En son bir ciraktik şimdi ikinci adam olduk ama çok uzun süreli mi olur emin değilim kraliçe gelecek çünkü hsshsh :D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
55. Bölüm Çölün Zebanileri
"Durun!"
Bu bağırış yüksek sesli değildi, ama derin ve etkiliydi. Bir aslanın kükremesi gibi görkemli ve güçlüydü ve itaatsizliğe cüret edenlerin, boğazlarında dişlerini hissedecekleri kesindi. Herkes teslim olmak zorunda kalarak silahlarını indirdi.
İri yarı, çirkin adamın hoşnutsuzluğu yüz ifadesinden belli oluyordu. Onları durduran uzun sakallı adama baktı. “Lanet olsun Aslan Yürekli, ne yapıyorsun sen?”
Anlaşılan bu kabilenin aslanımsı lideri, görünüşüne uygun bir isme sahipti; Aslan Yürekli. O sırıtınca, insanın zihninde dişlerini gösteren bir aslanın görüntüsü beliriyordu.
Çorak arazilerde böyle bir lakabı kazanmış olmak büyük başarıydı. Yaşlı adamı dinlemelerine rağmen, bu ekip gevşek bir biçimde örgütlenmiş görünüyordu, muhtemelen birkaç grup bir araya gelmişti. Buna rağmen Aslan Yürekli konuştuğunda heyecanla sıçramaları, bu karmaşık adamın kişiliği hakkında çok şey yansıtıyordu.
Aslan Yürekli gözleriyle Gökdoğan ve Kanlı Kraliçe'yi dikkatlice süzdü. Onlar küçük ve görünüşte güçsüzlerdi, ama kır saçlı savaşçı, Gökdoğan'ın bütün vücudunu saran yaralarda savaş izlerini görebiliyordu. Bu da, ona bu çocukların şiddetli savaşlar gördüklerini söylüyordu. Birisinin bu kadar çok fazla yara alıp yine de hayatta kalması, onun gerçek bir çorak arazili olduğu anlamına gelirdi.
"Kimsiniz siz? Buralarda ne arıyorsunuz?”
“Biz Karabayrak İleri Karakolu’ndanız.” Gökdoğan bu adamların dost mu yoksa düşman mı olduğunu bilmiyordu, ama yine de onlara doğru cevaplar veriyordu. “Fevtler tarafından saldırıya uğrayıp kaçmayı başardık. Diğerlerinden ayrı düştük ve işte şimdi buradayız.”
“Karabayrak İleri Karakolu mu? Orayı duydum, büyük bir yerleşim yeri olduğunu söylüyorlar. Bir grup fevtin savunmayı aşabildiğini duyduğuma şaşırdım.” Aslan Yürekli’nin gür sesindeki merak oldukça belirgindi. Diğerleri silahlarını sıkıca kavradılar, zira adamın bir sonraki emrinin muhtemelen bu çocukların ölüp ölmeyeceklerini belirleyeceğini biliyorlardı. Birkaç dakika sonra Aslan Yürekli devam etti. “Biz Yeşilarazi İleri Karakolu’na doğru gidiyoruz. Yol tehlikeli ve silah savurabilecek fazladan bir kol her zaman işimize yarar. Gidecek başka bir yeriniz yoksa bizi takip edebilirsiniz; ancak sadece takip edip grubun arkasında durun.”
Aslan Yürekli’nin kararı beklenmedikti. Gökdoğan yaşamak için her şeyi göze alabilirdi ve bu insanları takip etmezse ölüm kaçınılmaz görünüyordu. Başka seçeneği var mıydı ki?
Bu Yeşilarazi İleri Karakolu’nun ne tür bir yer olduğu önemli değildi. Tek duyduğu şey "ileri karakol" idi ve ikisinin de yaralarını tedavi edebilecekleri güvenli bir sığınağa ihtiyaçları vardı.
Aslan Yürekli başını salladı. “O zaman bizimle geliyorsun.”
Sakallı savaşçı arkasını dönüp gitmeye hazırlandı. Yoldaşları silahlarını gevşettiler. Kimse Gökdoğan ve Kanlı Kraliçe’yi daha fazla rahatsız etmedi, çünkü Aslan Yürekli’nin kararına karşı çıkmak onun zayıf görünmesine neden olurdu - ve bunun bazı sonuçları olabilirdi.
Gökdoğan beklenmedik bir şekilde, “Bize su verebilir misiniz?” diye sordu.
“Sağır mısın lan? Sadece takip edebileceğinizi söyledi, işte o kadar!” Vahşi adam bağırdı, “Siz bizi lanet olası hayırsever insanlar mı zannettiniz?”
Bir hançer kulak tırmalayıcı bir ses çıkararak kuma düştü. Bu silah, Kanlı Kraliçe tarafından buraya Elysium topraklarından getirilmişti. Bir kutsal emanet değildi, ama bir bakışta özel bir metalden yapıldığı söylenebilirdi. Keskin ve düz bir silahtı, hatta çok iyi çorak arazi silahları bile onunla kıyaslanamazdı. Kraliçe ağzını açtığı zaman, zayıflığını gizleyerek sessiz bir azimle konuştu. “Bu hançeri karşılık olarak alın!”
Vahşi adam, hançeri yerden aldı ve incelemek için evirip çevirdi. Su çorak arazilerde çok değerliydi, ama hançer, takas için değerliden de öteydi.
Gökdoğan sabırsızca araya girdi. "Ee? Onu alacak mısın almayacak mısın? ”
“B*ktan kırık bir hançer yeterli değil.” Vahşi adam, gözlerini Kraliçe'nin vücudunun üzerinde gezdirdi. Kraliçe’nin yüzü çirkin şeytan maskesiyle kaplıydı, ama göğsünü, yuvarlak arka tarafını ve uzun ince bacaklarını saklayamıyordu. Hâlâ çok fazla dikkat çekiyordu ve vahşi adamın gözündeki kötülük, onun niyetiyle ilgili şüpheye yer bırakmıyordu. “Bu senin şanslı günün kadın! Oğlanlarım ve ben de biraz kurak bir dönem geçiriyoruz. Sen bizi eğlendir, biz de sana su verelim!”
Kanlı Kraliçe böyle bir hakareti nasıl görmezden gelebilirdi? Yardım olmadan yürümeyi başarabilseydi, bu pervasız salak çöl güneşi altında çürümeye bırakılmış bir leş olurdu.
Herkesin gözleri şimdi aç ve vahşi bir şekilde Kraliçe’nin üzerindeydi. Onların hiçbiri yabani, şehvetli arzularını saklamaya çabalamıyordu. Bu tehlikeli çorak topraklarda, onun kalibresinde bir kadın kurtların arasındaki bir koyun gibiydi. Onun başına neler geleceğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yoktu.
Gökdoğan onları engellemek için ileriye doğru hareket etti, ancak iki iri yarı adam onu sıkıca tuttu.
Vahşi adam ve diğer bir düzinesi Kraliçe'nin etrafını sardı ve o da onlardan uzaklaşmaya çalışarak geriye sendeledi. Kutsal emanetinin gücünü çağırmak için tüm iradesini toplamayı denemek, ona sadece keskin bir baş ağrısı verdi. Onun çınlamasıyla eşleşemiyordu, Kraliçe çok zayıftı.
Adamlardan biri, acımasızca onun üzerine atıldı.
Kraliçe yana çekilip saldırıdan kurtulmayı başardı. Sağ bacağını çıkarıverip adamın hayalarına vurdu. Adam acı bir çığlık atarak yere yığıldı ve ıstırap içinde yuvarlandı. Diğer adamlar arkadaşlarının kötü durumunu gördüklerinde yüksek ve bet kahkahalar patlattılar. Birkaçı bunu sorun çıkarmak için fırsat bildiler.
Kraliçe'nin ardından hayvani bir bağırış yükseldi ve aniden Kraliçe’nin elleri tek bir kavrayışta yakalandı. Ne kadar çırpınsa da kurtulamadı, tek cevabı bağırmaktı. “Bir şey yapmaya cüret edersen, seni doğduğuna pişman ederim!”
“Burası yabani bir yer, fıstık!”
“Ne giyiyorsun böyle?”
“Bu o*ospu çok seksi! Bu seferki çok hoşuma gidecek!”
“Bu kadar acelen ne, ha? Daha ben sıramı savmadım!” Hala yerde iki büklüm yatan ve pantolonunu çıkarmaya hazırlanan adamı tekmeledi. “Sıraya girin çocuklar, ilk benim!”
Sonra vahşi adamın aklına bir fikir geldi ve başını Gökdoğan'ı tutan iki adama çevirdi. “O serseriyi buraya getirin. Kadına sahip olurken ona da seyrettireceğim! ”
Gürültücü grup eğlence için hazırlanırken, Aslan Yürekli umursamaz bir ifadeyle izliyordu.
Burada çorak arazilerde kadınlar araçtı, erkeklerin rahatlamaları için bir yoldu. Madem kız şu an buradaydı, bunu anlamaya mecburdu. Kendisini korumak için yeterince güçlü değilse, o zaman onlar onu istedikleri gibi kullanacaktı. Bu erkekler için de geçerliydi. Kadınlarını korumak için yeterince güçlü değillerse, onlar kaybetmeye katlanmak zorundaydı.
Bunlar bu berbat yerdeki kurallardı. Güç olmadan, insan kendini kaderine bırakmak zorundaydı!
Gökdoğan'ın gözleri kan kırmızısı oldu. Birdenbire, bir enerji dalgasının bitkin bedeninde bir volkan gibi patladığını hissetti. Kendisini esir edenlerin ellerinden kurtuldu. “BİTTİN SEN!”
Sesi vahşi, yırtıcı ve ölümcüldü. Herkes o an yapmakta olduğu şeyi bırakıp ona baktı. Gökdoğan göze çarpmayan asasını alıp kuduz bir gergedan gibi görünen bir grup adama hücum etti. Pantolonuyla uğraşan olan vahşi adam, çılgın ve ölümcül bir hissin üzerinden akıp geçtiğini hissetti. Yüzü vahşi bir çatlağa dönüştü.
“Bu bok için beni suçlama, Aslan Yürekli. O s*k kafalı, bunu kendisi istedi!”
Vahşi adam, uzun bir ağır kılıç çekti. Aslan Yürekli liderleriyse, bu adam kesinlikle ikinci liderdi. Bunlar gibi bir düzine soysuza emir verebilecek bir adam, tipik bir çorak arazili değildi. Çılgın Köpek kadar güçlü olmasa da, kesinlikle Tartarus paralı askerlerinin en güçlü savaşçılarıyla karşılaştırılabilirdi!
Vahşi adamın kılıcı kalın ve sağlamdı, ama adam onu hiç ağırlığı yokmuş gibi sallıyordu ve Gökdoğan'a doğru iğne ucu kadar bir doğrulukla kesici bir darbe savurdu. Kılıcı ustaca kullanıyordu.
Gökdoğan aniden patladı! Şeytan çıkarıcı asa hızla dönmeye başladı.
Diğer adamlar tepki göstermeye fırsat bulamadan, Gökdoğan asayı ezici bir darbeyle indirdi. Vahşi adamın kılıcı cam gibi bir milyon parçaya ayrılırken, Gökdoğan'ın asası hiç yavaşlamış görünmüyordu. Asa, vahşi adamın göğsüyle buluştu, ona öyle sert bir şekilde vurdu ki çürümüş bir domatese yumruğunu indirmiş gibi her yere kan ve etler saçıldı.
Vahşi adam hiç ses çıkarmadı. Üç ya da dört metre kadar geriye savrulduktan sonra geriye doğru büküldü, neredeyse ikiye kırılmıştı. Grotesk bir açıyla yere düştü ve sadece omurgasının kemikleri ve birkaç et parçası, vücudunun iki yarısını birbirine bağlı tutuyordu.
Gözleri, fal taşı gibiydi ve ağzından sel gibi kanlar dökülüyordu. Akciğerlerinde bulunan tüm havanın yerini, yoğun ve taze kan aldı. Birkaç saniye boyunca kolları seğirdikten sonra tamamen hareket etmeyi bıraktılar.
Gökdoğan’ın üstü başı kan içindeydi. O, vahşi adamdan geriye kalanlara bakmadı bile! Çılgın bir şeytan gibi diğerlerine kükredi. “Ellerinizi onun üstünden çekin!”
“Ahhh!”
"Canavar! O lanet bir canavar!”
Kraliçeyi tutan kaslı adam korkudan donakalmıştı. Bir an sonra, onun gitmesine izin verecek kadar kendine geldi ve deli gibi uzaklaştı.
Gökdoğan güçsüz düşmüş Kraliçeyi arkasına çekti. Şeytan çıkarıcı asasını ağzı bir karış açık kalmış vicdansızlara doğrulttu, yüzünde deli bir ifade vardı. “Başka şansını denemek isteyen var mı lan?”
Bu bir blöftü, asayı sadece bir kez kullanmak için yeterli enerjiye sahipti. Kendisini veya Kraliçe’yi haydutların geri kalanından koruyabilmesinin hiçbir yolu yoktu. Ama onun korkunç gösterisi, onları korkudan altlarına ettirmişti. Onun vahşi adamı bir sopayla neredeyse ikiye ayırdığına tanık olmuşlardı ve sıradaki kişi olmaktan korkuyorlardı.
Vahşi adamın astları, şeytan çocuktan on metre uzakta duruyorlardı. Kimse ona meydan okumak için ileri adım atmaya cesaret edemedi.
Gökdoğan'ın kıvrak bedeni, Kraliçe'nin ışıldayan gözlerinde yansıyordu. Gökdoğan, küçük vahşi bir hayvan gibi, onunla bir grup aşağılık ve vahşi adamın arasında duruyordu.
Genç ve zayıftı ama beni korumak için kendini diğerlerinin önüne atıp hayatını riske attı. Tekrar… Ona tekrar borçluyum.
Aslan Yürekli bir kez daha birkaç adamla birlikte ortaya çıktı. Gökdoğan onu endişeyle izliyordu. Yaşlı adamla dövüşmemişti, ama onun Çılgın Köpek gibilerinin dengi olduğunu biliyordu. Onunla dövüşe girerse kaybedeceğinden emin olabilirdi.
“Tamam, silahlarınızı indirin.” Aslan Yürekli’nin sesinde ürkütücü bir sakinlik vardı. Telaşsızca konuştu. “İki numara bir boka değmezdi. O bitiremediği bir kavga başlattı, ölüm bile utancını temizlemez. Şu andan itibaren sen onun yerini alıp ikinci adamım olacaksın.”
Aslan Yürekli’nin, vahşi adamın ölümüyle ilgili aldırış ettiği tek şey buydu. Şimdi Gökdoğan kurbanının yerini mi almıştı?
“Hazırlanmanız için on beş dakikanız var.” Aslan Yürekli, adamından bir matara çekip aldı ve Gökdoğan'a doğru fırlattı. “On beş dakika sonra hareket ediyoruz.”
Gökdoğan matarayı yakalayıp salladı. İçindeki su cazip bir şekilde çalkalandı. Ağzına kadar doluydu, tam da onun istediği gibi. Abıhayat dolu!
Tıpasını çekip Kraliçe’ye uzattı. O, bunu fedakârlık anlamında yapmamıştı. Gökdoğan kendisinin yeterince güçlü olmadığını biliyordu, bu yüzden Kraliçe’nin onu güvende tutabilmesi için iyi olması gerekiyordu.
Bu çorak arazi yabanileri tehlikeli ve zalimlerdi, ama şartlara uyum sağlama konusunda iyilerdi. Gökdoğan'ın kanlı gösterisi, en azından derin bir etki yaratmıştı. Şimdi farklı insanlar gibiydiler ve Gökdoğan'a saygıyla ‘İkinci Ağabey’ olarak hitap ediyorlardı.
Kanlı Kraliçe, mataranın yarısını içti. Güneşte kavrulduktan sonra üzerine rahmet yağmış bir çöl gibi hissediyordu. Baştan ayağa, içten dışa, vücudunun her hücresinin beslendiğini hissedebiliyordu. Yeniden doğmak gibiydi bu.
Gökdoğan da geriye kalanları içti. O gerçekten kavrulmuştu ve tek bir damla su bırakmadı. Onu içtikten sonra, suyun onu kuvvetlendirdiğini hissetti. En son ne zaman bu kadar iyi hissettiğini hatırlamıyordu.
On beş dakika sonra…
Gökdoğan ve Kanlı Kraliçe, kendilerini, Yeşilarazi İleri Karakolu adında bir yere giden bu çorak arazili haydutların bir parçası olarak buldular.
Magnec