Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

65. Bölüm Böyle Olmaması Lazımdı II

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

"Ama genç efendi, korumalarınız ne olacak? Yardımcı Yüzbaşı ve çocukların Harris Köyü’nde kalacağını duydum.”

Hans’ın sonu gelmeyen soruları karşısında Cale’in yüzü ekşimeye başladı. Hans hiç umursamadan devam etti; bir yandan da On ile Hong’u kucağına aldı.

“Yardımcı Yüzbaşı Karanlık Orman’ı incelemek için mi kalacakmış?”

Karanlık Orman’daki patlama. Yardımcı Yüzbaşı sebebini biliyordu, zira Cale ona açıklamıştı, ama ‘geride kalıyorum’ ayağına kurdukları bu oyun sadece Cale’in dahil olduğunu gizlemek için bir bahaneydi.

‘Genç Efendi, şimdilik böyle ufak şeylerin icabına bakacağım, ama sonsuza dek yerimde saymak gibi bir niyetim yok.’

Cale Hilsman’ın yaptığı yorumu hemen bir kenara bıraktı. Zaten anlamsız bir konuşmaydı.

“Artık onlara ihtiyacım olmadığı için saldım iplerini.”

Balina kardeşler girişteydi. Yanlarında bataklık suyunun olduğu şişe de vardı. Fakat şişenin yarısını Cale almıştı.

Hong yakında güçleneceği için kuyruğunu sallıyordu. On da aynıydı.

 “Hans.”

“Evet efendim.”

“Veliaht prens bir şey söyledi mi? Ne zaman konuşacakmışız?”

Cale sakince sordu, ama Hans’tan cevap hızlı geldi.

“Derhal. Aynen böyle söyledi.”

Cale başladı gülmeye. Veliaht prens kaygılanmış olmalıydı. Cale başını kaldırdı.

“O halde gidelim.”

*** 

Cale koltuğa kuruldu ve bacak bacak üstüne attı. Bölgenin görüntülü iletişimden sorumlu büyücüsü göz ucuyla ona baktı.

“Hazır mı?”

“Ah, evet, hazır!”

Büyücü sertçe yutkunduktan sonra devam etti.

“Majesteleriyle konuşabilirsiniz.”

Büyücü çok gergindi, ama Cale epey rahat görünüyordu.

“Çıkabilirsin.”

Büyücü saygıyla eğildi ve dışarı çıktı; gerçi çıkarken merakına yenik düşerek birkaç kez dönüp baktı. Cale büyücünün çıktığını görünce iletişim cihazını çalıştırdı; yarı saydam kürede bir yüz vardı.

Konuşmaya koyuldu.

“Ulusumuzun yıldızı, yüce güneş..."

-Yeter.

Veliaht prens hemen sözlerini kesti; Cale’in kelimeleri tüylerini diken diken ediyordu sanki. Konuşmayı bırakan Cale kurnazca sırıttı.

Alberu ses etmeden onu şöyle bir süzdü; Cale rahat oturuyordu, ama saygıda kusur etmiyordu. Alberu başını hafifçe sallayarak söze girdi.

-Breck Krallığı’nda ortalık iyice karışmış.

Cale neredeyse kahkaha atacaktı. Beklediği an gelmişti. Yoksa neden geri dönmek için bu kadar acele etsindi ki? Veliaht prensin yüzünü görmekten hoşlanmıyordu ya…

‘Veliaht prensin istihbarat ağı gerçekten sağlam.’

Cale sessizce oturuyor, sanki her şey yolundaymış gibi gülüyordu. Olaylar kendiliğinden çözülecekti.

-Bir şey demediğine göre yaşananların farkında olduğunu sanıyorum.

Gördünüz mü? Ağzını açmasına gerek bile yoktu.

-Prenses Rosalyn kararını vermiş gibi. Yoksa tek gecede Büyük Dük’ün bütün ailesini ortadan kaldırmazdı.

‘Ortadan kaldırma’ sözlerini duyan Cale’in kalbi tekledi, ama suratına yansımasına izin vermedi. Çünkü Alberu’nun onu yakından izlediğini görebiliyordu. Şu anda Alberu onu dürterek Cale’den tepki almak istiyordu.

-Ayrıca tahttan feragat etmiş.

Rosayln gerçekten de bunu yapmıştı. Şimdi bir büyücü olarak gerçek doğasını gösterecekti.

-Fakat duyduğuma göre yanında iki güçlü kişi varmış. Başkaları bilmiyor olabilir, ama ben olayın farkındayım.

Bazı şeyleri açıklamak konusunda veliaht prensin üstüne yoktu.

-Senin adamlarındı onlar, değil mi?

Choi Han ve Lock. Cale soruyu cevapladı.

“Adamlarım mı?”

Kesinlikle adamı falan değillerdi. Choi Han’ın onunla bir alakası yoktu ve Lock ile sadece bir anlaşma yapmışlardı. Veliaht prensin dudakları hafifçe kıvrılmaya başladı. O da Cale gibi arkasına yaklaştı ve rahatça söyleyiverdi.

-Kurnaz tilki seni.

Cale buna hayır diyemezdi. Alberu onun yansımasını görünce başını iki yana salladı, sonra ekledi.

-Sihir Kulesi’ni ne yapacaksın?

Veliaht prens artık tatlı dilini kullanmayı ve lafı dolandırmayı bir kenara bırakmıştı. Cale ciddiyetle ona baktı.

“Majesteleri.”

Dedi ve koltuğundan kalkınca veliaht prens merakla dikkat kesildi. Sonra Cale açtı ağzını.

“Arada sırada size de oluyor mu? Nedense birbirimize çok benzediğimizi düşünüyorum.”

Veliaht prensin yüzü ekşidi.

-Hoş bir düşünce değil.

“Kesinlikle katılıyorum.”

Cale veliaht prensin hor görüyle söylediği kelimelere çok takılmadı.

“Roan Krallığı hiçbir şeye sahip olmayan bir krallık.”

Aniden oda sessizleşti. Dışarıdaki büyücü Cale’in henüz söylediği sözleri duysaydı şuracıkta düşüp bayılabilirdi. Fakat veliaht prens Alberu, Cale’in beklediği gibi gülüyordu.

Oltaya gelmiş gibiydi.

-Sözlerine hiç dikkat etmiyorsun, değil mi?

“Majesteleri, gördüğüm kadarıyla siz de gülüyorsunuz.”

-Ne yapalım, gerçekleri söylüyorsun.

Veliaht prens aynı fikirdeydi.

Roan Krallığı ne büyücü ne de şövalye bakımından güçlüydü. Uzun bir tarihi vardı, ama her konuda yalnızca ortalamaydı.

Fakat veliaht prens Alberu biliyordu ki bu durum barış zamanlarında bir sorun teşkil etmese de, savaş kapıya dayanınca işler değişecekti. Krallığın en az bir alanda kendini diğerlerinden ayırması gerekiyordu.

Tabii bunu kısa sürede başarmak zordu.

Genelde böyle değişimler onlarca yıllık planların ve çabaların ardından gerçekleşirdi. Bu yüzden kararını vermişti.

Başkasından alacaktı.

Başka bir krallığın özelliğini çekip alacak ve bizzat üstlenecekti.

Ve şimdi, uygun bir kurban kestirmişti gözüne.

Eskiden ‘Büyücülerin Krallığı’ da denilen Whipper Krallığı.

Alberu yorumunu yaptığı anda Cale ile göz göze geldiler.

-Zeki şerefsiz.

Yüzlerinde benzer gülümsemeler vardı. Bu kez konuşma sırası Cale’deydi.

“Sihir Kulesi benim. Ve sizin için de..."

Aynı anda cevapladılar.

“Büyücüler.”

-Büyücüler.

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Alberu eliyle gözlerini kapattı ve başladı gülmeye.

-Hahah. Enteresan. İlk başlarda bana benzeyen biriyle konuşmanın hoş olmayacağını düşünmüştüm.

Veliaht prens bir süre durmadan güldü.

-Ne istiyorsan alacaksın.

Cale’in cevabını bekledi.

“Teşekkür ederim.”

Sadece bir cümleydi, o kadar basit. Fakat o cümle Alberu’da beklenen etkiyi yaratmıştı. Cale’in öz güvenli tavırları yüzünden merakı uyanan Alberu sormadan edemedi.

-Ama neden Sihir Kulesi?

Cale prensin yine onu dikkatle süzdüğünü fark etti. Adam gerçekten de başa çıkılması çok bir herifti, ama endişelenmeye gerek yoktu.

‘Kuzey hakkında bilgi sahibi olup olmadığımı öğrenmek istiyor, kesin.’

Romanda Roan Krallığı’nı endişeye sürükleyecek bir yer vardı: Şövalyelerin Kuzey Krallığı. Vealiht prens Alberu o krallığın bir süredir işgale hazırlandığını biliyordu.

Savaş karmaşanın hüküm sürdüğü bir zamandı ve karmaşa ona hazırlıklı olanlara bol fırsatlar sunardı. O fırsatlardan biri de Whipper Krallığı’ndan kaçan büyücülerdi.

Krallıkta pek etkisi olmayan veliaht prens, büyücüleri kullanarak krallıktaki etkisini artırmayı planlıyordu.

Kim Rok Soo "Kahramanın Doğuşu" romanının beşinci cildinde kalmasaydı, muhtemelen yeni kahraman olarak çıkacak iki gücü de öğrenmiş olurdu. O iki kahramandan biri Kuzeyli bir şövalyeydi.

Ve diğeri de muhtemelen önündeki veliaht prens olacaktı.

Cale gülmeye başladı. Veliaht prens ondan Kuzey hakkında bir şey bilip bilmediğini öğrenmek istiyordu; Sihir Kulesi’ni bu yüzden istediğine dair bir şüphe vardı içinde.

“Sadece bir Sihirli Kulem olsun istiyorum, o kadar.”

-… Sormak aptallıktı.

Alberu Cale’in yüzündeki kurnaz gülümsemeyi görünce başını iki yana salladı.

“Peki ya siz, Majesteleri? Siz büyücüleri ne yapacaksınız?”

Alberu da benzer şekilde güldü.

-Onlara yeni bir ev vermek istiyorum, hepsi bu.

İki cevap da birbirinden beterdi, ama ses çıkarmadılar. Rahatça arkalarına yaslanmış oturan iki adam, birbiriyle sohbet eden iki insanın resme dökülmüş haline benziyorlardı.

-Ne zaman gideceksin?

“Bir ay içinde.”

Bir ay sonra. Cale hazırlıklarını bitirmiş olacak ve bir ay sonra Whipper Krallığı’na gidecekti. Oraya vardığında İç Savaş’ın aşağı yukarı sona ermiş olmasını bekliyordu. Toonka’nın aptal yüzü geldi aklına.

-Nasıl gideceksin?

“Gemiyle.”

-Ya korumaların?

Korumalar. Cale bunu duyunca güldü ve Alberu hatasını fark etti.

-Anlamsız bir soruydu. Cale, zayıf olduğun için kendine dikkat etmelisin, unutma. Ne yapman gerektiğini biliyorsun, değil mi?

“Ne bulursam getireceğim, merak etmeyin.”

-Bazen nedense hep aynı fikirde oluyoruz.

Calbe ve Alberu; birbirinden oldukça farklıydılar, ama şimdi yüzlerinde benzer gülümsemeler vardı.

Üç hafta sonra…

Cale yavaş yavaş gözlerini açtı ve yatakta dönmeye başladı. Esniyordu.

Saat öğleden sonra 3’tü. Daha yeni kalkmıştı. Gözlerini ovdu ve tavana baktı.

“Kazandım! Bugün bir saat daha geç kalktı!”

“Yine en küçüğümüz kazandı. Niye sürekli geç kalkıp duruyor hiç bilmiyorum.”

Kara Ejderha ve Hong önce Cale’e, sonra saate baktılar ve konuşmaya başladılar. Cale sağ eliyle karnını kaşıdı. Uyanmıştı, çünkü karnı çok açtı.

“… Ah, hiç işi olmayan zenginlerin hayatı sen yok musun…”

Mutluluk diye buna derlerdi.

Cale son üç haftadır elini hiçbir şeye sürmemişti.

Ejderhaya isim bulması gerekiyordu, ama düşünmek için ondan bir ay daha süre istemiş ve yolculuk hazırlıklarını başkalarına yıkmıştı. Her gün erkenden yatıyor, geç kalkıyor; bütün gününü hiçbir şey yapmadan evin içinde geçiriyordu. Ailesinin ona dinlen deyip durması gibisi yoktu. Cale de sadece onlara kulak vermişti.

Ama mutluluğun da bir sonu vardı.

“İnsan, sanırım Choi Han döndü.”

Diye fısıldadı Kara Ejderha gülümseyerek.

“Güzel. Zaten sıkılmıştım.”

Cale kaskatı ifadesiyle yataktan kalktı.

Choi Han’ın grubu bugün gelecekti. Saat 3 olduğuna göre muhtemelen çoktan gelmiş, onu bekliyorlardı.

Cale yataktan kalkar kalkmaz esnedi. Üç haftadır hiçbir şey yapmamak gerçekten de aklındaki şeye çok uyuyordu.

‘Para kazan, böylece sonsuza dek tembellik yapabilirsin.’

Kararlıydı. Whipper Krallığı ve Orman’ın Kraliçesi meselelerini tek seferde halledecekti ki yeniden tembelliğe dönebilsin. Banyoya yürüdüğü sırada Kara Ejderha kapının kapandığını görür görmez hemen Hong’a yanaştı.

“Ne zaman bir yere gitse gözleri parlıyor.”

“Haklısın. Fakat artık daha güçlüyüm. Ona bir zarar gelmesine engel olabilirim.”

Aralarındaki konuşmayı dinleyen gümüşi kedi yavrusu On’un yüzünde garip bir ifade belirdi. Cale’ın yatakta dönerken ve kendi kendine mırıldanırken takındığı gülümsemeyi düşünüyordu.

“Parladığına emin misiniz?”

“Evet, eminim.”

“Noona, gerçekten öyle.”

“Mm, sanırım doğru.”

On nihayetinde başını salladı ve kürkünü yaladı. Artık hem On’un hem de Hong’un kürkleri çok parlaktı. Birlikte Cale’in banyodan çıkmasını beklemeye başladılar. Uzun zaman sonra evden çıkacakları için heyecanlıydılar.

…