Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

95. Bölüm Kara Kabuk Sığınağı

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

Clark Karanlık Orman’da oldukları sırada Fanny’ye aşkını sunmuştu, lakin Han Shuo’nun şeytani entrikası yüzünden ayrılmak zorunda kalmıştı. Kim Han Shuo’nun Clark'ı birkaç ay sonra akademide göreceğini düşünürdü ki?

Dük ve Clark Dövüş Sanatları Bölümündeki bir evde konuşmaya başladılar. Erick evin dışında bekliyordu ve birisinin gelip ikiliyi rahatsız edeceğinden ölümüne korkuyor gibiydi.

Dük bizzat bir rüzgar duvarı oluşturmuştu. Han Shuo’nun has iblisi sadece dışarıda kalan kıdemli silahşor Erick’i gözlemleyebiliyordu, zira genç adam hafif bir büyü dalgalanması hissetmişti. Has iblisi düşüncesizce kullanmaya cüret edemedi ve bu yüzden ikilinin ne konuştuğunu dinleyemedi.

Geçmişte Dük ve Camilla Kara Büyü Bölüm binasında buluştukları zaman vakit gece yarısıydı. Kimsenin kendilerini keşfetmeyeceğini düşünmüş olmalılardı ki, bu yüzden fazladan tedbir almamışlardı. Ne var ki şu an gündüz vaktiydi ve Dövüş Sanatları Bölümünün ortasında olduklarından bahsetmeye gerek dahi yoktu. Dük’ün böyle ihtiyatlı olmasına şaşırmamak lazımdı.

Dük ve Clark bir süre sonra evden çıktılar. Dük geriledi ve Erick ile birlikte Dövüş Sanatları Bölümünden ayrıldılar. Has iblis Dük ile Erick’i takip etti ve Dük’ün rüzgar bölümüne geri dönerken, Clark’ın Dövüş Sanatları Bölümünde kalıp eğitim alanında pratik yapmaya başladığını keşfetti.

Şu an şövalyelerin pratik saatiydi ve Han Shuo gözlemlemeyi sürdürmek için aynı yerde kalmadı. Lawrence’i bulmak için, daha önce buluşmak için anlaştıkları yere doğru ilerledi.

Eğitim alanlarında çeşitli silahlar dışında, ayrıca ağır zırhla yüklü, oldukça vahşi gözüken birkaç binek de vardı. Şövalyeler ve silahşorlar arasındaki en büyük fark, şövalyelerin savaşlar sırasında büyük ölçüde atlarına dayanmasıydı. Atı etkili bir şekilde sürmek şövalyelerin ustalaşması gereken önemli bir kabiliyetti. Bineklerinin hızlarını ve güçlerini muazzam miktarlarda kuvvet açığa çıkarmak için kullanabilirlerdi.

Lawrence parlak gümüş zırhını giymiş ve uzun bir mızrak taşıyarak, eğitim alanında ileri geri atını sürüyordu. Bineği birkaç yüksek engelden atladı ardından ileri doğru hücuma geçerken, Lawrence'nin elindeki mızrak yıldırım misali parıldadı ve savaşçı aurası havada adeta çiçek açtı.

‘’Selam Lawrence!’’ Han Shuo kapının önünde durdu, bir süre gözlemledi ardından ansızın ağzını açarak selam verdi.

Lawrence tiz bir haykırışın ardından bineğini çevirerek, Han Shuo’ya doğru vahşice bir saldırı yapmak için uzun mızrağını kullandı. Lawrence’nin mızrağı, atın demir toynaklarının çıkardığı seslerin eşliğinde, direkt Han Shuo’nun göğsünü hedef aldı.

Saldırısı eşsiz bir şiddete sahip olsa da, Lawrence bineği önüne gelen dek Han Shuo kıpırdamadı. Ancak o zaman birdenbire İblisdoğrayan’ı çekti, büyü yuanıyla kapladı ve uzun mızrağa doğru savurdu.

İblisdoğrayan’ın darbesi nedeniyle uzun mızrak ikiye ayrıldı. Neyse ki Lawrence zamanında mızrağı bırakmıştı, aksi halde İblisdoğrayan uzun mızrağı parçaladıktan sonra eline zarar verebilirdi.

Ne var ki, bineğin hızının ve kuvvetinin birleşimi Han Shuo için de bu saldırıya dayanmayı biraz zorlaştırmıştı. Hücumun durdurulamaz kuvveti İblisdoğrayan’ı kavrayan koluna ulaşarak, kontrolsüzce titremesine neden oldu.

Dizginlere asılan ve atı durduran Lawrence, attan atladı ve ağır zırhını çıkardıktan sonra heyecanla Han Shuo’nun önüne geldi. Şaşkınlıkla haykırırken Han Shuo’nun elindeki İblisdoğrayan’a odaklanmıştı. ‘’Ne garip silah ama, çok keskin!’’

‘’Heh heh, siyah demir cevheri, siyah altın cevheri ve birçok nadir metal bu silahı oluşturmak için karıştırıldı. Bizzat cüceler tarafından dövüldü, keskin olmasa garip olurdu.’’ Han Shuo İblisdoğrayan’ı kaldırdıktan sonra Lawrence’ye açıkladı.

Lawrence bir havlu aldı ve alnındaki ter damlalarını sildi, ‘’Demek öyle, silahın gerçekten de oldukça sıra dışı. Oh doğru, siyah demir cevherini elde ettiğin için mi beni bulmaya geldin? Heh!’’

Onaylayan Han Shuo boyutsal yüzüğünden siyah demir cevherini çıkardı. ‘’Doğru, bu siyah demir cevheri seni tatmin etmeli. Hadi işimizi halledelim!’’

‘’Sorun yok, kristal kartını ver. Beş bin altını aktaracağım.’’ Lawrence Han Shuo’nun elindeki siyah demir cevherine keyifle baktığı sırada konuştu.

Han Shuo ve Lawrence takası tamamladığında, Han Shuo kristal kartında beş bin altının daha belirdiğini fark etti ve yüzünde bir gülümseme peydahlandı.

Tam ikisi rahatlığın tadını çıkarırken, dışarıdan kara süvari Clark geldi. Clark henüz içeri girmişti ve aniden Han Shuo’yu gördü. Kısık sesle bağırırken ifadesi anında değişti, ‘’Sen!’’

Kafasını çevirip Clark’ın içeri girdiğini gören Han Shuo da içten içe şaşırdı. Clark’a doğru kafa salladı ve gülümsedi, ‘’Merhaba Clark, görüşmeyeli epey oluyor. Geçen sefer neden tek kelime etmeden ayrıldın?’’

‘’Huh. Şerefsizin teki tarafından tuzağa düşürüldüm ve ayrılmaktan başka seçeneğim yoktu.’’ Olayın üzerinden oldukça zaman geçmişti ve Clark neler döndüğünü anlamış olmalıydı.

Biraz duraksayan Clark Han Shuo’ya baktı, ‘’Usta Fanny nasıl? Bir ziyarette bulunup ona özürlerimi sunmayı planlıyorum.’’

‘’Usta Fanny’nin keyfi yerinde ve ilgine ihtiyacı yok!’’ Han Shuo Clark’ın hâlâ Fanny’yi unutmadığını anladığında, ifadesi soğuklaştı ve adeta cehennemin derinliklerinden yükselen bir sesle söylendi.

‘’Hey hey, ikinizin nesi var? Eh, kıdemli Clark, çoktan mezun olmadınız mı? Burada ne yapıyorsunuz? Bryan’la nasıl tanıştınız?’’ Lawrence ikisinin birbirine neredeyse alev püskürttüğünü fark etti ve aceleyle konuştu.

‘’Dövüş Sanatları Bölümüne küçük kardeşim Claude’i araştırmak için geldim. Kardeşimin Drol Kasabası’nda Bryan’la sorunları olmuş gibi duruyor. Eğer kardeşimin kayboluşunun seninle alakalı olduğunu keşfedersem, bedelini ödetirim.’’ Clark karanlık bir ifadeyle Lawrence ve Han Shuo’ya yanıt verdi.

İçinden dehşetle sıçrayan Han Shuo da Clark’a şokla baktı. Clark’ın Claude’nin abisi olacağını hiç düşünmemişti. Bunun anlamı kendisinin Grifon Birliği şefinin en büyük oğlu olduğuydu. Drol kasabasında Claude’yi temiz bir şekilde halletse de, Claude ile bir barda karşılaştıkları gerçekten doğruydu. Eğer Clark bu konunun üzerine dikkatle giderse, bu meseleyi halletmek biraz zor olurdu.

‘’Bunun benimle ne alakası var, Claude’yi o kadar iyi tanımıyorum bile. Ayrıca, dövüş sanatları gelişmiş birine ne olmuş olabilir ki?’’ Han Shuo umursamazca söylenirken sakin bir ifadeye sahipti. Ardından Lawrence’ye seslendi, ‘’Pekala, daha fazla işimiz kalmadı, bugünlük burada bırakalım.’’

Han Shuo konuştuktan sonra Lawrence’yin yanıt vermesini beklemedi ve direkt eğitim alanından ayrıldı. Daha da hızlı bir tempoyla Dövüş Sanatları Bölümünü terk etti ve aceleyle Nekromansi Bölümüne yöneldi.

Mesafe sorunundan dolayı has iblisler Han Shuo’nun bedenine geri dönmüşlerdi. Genç adam Clark’ın kim olduğunu öğrendiğinde, bu meseleyle alakalı bir sorun olduğunu hissetmişti.

İmparatorluğun Grifon Birliği’nin şefinin büyük oğlu neden Kasi İmparatorluğu’ndan gelen bir elçiyle buluşur ve gizlice bir konuşma gerçekleştirirdi ki? İkilinin ne konuştuğunu bilmese de, kontrol edemeyeceği bu olayı ne kadar erken Kara Kabuk’un kıdemli yöneticilerine bildirirse, o kadar iyi olacağını hissetti.

Şehrin kuzey kısmında Phoebe’nin çöken evinden sadece üç yüz metre uzakta büyük bir konak vardı. Han Shuo Kara Kabuk rozetini çıkardı ve dışarıdan anormallik tespit edemedikten sonra metal kapıyı tıklattı. İnce, kısa bir genç bir süre sonra kapıyı açtı.

İlk Han Shuo’yu süzdü ardından kaba bir şekilde sordu, ‘’Kimi arıyorsun?’’

Han Shuo konuşmadı ve sadece rozetini gence uzattı. Genç rozete baktı ardından Han Shuo’nun geçmesi için yana çekildi. İçeri girdikten sonra genç rozeti Han Shuo’ya geri verdi. Gencin ifadesi rahatlamıştı ve hafifçe konuştu, ‘’Aramıza henüz katıldın değil mi? Seni daha önce hiç görmedim. Rozetin de yenilerin taşıdıklarından. Sorumlun kim?’’

Han Shuo genci takip ederken konakta özel bir büyü bariyerinin veya mekanizmanın olmadığını fark etti. Bu Han Shuo’yu epey şaşırttı ve çevresini daha da yakından gözlemlemesine neden oldu, ‘’Birkaç gün önce katıldım. Candide adında bir yaşlı adam benden sorumlu!’’

‘’N-nee? Emin misin? Katılmanın hemen ardından Bay Candide’nin sorumluluğu altına mı girdin?’’ Genç yumuşak bir haykırışla Han Shuo’ya sorarken fark edilebilir şekilde şaşırmıştı.

Kafasını sallayan Han Shuo sordu, kafası karışmıştı, ‘’Evet, bir sorun mu var?’’

‘’Eh, sorun yok fakat Bay Candide Kara Kabuk organizasyonunda gerçek güce sahip üç kodamandan biri. Bay Candide Majestelerinin iznini almadan orduyu kullanabilir. İzin almadan sıradan soyluları ve ordu görevlilerini öldürebilir. Bir çaylaksın ama Bay Candide’nin astısın demek.’’

Omuz silken Han Shuo söylendi, ‘’Nereden bileyim? Her şekilde beni buraya alan o. Onu bulmaya geldim. Ha aklıma gelmişken, etrafa bakındım ve bu gizli sığınağın savunma kabiliyetlerinin olmadığını gördüm. Neler oluyor burada?’’

‘’Heh heh, bir çaylak olduğun belli. Benimle gel, sana etrafı göstereceğim!’’ Cılız genç Han Shuo’ya gülümserken bir kıdemli tonu takındı.

 

Çevirmen notu
(3/3)
Pazartesi görüşmek üzere!