Bir beladan kurtulduk bir belaya çattık
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
54. Bölüm Yaşam ve Ölümde
Çorak araziler, kıraç ve kavurucu bir cehennemdi. Bu yanan düzlem, adeta bir ateş denizi gibi onun üzerinde dolaşan insanların tüm suyunu bir çırpıda yok ederdi. İki kaçak, yanıp kül olmamak veya susuzluktan ölmemek için günün en sıcak kısmında gölgeli bir yarığın içinde durmak zorunda kaldı.
Musibet tavşanların derisi, kavurucu bir kaya üzerinde kurusun diye dışarıda bırakılmıştı. Küp küp doğranmış etleri de kavrulmuştu.
Tavşan, yağları bakımından zengin, nefis bir çorak arazi yiyeceğiydi. Ayrıca nadir bulunurdu. Gökdoğan iki sebepten fazla yemedi. İlk olarak, onu yerken içmek için su yoktu ve aşırı yemek onu daha da susatırdı. İkincisi, bir kez daha yiyecek bir şeye ne zaman denk geleceklerinden emin değildi. Çorak arazilerde hayvan çoktu, ama sadece birkaç tanesi yemek için güvenliydi. Ne olur ne olmaz, tavşanın bir kısmını saklamak akıllıcaydı.
“Eğer körü körüne dolaşırsak ölürüz.” Gökdoğan çölün uzanan genişliğine baktı. Gözleri düşüncelerini açığa vuruyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı, nereye gideceğini bilmiyordu. “Hadi Elysium topraklarına gidelim!”
Kurnaztilki ve Çılgın Köpek’in intikamı beklemek zorundaydı. Şimdi zamanı değildi.
Perdenin arkasındaki kara elin gücü çok büyüktü. En az bin fevt, onlara rehberlik edecek üç güçlü teğmenle çağırısına cevap vermişti. Tabii ki bu onların bildikleri tek şeydi, bu iblisin hizmetinde gerçekten kaç tane asker olduğu hala bilinmiyordu. İblisin bizzat kendisinin neler yapabileceğini bile bilmiyorlardı.
Kötü yaralanmış bir Kanlı Kraliçe ve güçsüz bir Gökdoğan vardı. Hala sağ oldukları gerçeği başlı başına bir mucizeydi. Yakında su bulamazlarsa, işler değişebilirdi ve o zaman muhtemelen geceyi atlatamazlardı. Onlarla savaşmak için böyle bir zamanda nasıl plan yapabilirlerdi ki?
İblisleri avlama görevinden artık umut kesilmişti. Ama Elysium topraklarına doğru yol almak onlara umut getirir miydi? Çorak topraklar, bu bölgenin her santimini kaplayarak uzak ve geniş bir alana yayılıyordu. Burada yolculuk etmek, hem şans hem de cesaret gerektiriyordu. Aradaki bilinmeyen kilometreler boyunca nelere rastlayabilecekleri belli değildi.
Çorak arazilerde ölmeye mahkumlarsa, Kanlı Kraliçe savaşarak ölmeyi tercih ederdi. Bu bir iblis avcısının mizacı ve gururundandı.
“Ah, bir türlü anlamıyorum.” Gökdoğan, Kraliçe'nin gözündeki azimli ışığı, ölüm karşısındaki kararlılığını bile görebiliyordu. “Neden bu iblise bu kadar kızgınsın? Neden Elysium topraklarının güvenliğinden ve rahatlığından vazgeçip peşini bırakmayı reddettiğin bir intihar görevine çıktın? O sana ne yaptı?"
Kanlı Kraliçesi genç, zeki, güzel ve yetenekliydi. Mükemmeldi ve potansiyelle doluydu. Tüm bu şeylerle birlikte, parlak bir geleceği neden çorak arazilerdeki bu canavara olan tuhaf takıntısı için feda etmişti, Gökdoğan buna bir türlü akıl sır erdiremiyordu. Gökdoğan bu kafa karışıklığını dile getirmeden edememişti.
Tipik olarak Kraliçe'nin kibirli mizacı, bu inançsız, namussuz kâfire herhangi bir şeyi açıklamasını engellerdi. Ancak Gökdoğan, onun acı ve kederle dolu ağır sesini duyunca şaşırdı.
“O babamı öldürdü.”
Güçsüzdü, vücudu titriyordu. Şu anda, kadın savaşçının demire benzeyen dış görünüşü çatlamıştı. Gözleri kıpkırmızıydı ve Gökdoğan onların derinliklerinde köpüren nefreti görebiliyordu.
Babasını elinden alan kişi bunun bedelini ödemek zorundaydı!
Babasının ölümünün utancını taşıyordu. İntikamını alan kişi o olmalıydı. Gizlice Elysium topraklarından ayrılırken daha on altı yaşında olan bu kızı deliye döndüren işte bu düşünceydi. Bütün bir yıl boyunca huzur bulmak için avlanmıştı.
Kraliçe son derece yetenekli bir iblis avcısıydı, ama gençti. Aşırı özgüvenli ve kibirliydi ve iblise karşı duyduğu nefret onu kör etmişti. Ne tür bir düşmanla karşı karşıya olduğunu bile asla durup düşünmemişti.
Gökdoğan, onu gerçekten anlamıyordu ama bu yüzden suçlanamazdı, çünkü baba kavramının ne olduğuna dair onun hiçbir fikri yoktu. Derin bir iç geçirdi. Herkes kendi hikâyelerini, kendi görüşlerini, kendi amaçlarını yaşardı. O kimdi ki birine yolunun yanlış olduğunu söyleyebilsin?
Uzun bir süre ikisi de konuşmadı.
İki gün ve iki gecedir Gökdoğan gözlerini kapamaya fırsat bulamamıştı. Sinirleri yıpranmış, endişeli bir hale bürünmüştü. O, çorak arazilerden çıkıp ileri karakola gelmişti, ancak en nihayetinde ileri karakoldan sonra kendini yeniden çorak arazilerde bulmuştu. Durup dinlenmeye bile fırsatı olmamıştı. En sarsılmaz insanların bile sınırları vardı ve Gökdoğan kendininkine ulaşıyordu. Yorgunluğuyla mücadele etmek, onun için sel sularına karşı koşmaya çalışmak gibiydi.
Göz kapakları binlerce kilo ağırlığındaydı sanki… Sonunda onlar kazandı ve gözleri kapandı.
Uyandığında ne kadar zaman geçtiğini anlayamadı. Onu harekete geçiren şey yakıcı susuzluktu. Gözleri açıldı ve ilk içgüdüsü, şeytan çıkarıcı asasını kavrayıp etrafa göz gezdirmekti. Gökyüzü akşama doğru loşlaşmıştı. O kadar uzun süre uyuduğunu düşünemiyordu.
Gökdoğan'ın zihni açıktı ama boğazı bir kemik gibi kuruydu. Susuz kalmıştı, biliyordu ve bu tehlikeliydi.
Kanlı Kraliçe, uzun kuzguni saçları serbestçe dökülmüş bir şekilde yakınlarda kıvrılmış yatıyordu. Gözleri kapalıydı, uyuyordu, ama yüzü doğal olmayan bir kızarıklıkla boyanmıştı. Her nefesi zorlukla alıyor gibiydi. Onun nasıl göründüğünü fark edince, Gökdoğan ileri atıldı ve elini onun alnına bastırdı. Yanan teni Gökdoğan’ın avucunun içini ısıtıyordu.
İşte bu çok kötüydü!
Gökdoğan, kendi geçirdiği düzinelerce yaralanmanın hafifleyeceğini, Kraliçe'nin birkaç dış yarasının ise iltihaplanacağını düşünmemişti. Kıza isabet eden oklardan birinin zehirli olduğunu tahmin etti.
“Hey, hey! Uyan!"
“Ölemezsin!”
Gökdoğan yıpranmış sinirlerinin titrediğini hissetti. İkisi bir takımdı ve artık fevtler de onu bir iblis avcısı olarak görüyorlardı. Kraliçe ölürse, o tek başına sağ çıkamazdı. Sadece yanında güçlü Kraliçe varken bir şansı olabilirdi.
Kraliçe'nin çatlamış dudakları, bilinçsizce tek bir kelimeyi mırıldanıyordu. "Su…"
Su mu? Ben de susuzluktan ölüyorum! Su bende ne gezer?
Gökdoğan kaygıyla elini kumlarla kaplı saçlarının arasından geçirdi. Tavşan kanı uzun zaman önce tükenmişti, ne yapması gerekiyordu?
Aniden Gökdoğan’ın üzerine bir dinginlik geldi. Kanlı Kraliçe'nin botunda sakladığı bıçağı çıkarıp ucunu bileğine bastırdı. Yana doğru çekerek bir delik açtı. Kanlar dökülmeye başladı.
Tek yol buydu!
Kraliçe’nin bilinci kapalıydı. Bir bebek gibi, ağzına geleni içmeye başladı. Kanın metalik tadı ağzını kapladı ve bu onu uyuşuk halinden çıkarmak için yeterliydi. Gözleri açıldı ve neler olup bittiğine baktı.
Gökdoğan pek de rahatlatıcı olmayan bir sırıtışla onu teskin etmeye çalıştı. “Sonunda uyandın.”
Kraliçe hala güçsüzdü ama gözleri duyguyla titriyordu. Bu çorak arazili genç, onun hayatını kurtarmak için kendi kanını mı kullanıyordu? Bunu daha önce denemiş olsaydı, öfkeden deliye dönerdi. Zira o asil bir iblis avcısıydı! Hayatını devam ettirmek için bu gencin asil olmayan kanı hangi cüretle kullanılabilirdi ki!
Öfke gelmedi. Belki de Kraliçe güçsüz olduğu için… Belki de daha derin nedenlerden kaynaklanıyordu.
“Gitmeliyiz. Bu gece su bulmalıyız yoksa öleceğiz.”
Gökdoğan tavşan derisini, üstünkörü bir sırt çantasına dönüştürdü ve fazla eti içine koydu. Ardından bir delik kazıp sığınmak için burayı kullandıklarını gösteren tüm ipuçlarını gömdü.
Saklanmak zorundaydılar. Kraliçe'nin ateşi çok yüksekti ve onun bilincini etkilemeye başlamıştı. Emanetlerden güç çağırmak bir yana savaşacak dermanı yoktu. Zar zor yürüyebiliyordu. Şimdiye kadarki en güçsüz halindeydi.
“Bu halde çok yavaşsın,” diye mırıldandı Gökdoğan. Tavşan derisi çantasını çıkarıp Kraliçe'nin omuzlarına sardı. “Tut şunu, seni sırtımda taşıyacağım!”
Bu tiksindirici bir çare olsa da, Kraliçe aptal değildi. Başka seçenek yoktu.
Gökdoğan onu bir deri bir kemik sırtına çekti ve ikisi karanlık çöllerde yola düştüler. Belli belirsiz ayak izleri arkalarında uzanıyordu.
Batan güneşin ışığı, kum tepelerini renklendiriyordu. Kraliçe'nin uzun saçı parlak bronz bir tona büründü. Yarı bilinçli halde bile zamanının uçup gittiğini hissedebiliyordu, ama yüreği dingindi.
Sonunda ona yardım eden kişinin, sürekli küçümsediği çorak arazili genç olacağını asla tahmin etmezdi… hayal bile edemezdi!
Sonunda güneş ufkun aşağısına daldı ve yıldızlar ortaya çıktı. Sıcak çölün ısısı hızla düştü. Gökdoğan, yaşlı bir öküz gibi nefes nefeseydi ve yine de iradesinin gücüyle, bir ayağını öbürünün önüne atarak azimle devam ediyordu. Başı dönüyordu, gözleri odaklanmayı reddediyordu, ama makul bir kişinin dayanabileceği noktayı aşarak devam ediyordu. Ve su bir yana, tek bir canlıya bile rastlamamışlardı.
Whoosh!
Ses, Gökdoğan’ın kulaklarını çınlattı. Yüzünün önünden hızla geçen bir okun sapını gördü, havada yol alırken tıslamıştı. Ayaklarının dibindeki kumlara gömüldü ve titredi. Gökdoğan kafasını okun geliş yönüne doğru çevirince, beş siluetin loşlukta onlara doğru geldiğini gördü. İki kertenkele binicisi öndeydi ve diğer üçü ise okçulardı, hepsi de takipteydi. Ok bunların birinden gelmişti.
Gökdoğan tüylerinin diken diken olduğunu hissetti.
Bu beşi, bir öncüydü. Daha fazlası, yakındaki bir kum tepesinin diğer tarafındaki çöle serpişmişti. Hepsinin zırhı vardı ve tehlikeli görünümlü silahlar taşıyorlardı. Gökdoğan, kum fırtınasının, kokularını ve hareketlerinin izlerini silip süpüreceğinden emindi. Onlara bu kadar hızlı bir şekilde yetişmiş olamazlardı. Anlaşılan fazla iyimser düşünmüştü.
“Hareket etme!”
Üç okçu, oklarını yerleştirmiş ve yaylarını çekmişti, ama henüz ateş etmediler. Bir avuç çorak arazi binicisi hızla gelip yarı dairesel bir düzenle onların yolunu kesti.
Gökdoğan dikkatli bir şekilde eğilip Kraliçe’yi sırtından indirdi ve şeytan çıkarıcı asayı eline aldı. Bu sefer kurtulamayacaklardı; ama madem yakalanmışlardı, bunların bedelini birine ödetecekti. Fakat Gökdoğan'ın düşmanları, kuşatılmış olsalar da acele davranıp saldırıya geçmediler.
Sürüden iki kişi ayrıldı.
İçlerinden biri kaslı ve cüsseli bir adamdı. Yüzü gür, kül rengi bir sakalla kaplıydı. Çorak arazi sakinlerinin tipik kıyafetlerini giymiş bu yaşlı, kır saçlı adam tecrübeli birine benziyordu. Dikkat çekici olan şey, iyi yapılmış görünen çelik zırhıydı. Bu adam yaşlı bir aslan gibi görünse de, t*şak geçilmemesi gereken birinin aurasıyla dolup taşıyordu.
İkinci adam da kaslıydı ama pek yaşlı değildi. Yüzünün yarısı, asit ya da ateşle yanmış ve ardında iğrenç izler bırakmıştı. Saçı seyrek ve dağınıktı ve üzüm benzeri tümörler boğazından göğsüne kadar yayılıyorlardı. Bu bir çeşit hafif mutasyon olmalıydı.
Gökdoğan birkaç biçimsiz askerin dışında, bu grubun çoğunun normal insanlara benzediğini fark etti. Fevt değillerdi ama öyleyse kimdi onlar?
Gökdoğan meydan okuyarak bağırdı. “Kimsiniz lan siz?!”
“Kim olduğumuz önemli değil!” Kaslı adam iğrenç, vahşi bir sırıtışla cevap verdi. Elini kaldırıp ikisine doğru salladı. “Gidip parçalayın onları!”
Magnec