Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

76. Bölüm Milli Kahraman #2

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

Hmmm?

Aynı anda, Kibir de Theo’nun bedenindeki değişimi fark etmişti. Algıları, insanlarınkinin on hatta yüz katı olduğundan en ufak bir değişimi bile kolaylıkla algılayabilirdi. Analizleri çok hızlı ve çeşitliydi. Örneğin, ter miktarı, nabız, vücut ısısı, göz bebeklerinin daralıp genişlemesi bunlardan birkaçıydı.

‘Ne tuhaf! Şu maymun tiplinin korkusu kalmadı.’ Kibir bir hayli şaşırmıştı.

-Sen... nasıl bir hile yapıyorsun?

Her varlık, besin zincirinin tepesinde olan Kibir’den korkardı. Karşısındakinin nasıl bir gücü olduğu önemli olmaksızın, içi korkuyla dolardı. Büyü ve enerji kullanıcıları, hatta belli bir seviyenin üstüne çıkmış büyücüler bile onunla karşılaşmak istemezdi. Ancak şu anki durumu anlamayan Kibir, garip bir huzursuzlukla doldu.

Theodore yavaşça ayağa kalktı. Kibir’in pençesine göre bayağı ufak kaçan sağ elini kaldırdı.O anda...

Paang! Parmağından bir ışık fırladı ve Kibir’in kafatasını kırdı.

‘...Ah?’ düzenli nefes alan Ellenoa’nın bile ağzı bir anda açık kalmış, nefesi tutulmuştu.  Bunun sebebi, kırılan kafatasının görüntüsünün gerçekçi durmamasıydı. Normal bir yaratık için bu ani bir ölüm sayılırdı.

Theodore- yani Alfred yere düşen bedene berrak gözlerle bakıyordu.

Başını sallayıp parmaklarını kenetledi. ‘Akıllıca. Beni sağ bırakman iyi oldu.’

Şimdilik Theo’nun (yeniden yazma) büyüsüyle çağırabileceği iki kişi vardı, Alfred ve Lee yoonsung. Myrdal konusunda bu büyü asla işe yaramadığından sadece iki alternatifi vardı. Theo,bu iki karakter arasında gidip gelse de, seçimini yapmıştı... ve büyülü okun mucidi, savaş kahramanı Alfred Bellontes yüklenmişti.

Gudududuk... gudududuk...

Bununla birlikte, binlerce kişiyi katletmiş bu canavarın bu denli tek bir darbeyle ölmesi olacak şey değildi.

Kafasının altında kalan et yeniden büyümeye başladı ve boyun kemikleri kendini restore etti. Kendini yenileyen hücreler ona iyileşme fırsatı vermişti. Alfred’in gözleri, karşısında meydana gelen durumu saniye saniye izliyordu.

‘Bir trolden daha güçlü. Bu, sadece kendini yenileme değil, ölümsüzlük gibi bir şey. Öldürmeye çalışarak kazanamam.’

İşte bu, Herman ve diğer askerlerin içine düştüğü hataydı. Bu yaratığı tam anlamıyla öldürmek için, Veronica ya da Blundell gibi birine ihtiyaçları vardı. Eğer bir süreliğine onun ayağını kaydırmaya çalışırsa 1 ve 3.arabadakiler de bu işten sağ çıkabilirdi.

-Seni eşek! Seni maymun...! kulakları sağır eden ince bir ses, yüzünün yarısı kapalı Kibir’in ağzından çıkıp duruyordu.       

Canavarın eti şimdi daha farklı dursa da 6 çift gözü hala yerindeydi. Gözlerinin sıradan bir maymun suratlının saldırısıyla çizildiğini bilmek gururunu incitirken, öldürme isteği içini kaynatıp duruyordu.

‘Ogre gücü, girit gücü, tepegöz gücü.’

Kibir’in vücudu bir anda kabarmıştı.

Boyu 3 metre uzamış, genişliği ise iki katına çıkmıştı. Kasları ise derisinin yüzeyinden belli oluyor tüm yerlerini kaplıyordu. Kırmızı bağlar ve birbirine geçmiş kas dokuları, gözlerinin önüne öldürmeye hazır birinin imajını yansıtıyordu.

Şiddetin yeniden doğuşu olan bu yaratık, ağaç ktüğünden kalın olan kolunu kaldırdı.

-****** !!!

Yaratığın 4 yumruğu, öfkeli bir kükremeyle yere indi.

------------------!!!

İşin tam anlamıyla mükemmel bir tahribat gerçekleşiyordu. Kibir’in yumruğuyla vurduğu yerler sallandı. O sırada Ellenoa’yı tutan Alfred tüm kuvvetiyle zıplarken, yeryüzü muazzam sesler çıkartarak yarıldı. Etrafa yayılan şok dalgası, yeryüzünün içindekileri dışına vurmaya yeterdi, tabi yeraltına denk gelseydi!

‘Ellenoa!’

‘Evet, burdayım?!’ Ellenoa gönülsüzce bu sese yanıt verdi.

‘Seni yeryüzünden sileceğim! Durduğun yere dikkat et!’

Cevap verecek zaman yoktu. Alfred, Theo’nun zihninden rüzgar büyüsünü çekip kullandı.

Bir insanı yaprak gibi savurabilecek fırtına büyüsünü, Kibir’in şok dalgasıyla birleştirince birkaç yüz metreyi uçarak aşmak kolay olmamıştı. Bu zaman aralığını Ellenoa’yı güvenli bir yere taşımak için kullanmalıydı.

Böylelikle Alfred, Ellenoa’yı güvenli bir mekana bırakmaya çalıştı.

‘Kyaak!’ Ellenoa geri sürüklenip gökyüzünde kaybolurken tiz bir sesle çığlık atmıştı. Alfred onu yere indirme konusunda endişe etse de, doğa aşığı Ulu Elf için bu durum pek sorun olmamalıydı. Düşüncelere daldığı sırada Alfred kendini de bu tahribatın ortasından uzağa çekip bir kenara bıraktı.

Ancak, yere iniş yaptığı anda...

Huuung!

Toz bulutundan beliren koca bir yumruk,  sadece rüzgar basıncıyla tüm tozu ortadan kaldırabilecek bir gücü barındırıyordu!

Bu darbe, bir öncekinden 3 kat daha kuvvetliydi. Şayet bu darbe denk gelirse, hiçbir iz bırakmadan yok olabilirdi. O yüzden Alfred saldırmaktan vazgeçip göğsünde sakladığı güce yoğunlaştı. Bu, Lee yoonsung’dan öğrendiği Demir Koruma tekniğiydi.

O sırada tam önünde yere 90 derecelik kırmızı bir sütun çıktı.

Pik!

Koca yumruğun ona depmesiyle burnu kanamaya başladı. Ardından, kendini hızla sağa atarken eliyle de burnunu kapattı. Bunca şiddetin ortasında kalmak onun için çok yorucu olmuştu. Canavarın göğsünde bir boşluk açmaya çalıştıkça yaratık başka 3 yumruğu aynı anda göndermeye hazırlanıyordu.

Alfred ölüm duvarıyla karşı karşıya kaldığında soğukkanlılıkla gülümsedi. ‘Ahmak.’

Ardından vücudu bir anda hızlanarak rüzgar gibi fırladı.

‘Savaş şarkısı. Hız sonatı. Kıvrım.’

Hızı sınırlarını zorluyordu. Yaratıktan bir ya da iki hamle önce davranması ölüm demekti. O halde üç belki dört katı hızlı olmak zorundaydı.

Alfred üç yumruk saldırısını tecrübesiz Theodore’dan farklı olarak, büyük bir dikkatle ayrı ayrı karşılamayı düşündü.  Düşmanın göğsünde açtığı iğne deliği gibi aralıktan içeri sızıp bu devasa yaratığın göğsünden içeri ilerlemeye çalıştı.

Sonrasında, mızrak gibi sivri elleri yaratığın göğsünü parçaladı.

Puhwakak!

4 Büyü oku sağ elinin başparmak hariç her parmağından çıkıp kalbin etrafındaki kasları yırttı.

-******!! Kibir’in bedeni dayanılmaz acıdan dolayı kıvranıyordu.

Kibir’in tek hamlesi bu insanı öldürmeye yeterdi. Tek seferde işi biterdi. Hafif bir çizik bile onun için ağır bir yara demekti. İkinci hamlesinde de son nefesini verirdi. Ama diğer yandan, Alfred’in rakibini öldürememe gibi bir savaş cezası vardı.

Ona rağmen, düşmanı önünde yel gibi dans edip duruyordu.

-Seni pis sıçan!

Kibir’in el ve ayak saldırıları tamamen anlamsızdı. Alfred tekme ve yumruklarından kaçabiliyor ve açıkta kalan yerlere vurabiliyordu. Ölümcül noktalara vurmak bir nişancının esasıydı. Basit hareketlerle Kibir, Alfred’in avı haline gelmişti.

Alfred alayla Kibir’e baktı. ‘Eğer ölemiyorsan, seni canlı bir arıkovanına çevirebilirim.’

Böyle giderse, Alfred birkaç saat durumu idare edebilirdi. Parmaklarından her ateş çıktığında elindeki avı kıvranırken, kendisi üstünlüğünü koruyordu.

Buna rağmen, durum çok geçmeden tersine döndü.

***

Tam tamına 5 dakika sonra...

-...Şimdi hileni çözdüm.

Kibir’in gururu her şeyden öteydi ama, zekası kimseden aşağı kalmazdı. Alfred’in gözlemlediği gibi, Kibir de Alfred’i izliyordu. Bu, avı avlama yöntemiydi.

Kibir başka bir görüntüye dönüşünce, Alfred soğuk terler atmaya başladı.

Şimdi boyu upuzun, ayakları da ahtapot gibiydi. Bu şekli, kesinlikle insanlardan çok uzaktı.

Alfred, Kibir’in özelliğine alıştığından bu hallerine dayanabiliyordu. Her ne kadar kuvvetli yapılar olsalar da kasların, eklemlerin ve kıkırdakların hareketlerini okuyarak düşmanın hareketini tahmin etmek kolay bir işti.

Yine de, bir canavarın kişiliğinden habersiz sayılırdı, o yüzden tepkilerinde gecikiyordu.

-Öl.

Kısa bir müddet sonra, mesafe yatay olarak ikiye bölünmeye başladı. Bu büyü, Caracalos’un kılıç kuyruk büyüsüydü!

Alfred refleks olarak geri sıçradı ama göğsüne aldığı yaradan kanlar akmaya başlamıştı. Her yerinin kaba kumaşlarla örtülü olmasından dolayı yara almaktan kurtulmuş olsa da, bu sefer geç tepki verdiğinden kalbi neredeyse ortadan ikiye ayrılacaktı.

Bu kez, Theo’nun bilgisi onu kurtarmış oldu. Caracalos Güney bataklıklarında yaşayan A derecesinden tehlikeli bir yaratıktı. Ufak kuyruğu mitril içeriyordu. Zaten bu sayede metal ve savunma büyülerinin üstesinden gelip silah alanına giriyordu.

‘Lanet, enerji savaşçılarından daha iyi.’Alfred’in bunu fark etmesiyle keyfi kaçmıştı. Tüm hayatı Kuzeyde geçmiş,Güney yaratıklarına hiç ilgi duymamıştı. Dahası, Theodore gibi kitap da okumazdı.

Eğer bu gibi sürpriz saldırılar olmaya devam ederse, 1 saat değil 10 dakika bile zor dayanırdı.

Alfred, kendisini izleyen Theodore ile iletişime geçti. ‘Evlat, beni duyabiliyor musun?’

-Seni duyuyorum. Konuşabilirsin. Ben bedenin sahibi Theodore Miller.

İkili, bir bozuk paranın ön ve arka yüzü gibiydi. En sonunda birbirlerine baktılar.

Alfred, Theodore’un bedenini kullanıyor olsa bile, yapay eşyalar veya ezber büyüsü ile onun yeteneklerine tamamen hakim olmanın yolu yoktu. Alfred Bellontes, Theodore Miller’ın bedenine yabancıydı ve bu nedenle bazı sınırları vardı.

‘Bundan sonra, bilincin büyük oranda benim kontrolümde olacak. Bunun için rızana ihtiyacım var.’

‘Elbette, olur.’

‘Bayağı hızlı cevap verdin. Nasıl yan etkileri olacağını bilmeden hemen kabul etmen sorun değil mi? birbirimizin bilincini bağlamak soruna neden olabilir. Her ne kadar bilgi konusunda senden aşağı olsam da.’ Sarışın adam tedirginlikle Theo’ya baktı.

Alfred’in ifadesi gayet anlaşılırdı. Ayrıca, Krallık ailesine mensup ve kahraman lakabı olduğundan saygınlık kazanmış biriydi.

Theo, o hafifçe başını sallayıp dururken gıpta ile ona baktı. İlk andan beri o canavarla savaşmak istiyordu.

‘...İsteğine saygı duyuyorum, Evlat.’

Geri çekilmek zaten anlamsızdı. Olay, Theo’nun sonuna kadar gitmesini gerektiriyordu... en azından Ellenoa’nın güvenliği garanti altına alınana kadar ya da Veronica gelene kadar. O zamana dek,ölümden kaçmalıydı. Kahramanın ruhuyla bir kumar masasına oturup sonunu görmek, basitçe ölmekten daha iyi bir seçenekti.

Ardından, tam o sırada...

(Unsur adı ‘Alfred Bellontes’ ve sahip ‘Theodore Miller’ bilinçleri uyumlu hale getirildi. ‘Yeniden yazma’ özelliği durduruldu. Sahip bazı değişiklikler yaşayabilir.)

(Saklı özellik ‘İletişim’ aktive edildi.)

(Eğer iletişim başarılı geçerse, Alfred Bellontes tamamen yenilenecektir. Başarısız olursa, Alfred Bellontes’ten elde edilen tüm özellikleriniz kaybolacaktır. Mental şok aynı zamanda benliğinizde manevi kayıplara yol açabilir.)

( ‘İletişim’i onayladığınıza emin misiniz? – E/H)

Theo ürkütücü açıklamaya rağmen hiç tereddüt etmedi.

‘İletişim!’ yanıtını verdiği anda, karanlık bilinç aleminden iki parlak ışık görüldü. Bir tanesi yüce ve harika kahramanın ruhu, diğeri ise henüz gelişmemiş bedenin ruhuydu. İki ışık düzensizce havada dans edip tek ışık haline geldi.

Kiiing!

Sonrasında, tek ışığa dönüşen şimşek Theo’nun başına isabet etti.