Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

53. Bölüm Yeni Bir Kutsal Emanet

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Bulut, kükreyen sarı bir ejderha gibi onların üzerinden geçmeye başladı. Yoğun, kalın ve boğucu kumlar geniş bir alana yayıldı. On bin filin adımlarına benzeyen gümbürtülü sesler de çorak arazilerde yankılanıyordu.

Sert rüzgârlarla savrulan her bir kum tanesi bıçak gibi saplanıyordu. Gün, geceye döndü ve doğanın gazabı iki saat boyunca yeri göğü inletti.

Kum fırtınası nispeten hızlı bir şekilde geçti; ancak güneş ışığı tozla kaplı havaya nüfuz edemiyordu. Manzara o kadar örtülü ve karmaşa içindeydi ki, insan burnunun ucunu bile göremezdi.

Kara Yabancı, Akbaba ve Uzunboynuz, kovalamacanın yaşandığı yere yeni gelmişlerdi. Onların emrindeki fevtler kum fırtınasından kaçmak için dağılmışlardı ve tekrar toplanıp takiplerine devam etmeye çalışıyorlardı. 

“Gerçekten elimizden yine mi kurtuldular?” Akbaba, büyük kanatlarını kendisini havada asılı tutmaya yetecek kadar çırpıyordu. “Kötü bir şekilde yaralılar, su ya da yiyecekleri yok ve doğrudan doğruya lanet kum fırtınasının içine daldılar. Bir mucize olmadıysa ölmüşlerdir.”

“Eğer hayattaysalar onları yakalarız, ölmüşlerse de cesetlerini alırız.” Kara Yabancı artık konuşabiliyordu, ancak çok açık ki yeni oluşan sinirleri hala uyum sağlamaya çalışıyordu. Konuşurken ağır ağır hareket ediyordu. “Kum fırtınası muhtemelen tüm izleri silmiştir, bu yüzden arama alanını genişletmek zorundayız. Tekrar kaçmalarına izin vermek söz konusu bile olamaz.”

**

Gökdoğan, kumla dolu molozlardan çıkarken nefes nefese kaldı. Ciğerlerindeki kumu çıkarmak için şiddetle öksürmeyi denerken Kraliçe’yi saklandığı yerden dışarı çekiyordu.

“Uyan - hadi gidelim, uyan!”

Kraliçe’nin maskesini çıkarıp ona birkaç tokat attı. Kraliçe buna karşılık, yarı pıhtılaşmış kan öksürdü. Onun güzel yüzü, kirlenmiş ve kana bulanmıştı. Etrafındaki saçları, toz topraktan dolayı ışıltısını kaybetmişti. Kadının sefil hali insanda acıma duygusu uyandırıyordu. 

Kraliçe'nin kirpikleri, gözlerini açmak için uğraşırken bir anlığına titredi. Yaraları çok ağır olsa da iblis avcısının gözleri, gölün yüzeyinde parlayan yıldız ışığı kadar parlaktı. Değerli taşlar gibi gizemli, neredeyse mistik bir çekicilikleri vardı.

Kraliçe etrafını merakla inceledi. "Hala hayatta mıyım?"

“S*ktir, tabii ki hala hayattasın!” Gökdoğan’ın yüzü mutlulukla parladı. “B*ktan hayatım boyunca, bu gibi umutsuz durumlardan daima güç bela kurtulmayı başardım!”

Kadın kurumuş dudaklarını büzerek cansız bir şekilde, “Sanırım sana teşekkür etmeliyim.” dedi.

Gökdoğan kendini kaptırıp koyuvermedi. Şimdilik hayatları kurtulmuş olabilirdi, ama henüz kritik safhayı atlatamamışlardı. İleri karakollardan beri saldırı altındaydılar. Gökdoğan’ın her yanı yara bere içindeydi. İyileşme yeteneği, yaralarını dikmişti ama iltihap riskini ortadan kaldırmamıştı. Sadece vücudunun dayanabileceğini umuyordu.

Gökdoğan, iki gün ve iki gece boyunca gözlerini kapama fırsatı bulamamıştı. İyileşme konusundaki doğal özelliği bile enerji gerektiriyordu. Bir şeyler yemek şöyle dursun, bir damla su bile içememişti. Yorgun, tükenmiş, aç ve susuzdu. Kraliçe’nin hali ise daha kötüydü. Bu koşullar altında güvenli bir yere nasıl ulaşabilirlerdi ki?

Gökdoğan kuru boğazını zorlayarak Kraliçe’ye, "Hareket edebilir misin?" diye sordu.

Kanlı Kraliçe sorunlu kaslarını gerip bükmeye çalıştı, ama kendini ayağa kaldıramıyordu. Dıştaki yaraları kötü değildi; göğsünde, omuzlarında ve uyluklarında nispeten sığ delikler vardı. Kraliçe bunlara katlanabilecek kadar kuvvetliydi. Hayatını tehdit eden şey, iç yaralanmalarıydı. Uzunboynuz’un ona attığı darbeden dolayı organları zarar görmüştü. Kraliçe değil de başka biri olsaydı o yumruk, onun kemiklerini toz haline getirirdi. Hala nefes alması olağanüstü bir şeydi. 

“Öyleyse yapabileceğimiz bir şey yok. Dinlen, daha iyi hissedince tekrar denersin.” Gökdoğan ufka göz gezdirdi. “Kum fırtınasından sonra, bizi tekrar bulmaları sanırım biraz zaman alır. Etrafa bakıp biraz su bulmaya çalışacağım.”

Her ikisi de susuzluğun zirvesindeydi. Su veya alternatif sıvı olmadan Gökdoğan, iki kat daha güçlü olsa bile fazla uzağa gidemezdi. Çorak arazilerde içecek bir şeyler bulmak, en güzel günlerde bile zordu ve özellikle kum fırtınasından sonra daha da zorlaşmıştı.

Gökdoğan neredeyse hiç şanslarının olmadığını biliyordu, ama denemek zorundaydı. Başka ne seçeneği vardı ki? Biraz su bulamazlarsa öleceklerdi!

Kuvvetsizce atıklar içine girdi. Kum fırtınası geçtiği için artık sıcaklık artmaya başlamıştı, çorak araziler saunaya dönüşmüştü. Sıcak hava, Gökdoğan'ın içinde kalan azıcık sıvıyı da hızla tüketiyordu. Görüşü bulanıklaşmaya başlamıştı ve ayaklarının altındaki kumlar dalgalanıyor gibiydi. Bacakları esintiyle çimen gibi sallanıyordu ve her an yorgun düşecekmiş gibi hissediyordu.

Gökdoğan baktığı her yerde kayalar ve kum görüyordu. Tek bir sefil ot bile bulunmuyordu. Durum çok kötüydü. Durum gerçekten çok kötüydü!

Gökdoğan tam da umutsuzluğa kapılmak üzereyken bir şey dikkatini çekti. Karşısında duran şeyin ne olduğunu anladığında gözleri fal taşı gibi açıldı. Bu mutant kırkayağın leşiydi… Kanlı Kraliçe'nin yakarak öldürdüğü mutantın leşi!

Yaratığın eti zehirliydi ve zehir, etinden kan gibi akıyordu. İnsanlar onu yiyemezdi, ama hiçbir şeyin onu yiyemeyeceği anlamına gelmiyordu. Her biri kabaca on beş ile yirmi kilo arasında bir grup garip yaratık ortaya çıkmıştı. Onları kaplayan kürkün rengi çevreyle aynıydı, bu da onları uzaktan fark etmeyi zorlaştırıyordu. Keskin pençeleri ve dişleri, günün sert ışığında parıldıyor ve onları, zehre bulanmamış parçaları kesmek için kullanıyorlardı.

Etçil musibet yabani tavşanlar! Mutant tavşanlar!

Bu yaratıklar et yerlerdi, ama daha çok böcekleri tercih ediyorlardı. Doğaları gereği ürkeklerdi ve çoğu zaman kendilerinden daha büyük şeylerin peşinden gitmezlerdi. Musibet tavşanlar çok hızlılardı, çürükurtlardan bile daha hızlı! Bu yüzden onları yakalamak kolay bir iş değildi.

Gökdoğan şu an çölde tavşan kovalayacak halde değildi. Zorunda kalsa, koşabileceğinden bile şüpheliydi.

Acaba bir taş atıp birini öldürebilir miydi?

Gökdoğan’ın aklına gelen en iyi plan buydu, ama tavşanlar uyanıktı. Onlara sinsice yaklaşmak için kendini gizleyebileceği herhangi bir şey yoktu. Bu yüzden Gökdoğan muhtemelen otuz metreden fazla yakınlaşamazdı. Bu mesafe tavşanlardan birine vurabilmeyi garantilemek için çok uzaktı, hele kaçırmadan birini öldürmek çok daha zor olurdu.

Ama bu onun tek şansıydı! Yaşam ya da ölüm, kendisi ve Kraliçe için onun şu anki başarısına bağlı olabilirdi.

Gökdoğan’ın silah olarak sadece asası vardı. Tabancasını sıçan kralı üzerinde kullanmıştı, ancak devam eden mücadelede onu bir yerlerde kaybetmişti.

Bir dakika! Başka bir kutsal emaneti daha vardı!

O gizemli, bilinmeyen âlemden geçtiğinde, Gökdoğan bulduğu kalıntılardan iki kutsal emanet çıkarmıştı. Şimdiye kadar onları kullanmaya çalışmamıştı ve ne işe yaradıklarını bilmiyordu.

Ancak bu emanetler ne olursa olsun, onun şeytan çıkarıcı asasından çok daha yüksek bir kalibredeydi. Bunlardan birini denemek için yeterli gücü vardı. Ama hangisini kullanacaktı?

Pelerini, sert ve koruyucu olmasına rağmen şimdiye kadar hiçbir özel nitelik göstermemişti. Ne ok ne de kılıç onu delebilmişti. Aslında onun hayatını kurtarmıştı.  Kalan tüm gücünü pelerine odaklamayı denemeye karar verdi.

Gözlerini kapatıp zihnini açtı, emanetle arasındaki çınlamayı arıyordu.

Hemen, pelerinin, şeytan çıkarıcı asadan çok daha yüksek kalitede olduğunu hissetti. Başlangıç seviyesi o silahı bir ya da iki kez kullanabilirdi, ama bununla iletişim kurmak birkaç kat daha fazla çaba gerektiriyordu. Sonunda Gökdoğan o çınlamaya ulaştı ve pelerin titreşmeye başladı.

Gökdoğan şaşırtıcı bir biçimde, hava ve yer çekiminin direnci kaybolmuş gibi kendini çok daha hafif hissediyordu. Birdenbire, on metreyi tek bir sıçrayışta geçebilecekmiş gibi hissetti. Saniyeler sonra, simsiyah pelerinin rengi sönükleşti. Aslında pelerinin ortadan kaybolduğunu söylemek daha doğru olurdu. 

Gökdoğan, pelerini etrafına sardı ve vücudunun aşağısına baktı. Kıçının olması gereken yerde, aşağıdaki kumları görüyordu. Bu emanet, onu daha hafif hale getirmiş, engelleri kaldırmıştı. Etrafındaki ışığı bükebiliyordu ve onu daha hızlı yapmıştı.

Gökdoğan, kendi aptal suratına yumruğu geçirmek istiyordu! Pelerinin gücünü önceden biliyor olsaydı bu kadar b*ka batmış olmazlardı! 

Acele etmeden birkaç dakika boyunca deneme yaptıktan sonra, pelerinin titreşimlerinin zayıflayıp yok olduğunu fark etti. Anlaşılan etkileri sadece saniyeler sürüyordu, yani zamanlamaya çok dikkat etmek zorundaydı. Başlığını başının üstüne çekip kendini pelerinine sarınca birden bire yok oldu.

Gökdoğan hızlı hareket ediyor, ama ses çıkarmıyordu. Sinsice ilerlemekte zorlanıyordu, bu yüzden zaman zaman bacağının bir kısmı veya yüzünün bir kısmı açığa çıkıyordu. Bir an görünüp bir an yok olan bu bedenden ayrı uzuvlara ve yüze sahip olmak, garip olmaktan çok daha öteydi. Gökdoğan olabildiğince hızlı bir şekilde musibet tavşanlara yaklaştı.

Birkaç dakika sonra…

Kanın kokusu, Kraliçe'nin burun deliklerine yılan gibi sürünüp geldi. Gözleri titreyerek açıldı ve Gökdoğan'ın elinde iki şişman tavşan tuttuğunu gördü. Yabani hayvanların boğazlarında büyük çapta delikler vardı, sürekli kan akıyordu.

“Su bulmamız mümkün olmadı, ama kan susuzluğumuzu alır. En azından biraz güç kazanmamıza yardımcı olabilir.”

Kraliçe'nin kaşları çatıldı, görünüşe göre memnun olmamıştı. Bu kürk ve kan içeren diyet, çorak arazinin ifritlerininkinden farklı değildi. Kraliçe asil bir iblis avcısıydı! Ama içinden seçim yapacak çok çeşitli bir menü yoktu. Bu yüzden susuzluğunu gidermek için tuzlu tavşan kanına mecburdu. Gökdoğan haklıydı, bu en azından gücünü yeniden kazanmasına yardımcı olurdu.

Gökdoğan bıçağı eline alıp yemeklerinin derisini yüzmeye başladı.

Kraliçe, çekingence kandan yudumlar alıyordu. Şimdiden kendini daha iyi hissetmeye başlamıştı. “Tavşanlardaki bu yaralar, şeytan çıkarıcı bir asayla açılmış gibi görünüyor. Onunla vurmak için yeterince hızlı yaklaşmayı nasıl başardın?”

Gökdoğan kibirli bir şekilde, “Beni hafife almamalıydın.” dedi. Bir şeyleri düşünürmüş gibi biraz durduktan sonra kanlı ellerini giysilerinin üzerine sildi ve pelerininden bir şeyler çıkardı. Bu bir su kabağıydı; avucu büyüklüğünde zarif bir örnekti. Onu Kraliçe’ye verdi. “Doğru ya, şuna bir bakıp nasıl kullanacağımı söyleyebilir misin?”

“Bu…” Onu gördüğü an tanımıştı; şekli ve dokusu, çorak arazilerde bulabileceklerine benzemiyordu. Su kabağının aşağısına kazınmış tanıdık bir rünü görünce sesli bir şekilde soluk verdi. “Bu kutsal emanet sende ne arıyor?”

“Onu buldum,” dedi, dürüstçe.

“İmkânsız!” Kraliçe bir anlığına ona inanmadı. “Bu düşük seviyeli bir biblo değil, kutsal şehirde bu tür emanetlerin kayıtlı olması gerekiyor. Eğer bir iblisin emaneti, herhangi bir şehir ya da bölgede kaybolursa bu çok büyük bir olay olur. Şehir nereye gittiğini araştırıp bulmak için, mutlaka bir ekip gönderir. Fakat… Bu öylece bir yerde mi duruyordu?”

“He ya.” Cevabı küstahçaydı. “Neyse, bu haltı nasıl kullanabilirim?”

Kanlı Kraliçe’nin duygularını kontrol altına alması biraz zaman aldı. Besbelli ki, Gökdoğan daha fazla ayrıntıyı onunla paylaşmak istemiyordu. Kraliçe, her santimini yakından inceleyerek emaneti elinde birkaç kez çevirdi. Bir yazı dikkatini çekti, üzerine kutsal bir metin oyulmuştu. “Bu kalıntıya ‘Anka Ocağı' denir. Üzerindeki yazılara bakılırsa, ateşle bir ilgisi olduğunu varsayabiliriz.”

Gökdoğan açık bir biçimde meraklanmıştı. Bu diğer dünyada rastladığı emanetlerden biriydi; ancak, bu iki dünyanın benzer bir yazı sistemini paylaştığı anlamına mı geliyordu? Bu bir tesadüf değildi, o kadar basit olamazdı.

Artık bu konuda endişelenmiyordu. “Onu kullanabilir misin?”

Kraliçe'nin iradesi, özellikle ateş grubundan emanetlerle uyumluydu. O  küçük su kabağını eline aldığında, Gökdoğan onlardan yayılan güç dalgalarını hissedebilmişti. Bunun, kutsal emanetin uyanmakta olduğuna dair bir işaret olduğunu biliyordu.

İçinde uyanan bir cehennem dışarı saçıldı.

Ateş tuhaftı, belki üç ya da dört metre yükseliyordu. Alevler, su kabağını eritmedi ve bunun yerine birbirleriyle birleşip büyük kanatlı bir anka kuşu görüntüsü oluşturdular. Mistik ateşten kuş, Kraliçe’nin etrafını sardı.

Kanlı Kraliçe elini salladı ve anka kuşu sanki onun emrini anlamış gibi saldırdı. Son derece yüksek bir hızla, bir kayaya doğru ilerleyip ona çarptı. Alevler hem kayayı hem de kuşu yuttu.

“Yukarıdaki yüce tanrılar aşkına…”

“Bu kesinlikle mükemmel bir emanet!”

Kraliçe o kadar heyecanlıydı ki, neredeyse emanetin önünde tapınacaktı. Böylesi bir eser, tanrısal bir yadigâr kadar mükemmeldi ve her nasılsa Gökdoğan'ın kirli pençelerine düşmüştü!

Aynı pis çorak arazili genç, eriyen kayaya dehşet içinde bakıyordu. Kraliçenin su kabağının gücünün sadece küçük bir kısmını çağırdığını ve bunun bile çok yıkıcı olduğunu hissedebiliyordu. Kraliçe, tüm iradesini içine odakladığında akılalmaz derecede güçlü olurdu.

“Vay be, anlaşılan onu kullanabiliyorsun. Sende kalsın.”

“Sen… Ne yaptın?” Kraliçe, Gökdoğan’a o sanki bir ucubeymiş gibi bakakaldı. “Bu emanetin ne kadar değerli olduğu hakkında bir fikrin var mı?”

“Ne kadar değerli olduğu önemli değil. O, eğer onu kullanamıyorsam benim için bir çöp sayılır.” Gökdoğan, şeytan çıkarıcı asayı sallayarak sözlerine devam etti. “Kısasa kısas, sen bana bir şey verdin ve ben de o iyiliği geri ödüyorum. O su kabağına kıyasla, bu asa benim daha çok işime yarar.”

Kraliçe’nin dili tutulmuştu. Bu emanet için yüzlerce şeytan çıkarıcı asa alabilirdi ve yine de dengi olmaya yetmezdi.

Gökdoğan, onun değeriyle ilgilenmiyordu. Diğer taraftan, bir emanetin piyasada ne kadara gittiğine dair hiçbir fikri yoktu ve olsa bile bir işine yaramazdı. Şu anda ikisi de aynı kayıkta kürek çekiyorlardı. Kraliçe ne kadar güçlü olursa, Gökdoğan da o kadar güvende olurdu. 

Ayrıca başka bir önemli sebep daha vardı.

Gökdoğan, sahip olduğu esrarengiz taşı kontrol edebileceği zamana geldiğinde, dünyalar arasında istediği gibi gidip gelebileceğini hissediyordu. Ürettikleri titreşimi takip ederek geride bırakılmış bu emanetlerden daha fazlasını bulabilirdi. Pek tabii ki, eğer ölecek olursa bunu yapamazdı… Bu yüzden ilk önceliği nefes almaya devam edebilmekti. Başka hiçbir şey önemli değildi ve vazgeçilebilirdi.