Ilizyon mu yoksa herşey zehirli mi veya et yiyen bitkiler falan vardır
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
56. Bölüm Harabeler Ülkesi
Gökdoğan ve Kraliçe, dev bir kertenkelenin üzerinde ilerliyorlardı. Gölgeleri, şafağın ışıklarıyla birlikte kum tepelerine doğru uzanıyordu. Burada çorak arazilerin tekdüzeliği, çöl yerini yıkık yapıların kümesine bırakınca bozuldu.
Metal dış cepheler, yakıcı güneşinin altında paslanmıştı. Yüksek duvarlar, kadim, uzun zamandır ölü olan hayvanların eti gibi parçalara ayrılmıştı. Şehirden geriye kalanlar, gözün görebildiği kadarıyla beton ve çelik bir orman şeklinde ufukta uzanıyordu. Güneşin kavurduğu, rüzgâr ve kumların dövdüğü harap oluşun ihtişamı, karşılarında açıkça ortadaydı.
Grup, birkaç kilometre dolaştıktan sonra duvarda bir çatlak bulup harap anakente girdi. Yıllarca süren aşınmadan sonra, yabani otlar bu yeri ele geçirmişken bile, yükselen enkaz eski dünyanın görkeminin bir kanıtıydı.
İnsanlar harabeler boyunca yol alırken, onların ölçeğinden dolayı cüceleşmişti. Gökdoğan ve diğerleri kıyaslanınca böcek gibi kalıyorlardı. Yıkıktan öte gökdelenlerden de manzaraya serpişmiş, heykeller, tapınaklar ve saraylar yollarına sık sık yayılmıştı. Büyük zirveler, çökmüş tüneller ve her türlü döküntü araya giriyordu. Yabancı geçmişleri olan yabancı yerler... Buranın en parlak döneminde nasıl bir yer olduğunu kim bilebilirdi ki? Sokaklarında ve binalarında ne tür deneyimler bekliyordu? Tüm bunlar zamanın kaçınılmaz akışına yenik düşmüştü.
Harabeler muhtemelen onları rüzgârlardan ve kumdan koruyacaktı. Her yanda, çalılar ve alçak yeşillikler görülebiliyordu, baktıkları her yerde hayatın izleri vardı. Şehir, Gökdoğan ve diğerlerinin içinde sonsuza dek kaybolabileceği çökmüş bir labirent haline gelmişti. Tecrübeli çorak arazi komandoları bile çıkış yolunu bulmakta zorlanırlardı.
Bu Aslan Yürekli'nin Yeşilarazi İleri Karakolu’na ilk gezisi değildi. Dolambaçlı ve yanıltıcı yollardan uzak duracak kadar deneyimliydi. Ayrıca yırtıcı hayvanların pusuda beklediği tehlikeli inlerin kenarından ne zaman geçeceğini de biliyordu. Yıkıntılarda yol alırlarken hiçbir şey geçişlerini zorlaştırmamıştı.
Yaklaşık bir saat sonra…
Garip bir uluma, etraflarındaki dağınık, harap sokaklarda yankılandı. Kimse bunun ne olduğunu ya da nereden geldiğini ayırt edemedi; ta ki, eklem bacaklıya benzeyen bir canavar harabelerden fırlayana kadar... Karanlıktan dışarı zıplayıp, dört uzantısını inanılmaz bir hızla sallayarak askerlerden birinin önüne indi. İnsan kurbanı kendini korumak için silahını çekerek canavara savurmak için yeterince hızlıydı.
Fakat canavar herkesin hayal edebileceğinden çok daha hızlıydı. Yaratık silahın kendine saplanmasına izin vererek kara çenesini açıp dişlerini savaşçının omzuna gömdü.
“Öldürün onu!”
Adamlardan bir avuç kadarı hücum ederek onu tekrar tekrar bıçakladılar. Ama bir düzine kadar vuruştan sonra bile canavar hala vahşice etrafa saldırıyordu. Sonunda bir savaş çekici beynini parçalara ayırdığında hareket etmeyi bıraktı.
Gökdoğan ona daha yakından bakmaya fırsat buldu. Sadece dört uzvu, bir kafası, gözleri, kulakları ve bir burnu vardı… grimsi siyah et dışında tanıdık özellikler... Bacakları ve kolları garip bir şekilde bükülmüştü. “Bu şey önceden insan mıymış?”
Aslan Yürekli, bir kılıç çıkardı. Silah kabaca beş metre uzunluğundaydı; geniş ve süssüz, kabzası kadar uzun bir bıçağı vardı. Kusursuz bir şekilde düzdü ve avuç içi kadar genişti. Her ne kadar kanla aşınmış ve üzerinde çentikler olsa da, kılıç hala soğuk ve ölümcül bir ışıkla parıldamayı başarıyordu. Kır saçlı tecrübeli adam yeterince ürkütücüydü. Elinde kılıcıyla, kalabalık bir grup düşmanın tümünü yok edebilecek gibi görünüyordu.
“Aslan Yürekli, ne halt ediyorsun?!”
Aslan Yürekli kendisini kalabalığın arasından kayan bir yıldız gibi attı. Kılıcı, tam da ısırılmış olan geniş gözlü savaşçıya doğru hiddetli bir nehrin gücüyle havada uçtu. Talihsiz adamın kafası havaya yükseldi ve birkaç metre uzağa düştü. Bu arada, vücudu kan püskürterek yere yığıldı. Ne olduğunu anlayamadan ölmüştü.
Diğerleri, ağızları beş karış açık Aslan Yürekli'ye baktılar.
“O bir mutant değildi, yürüyen bir cesetti.” Aslan Yürekli elinde sıkıca tuttuğu kılıçla doğruldu. Üzerinde bir damla bile kan lekesi yoktu. “Eğer bunlardan biri sizi ısırırsa, bir günden daha az sürede dönüşürsünüz. Yürüyen ölülerin saflarına katılırsınız. Onun icabına bakılması gerekiyordu.”
Gökdoğan ilk kez böyle bir şey duyuyordu.
Aslan Yürekli devam etti. “Bunun gibi zombiler sürüler halinde hareket eder. Gitmeliyiz, hemen!”
Sanki planlanmışçasına her taraftan zombilerin kulak tırmalayıcı inlemeleri duyuldu. Ölüler böcek gibi duvarların üzerinden fırlayıp harabelerdeki çatlaklardan ortaya çıkarak, onların üzerlerine üşüşmeye başladılar. Kıpkırmızı aç gözlerle sürünüyor ve el yordamıyla ilerliyorlardı. Düzinelercesi zaten yakınlaşmıştı ve daha fazlası da gelmekteydi.
Gökdoğan'ın yüzü düştü. "Onlardan çok var!"
Aslan Yürekli kılıcını çekti. “Benimle gel. Dikkat et de ısırılma ve üzerine kanları sıçramasın.”
Gerçekten de bu cesetler mutant değildi. Onlar canavardı, insan eti kötücül bir zehirle yırtıcı hayvanlara dönüşmüştü.
Bu zombilerin zehri, tükürüklerinde ve ikincil olarak kanlarındaydı. Tek bir ısırıkla hastalıkları başkasına bulaşıyordu. Onların dişlerini hissedecek kadar şanssız olan herkes ölü sayılırdı. Ayrıca açık bir yaraya kanları geldiği takdirde, hastalık yine bulaşıyordu.
İlaç yoktu. Tedavi yoktu. Bu canavarları bu kadar ürkütücü yapan şey de işte buydu! Gökdoğan, her türlü yaratığa, yalnızca kabuslarda ve çorak arazilerin karanlığında yaşayan her türden yaratıkla savaşmaya razıydı. Ama ölülerle kavga etmeye kesinlikle meraklı değildi.
Aslan Yürekli önden koşarak kılavuzluk etmeye devam ediyordu. Onun kılıcı parladı ve yollarını engelleyen iki çürüyen canavar parçalara ayrıldı. Yine de daha fazlası etraftan dökülüyordu; çok açık ki korku nedir bilmiyorlardı ve saldırı sırasında topluca ölmeye razıydılar.
"S*ktir, biri beni yakaladı! Isırdı beni!”
Savaşçılardan biri, acı bir çığlık attı. Zombilerin biri, onun elinin yarısını ısırıp koparmıştı. Çığlıklarının sesi, acı ve dehşetle doluydu. Bu, diğerlerini yaranın görüntüsünden çok daha fazla korkutmuştu.
“Sizi lanet hayvanlar, hepinizi biçeceğim!”
Savaşçı, histerik bir şekilde kendini zombilere doğru fırlattı, ancak kalabalık grup onu hemen aşağı çekti. Onların kararmış pençeleri savaşçının karnını yarıp bağırsaklarını dışarı çekerken savaşçı acı içinde çığlık atıyordu. Zombiler, nadir bulunan lezzetli bir şeymiş gibi adamın vücuduna kapandılar. Bu manzara karşısında diğer insanlar ise iliklerine işleyen bir dehşetle tir tir titriyorlardı.
Birdenbire canavarların üçü tarafından Gökdoğan’ın önü kesildi. Hangisine saldıracağını bilemedi, çok hızlıydılar ve birine odaklanırsa kendini diğer ikisi tarafından ısırılmaya karşı savunmasız bırakmış olurdu. İçlerinden biri ondan bir lokma aldı mı işi bitmişti.
Üç ceset, ona düşünecek zaman vermiyordu.
Gökdoğan panik içinde donakalmıştı ve bu yüzden ilk hareketi Kraliçe yaptı. Şeytan çıkarıcı asayı kaparak, deneyimli hamlelerle onu etrafa savurdu. Bir, iki, üç… Canavarların kafaları belli bir düzende patlamış, etrafa beyin dokusu püskürtüyordu.
Kanlı Kraliçe, Gökdoğan'dan çok daha yetenekliydi. O iradesinin en ufak bir etkisiyle asanın gücünü çağırmıştı. O kadar azdı ki aslında hiç kimse, onun asayı harekete geçirdiğini anlayamazdı. Bu zombilerin kafataslarını ezmek için yeterliydi ve daha fazlası için değildi. Her zaman tam gücüyle saldıran Gökdoğan'ın aksine, o ihtiyaç duyulduğu kadar enerji kullanıyordu.
Aslan Yürekli'nin sesi yankılandı. “Onlardan daha çok var! Sizi kuşatmalarına izin vermeyin yoksa ölürsünüz!”
Gökdoğan daha sonra, ölümsüzlerin artmakta olduğunu fark etti. Er ya da geç sayıca az kalacaklardı. Kim bilir, bu harabelerde bu b*ktan şeylerden kaç tane vardı!
Kanlı Kraliçe çıldırıp yakındaki her şeye saldırmaya başladı. Gökdoğan, salyaları akan kalabalıktan uzaklaşmaya çalışan diğerlerini takip ederek dev kertenkeleyi yönetirken, Kanlı Kraliçe de zombilerin hakkından geliyordu. Aslan Yürekli baştan beri kaçışa önderlik ediyor, uzun kılıcıyla orayı burayı biçiyordu. Bir düzine ceset kesip biçilmiş, kumun üzerinde parçalar halinde bırakılmıştı.
Çılgınca savaşarak koşmaya devam ettiler. Yaşayan ölüler de peşlerine düştüler.
Çok sayıda insansı yaratık daha onlara katıldı, ta ki etraflarında örümcekler gibi fırlayan, yüzden fazla zombiye oluncaya kadar... Ne yaparlarsa yapsınlar, canavarlar onlara ayak kurtçukları gibi yapışıyorlardı. Şimdiye kadar Aslan Yürekli’nin ekibinden altı kişi ölmüştü ve bu sayı, yaşayan ölüler onların peşinden gelmeye devam ederlerse gittikçe yükselecekti.
Bu nahoş düşünce tam da aklından geçerken, zemin sarsılmaya başladı. Disk şeklindeki bir titan, kumdan ve topraktan enkaz yağdırarak patlak verdi. Bu yeni canavar, adeta onlarca kat daha büyük bir yengeçti. Gıcırdayan altı kıskacı, açılıp kapanıyordu ve canavar öylece kalın bir kabukla kaplıydı ki kurşun bile işe yaramazdı!
İki talihsiz adam kaçabilmek için fazla yavaştı. Yengeç-canavarın kıskaçları, onları ikiye böldü.
Gökdoğan, karşısında olan biteni görünce ağzı açık kaldı. Lanet olasıcalar bir ara bile vermiyorlardı! Tam önlerinde kabus gibi dev bir mutant ve arkalarında ayaklarını sürüyerek yürüyen bir sürü ceset vardı. Ne yapmaları gerekiyordu? Yine de Aslan Yürekli, bu en yeni tehdidin ortaya çıkmasıyla paniğe kapılmamıştı. Başka bir yöne işaret edip onlara bağırdı. "Bu yoldan!"
Onu yoldaki bir çatala kadar takip ettiler. Ama zombiler yetişmişlerdi.
Zombi dalgası yaklaşırken, yengeç de ileri doğru hareket etti,. Kıskaçlarından birini kullanarak bir grubu toprağa yapıştırdı ve onları toplamak için diğer kıskacını kullandı. Parçalanmış uzuvlar yengecin ağzına taşınıyor ve dehşet verici boğazından aşağı kayıp yok oluyorlardı. Diğer zombiler, ilk dalganın kaderini gördüklerinde tereddüt etmişlerdi.
Bu dev yengeçler, bir zombinin doğal düşmanıydılar. Bu zehirli cesetlerle beslenerek yaşıyorlardı.
Ölülerin, kendilerine ait akılları olmasa da, yine de içgüdüleriyle hareket eden yaratıklardı. Doğal düşmanlarıyla yüz yüze geldiklerinde, ani tepkileri kaçmaktı. Çünkü onların dişleri canavarın zırh benzeri kabuğunu çatlatamazken, canavarın kıskaçları onları rahatlıkla kesip biçebiliyordu. Onunla dövüşmeleri, canavara ücretsiz yemek vermekten başka bir amaca hizmet etmezdi.
Dev yengeçlerin zamanında gelişi onları kurtarmıştı.
Aslan Yürekli'nin grubu, yaşayan ölülerin bir yolunu bulup kendilerine ulaşacakları korkusuyla ilerlemeye devam etti.
"Dinleyin. İleride bir kanyon var ve Yeşilarazi İleri Karakolu’nun vaha bölgesi öteki tarafında!” Aslan Yürekli konuşurken sesinde yolculuk bitmek üzereymiş gibi rahatlama belirtisi yoktu. Tam tersi, sesi ve çehresi daha da sertleşmişti. “Ne görürseniz görün, sakın dokunmayın. Dokunursanız ölürsünüz!”
Gökdoğan, Aslan Yürekli'nin uyarısına şaşırmıştı. Vaha mı? Hangi vaha?
Merakı uzun sürmedi. O ve diğerleri kanyonun ağzına ulaştıklarında, önlerinde dudak uçuklatıcı bir manzara yayılıyordu. Havza, vadiyi farklı alanlara ayıran inişli çıkışlı tepelerle dolu engin bir araziydi. Her dip köşe yeşillikle örtülüydü. Her türden bitki her yeri kaplıyor ve coşkuyla yetişiyordu, merkezde ışıl ışıl bir göl vardı.
Bu bir vahaydı, kocaman ve huşu uyandıran bir vaha...
En çılgın rüyalarında bile Gökdoğan, asla çorak arazilerde böyle bir yer bulunduğunu hayal edemezdi. Çölle çevriliyken yeşermiş çim ve yabani otlarla örtülü, ağaçlarla dolu ormanlar onun altında uzanıyordu. Bu, doğal bir bariyer oluşturuyordu. Çorak arazi zebanilerini ve dolaşan canavarları dışarıda tutan yeşil bir labirent, vaha kampını diğer ileri karakollara saldıran terörlerden koruyordu.
Çölün ortasında zümrütten bir cennetti bu!
Magnec