenox tekrar sordu, “Neden?”

 

“Huh…?”

 

“Neden hayattasın? Nefes aldığın için mi?”

 

“Ah…”

 

“Bunu aklında tut Acemi.”

 

Lenox gülümsedi, bütün orklar Ian’a gülümsediler.

 

Lenox baltasıyla Ian’ı işaret etti. Ian’ın bakış açısından Lenox’un gülümsemesi baltasının bir başıyla bölünmüş görünüyordu.

 

“Bunu aklında tut Acemi.”

 

Sanki yine Lenox’la eğitim alanındaymış gibiydi. “Sadece bu! Nefes alıp veriyor olman! Bu senin hayatta olduğun manasına gelmez!”

 

Onun son öğretisi gibi hissettirmişti.

 

“Ölmemiş olman! Yaşadığın manasına gelmez!”

 

Ian sonunda durumu kavradı. Ork selamlaşması olan ‘hayatta mısın’ aslında onun sadece hayatta olup olmadığını sormuyordu. Bul’tar sadece yaşam için bir çağrı değildi.

 

Lenox insan ordusuyla yüzleşti. Ork savaşçıları da insanlara doğru kaldırmışlardı silahlarını, yüzlerinde kocaman birer gülümsemeyle. “Bunu anlamıyorsan, bizimle savaşmak için yeterliliğe sahip değilsin. Yani…”

 

O anda, İnsanlar içindeki orklar son gayretleriyle ayağa fırladılar. İnsanların düzeni bozulmuştu.

 

“Çık git buradan şimdi.”

 

Bunlar Lenox’un son sözleriydi. Ork savaşçılar ahenk içinde ileri atıldılar. Ian daha fazla bakmaya dayanamıyordu. Acil çıkış kapısına doğru koşarken orkların bütün bir halde gelen seslerini duydu.

 

“Bul’tar------------------------------------------------------------!

 

******

 

-Elder Lord’da Herkül Klanı bir köyü katletti ve artık oranın kendi toprakları olduğunu ilan ettiler. Bunun hakkında ne düşünüyorsun?

 

-Kullandıkları yöntem gaddarca ama sonuçta ölenler NPC olduğu için etik standartlara göre değerlendirmek zor olur. Diğer klanlar bile…

 

“Kesinlikle saçmalık.”

 

Bir adam viskisinin kalanını tek seferde içti. Adam bardağını tekrar tezgaha koyarken barmen çaktırmadan adamı izliyordu.

 

“Ne yaptıklarını bile bilmeyen geri zekalı piçler....”

 

“Görünüşe göre biraz fazla içmiş gibisin.”

 

“Hayır, hayır. Ben iyiyim. Beni tanırsın.”

 

Adam başıyla onayladı. Bir kez daha televizyona odaklandı konu değişmişti.

 

-Elder Saga Şirketi nasıl bu kadar kusursuz bir sanal gerçeklik oluşturdu?

 

-Bir bakalım. Bu aslında dahi bilim adamı Yoo Jaehan’ın geride bıraktığı çekirdek sistem sayesinde. Gizlilik nedenleriyle halka açık bir duyuru yok, ama orada muhtemelen çok çok fazla miktarda bilgi işlem cihazı vardır.

 

-Anlamayı bile başaramadığımız bir dahi.

 

Adam boş viski bardağına baktı. Tezgahın temiz yüzeyinden kendi yabani yüzünü gördü.

 

Kendi kendine homurdandı, “Aptal piçler… Ne sanal gerçekliği…? Hangi bilgi işlem cihazları…?

 

Barmenin tekrar doldurduğu bardağından bir yudum daha aldı.

 

“Beni güldürmeyin…”

 

Bardağı elinden bıraktı ve havaya boş boş bakmaya başladı.

 

-Bütün bildiğimiz çekirdek sistemi olan Albino’nun bütün bunları olası kıldığı…

 

Ne? O adam, Yoo Jaehan güldü. Ne duymuştu?

 

Ellerini havaya doğru uzattı. Bir şeye doğru bakıyordu. Havayı kavradı ve mırıldandı,

 

“Bir tanrı… sizi aptallar…”