Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

18. Bölüm Bir Ejderha Gördüm I

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

 

 

“...Ejderha mı?”

“Evet.”

“Bir keresinde ona benzer bir şey görmüştüm.”

‘Hadi oradan.’

Cale, Choi Han benzer bir şey dediğinde neden bahsettiğini biliyordu.

Karanlık Orman. Karanlık Orman’ın derinliklerindeki acımasız yaratıklardan bahsediyordu. Bu korkunç canavarların arasında kertenkele ve ejderha kırmasına benzeyen bazı yaratıklar vardı.

Choi Han Karanlık Yıkım Savaş Sanatı eğitiminde orta seviyeden son seviyeye geçer geçmez bu ejderhavari canavarı öldürmüştü.

“Gerçekten mi? Nasıldı?”

Cale olayı bilmiyormuş gibi davrandı. Choi Han şu anda Cale’le beraber onun odasında olan tek kişiydi.

“...Canavardı.”

“Nasıl yani?”

“Görünüşü, gücü, her şeyi. Her yönden bir canavardı.”

“Öyle mi?”

Cale başıyla onayladı ve konuşmaya devam etti. Fakat hareketleri ve sözleri birbirinden tamamen farklıydı.

“O zaman bir ejderha görmemişsin sen.”

“Anlamadım?”

“Ejderhalar insanlar gibidir.”

Tak. Cale hem tatlı hem de ekşi olan limonatanın bardağını masaya koydu. Sonra, merakla kendisine bakan Choi Han’a cevap verdi.

“Ejderhalar, Hayvan İnsanlar, Cüceler, Elfler, hepsi insan gibidir. Neden mi? Çünkü onların da duyguları ve hayatları var.”

Bu olgu Cale’in umrunda değildi. Ana fikri buradan başlıyordu.

“Fakat.”

Choi Han, Cale’in tavrındaki ani değişimi fark etmiş olmalıydı ki dinlemek için dik oturup odaklandı.

“Doğduğundan itibaren karanlığa gömülmüş öyle bir varlık. Hayatında hiç güneş ışığını göremedi ve şu anda içinde bulunduğu karanlığı sadece meşaleler aydınlatıyor. Sence ne tür bir hayat yaşıyordur bu varlık?”

Tık.

Cale işaret parmağıyla masaya vurdu.

“Aklını ve mantığını yitirmiş, buna zorlanmış bir halde.”

Tık.

Masaya bir kez daha vurdu.

“Dayanacak kimsesi veya bir ailesi olmadan yalnızlık çekmek zorunda kaldı.”

Tık.

Cale’in parmağının masaya her vuruşunda Choi Han’ın bakışları oraya yöneliyordu. Choi Han masanın altından yumruğunu sıkıyordu ve damarları görülebilir derecede şişmişti. Cale konuşmaya devam ederken, bunun farkında değildi.

“Her gün işkence edilip kötü davranılıyor ve her seferinde, tam öleceği sırada ona işkence etmeyi bırakıyorlar.”

Choi Han’ın ifadesi ve bakışları sertleşti. Cale, Choi Han’ın böyle tepki vereceğini biliyordu. İyi bir insanın böyle bir hikayeyi duyduktan sonra öfkelenmemesine imkan yoktu. Ayrıca, Cale’in en başta neden bu konuyu açtığını da anlamıştı.

Cale limonatasından bir yudum daha aldı ve hikayesini bitirmek için devam etti.

“Ve bu yaratık yakınlarda.”

Kısa bir sessizlik odayı doldurdu. Cale, bakışkarını yavaşça Choi Han’a çevirmeden önce pencereden bir dışarı baktı. Choi Han’ın aklında ne vardı bilmiyordu, ama tüm vücudunu kanlı bir aura sarmıştı.

‘İyi biri olduğu için mi ona kötü davranılmasına sinirleniyor?’

Cale’in tezine karşılık Choi Han, Karanlık Orman’da hayatta kalmak için geçirdiği onlarca yılı anımsıyordu.

Sessizliğin bir süre devam etmesi bu yüzdendi. Sonunda Choi Han, Cale ile göz göze geldi ve sordu.

“Kurtarıp evcilleştirecek misiniz?”

“Sen delirdin mi?”

“Affedersiniz?”

Cale sakin davrandı ve şaşırmış bir biçimde sordu. Choi Han da Cale’in ona ‘delirdin mi’ demesine şaşırmıştı.

“Neden evcilleştirmeye çalışayım?”

Cale Choi Han’a delirmiş dercesine elini havada döndürdü.

İnsanlar tarafından şiddet görmüş bir ejderhanın yine bir insana hizmet etmesine imkan yoktu. Hatta, muhtemelen tüm insan ırkına karşı öfke ve nefretle doluydu. Hayatını bir insan kurtaracak olsa bile bu gerçek büyük ihtimalle değişmeyecekti.

Ejderhalar, insanlar dahil tüm canlılardan daha üstün yaratıklar olduklarına inanırlardı. Bu, onlar için doğal bir içgüdüydü, haliyle hayatında başka hiçbir ejderhayla karşılaşmasa bile söz konusu ejderhanın mantık yapısı değişmezdi.

Dolayısıyla ejderhalar insanların ‘gözetiminde’ büyüyemezdi. İşte bu mantık ve içgüdü yapısı yüzünden ejderhalar, ne kadar işkence görseler de evcilleştirilemezlerdi.

‘Ejderhalar çok kibirli yaratıklar olarak doğarlar. Ama en önemlisi, eğer bir ejderha yetiştirecek olursam…’

Eğer o ejderhayı büyütmeye ve yetiştirmeye çalışırsa bazı sinir bozucu olaylarla karşılaşacağını hissedebiliyordu.

Doğu ve Batı kıtalarında toplamda yirmiden az sayıda ejderha kalmıştı. Bunlardan birini yetiştirmek mi? Bu neredeyse ‘Kıtadaki bütün olayların merkezinde olacağım’ demekle aynı şeydi

Ayrıca söz konusu ejderha, normal koşullarda ölmesi gereken bir ejderhaydı. Başkalarının yoluna çıkmasındansa kendi küçük dünyasında yaşaması daha iyi olurdu.

Cale ejderhanın onlarla beraber gelmesine kesinlikle karşıydı. Mana kısıtlama zincirlerinden kurtulduğu sürece, bu dört yaşındaki ejderha, Cale’den çok daha bir hayat yaşayacaktı. Ejderhalara doğdukları andan itibaren boşu boşuna dünyanın kralları denmiyordu.

“O zaman?”

“Cevabı açık olan bir soruyu neden soruyorsun?”

Cale cevap vermeden önce, Choi Han’ın sorusuna güldü.

“Bırak gitsin de özgür ve huzurlu bir hayat yaşasın. Bir ejderhanın, ejderha gibi yaşaması gerekmez mi?

“...Anlıyorum.”

Choi Han’ın sıktığı yumrukları yavaş yavaş gevşemeye başladı.

“O zaman ejderhayı kurtarıyoruz, doğru mu?”

“Evet. Ve yardımına ihtiyacım var.”

“Ne gerekiyorsa. Gerçekten, yardım etmek için her şeyi yapacağım.”

Cale Choi Han’ın durumu değerlendirip başını sallayarak reddetmesinden korkuyordu.

“Aşırıya kaçmaya gerek yok. Birilerinin canını almak istemiyorum, eğer mümkünse tabi. Olabildiğince sessiz halledeceğiz bunu.”

“Cale-nim, siz gerçekten de-.”

Choi Han, hayranlık duyarak konuşmaya başladı fakat Cale, saatine bakıp konuşmasını kesti ve ekledi.

“Ron’a ilk katta biraz alkol hazırlamasını söyle.”

“Farklıs-ne?”

Cale önce bir şeyler içmek istiyordu.

Daha gün ortası bile olmadan içmeye başladı. Choi Han ortalığa bakınırken, kafası karışmış bir halde orada öylece oturdu. Kendisi hariç herkes huzurlu görünüyordu.

Bu huzurlu ortamın tam ortasında şişe şişe alkol içen Cale Henituse vardı. Gitgide kızaran yüzüne bakan herkes onun sarhoş olduğunu düşünüyordu.

“Bu kadar içmesine müsaade etmekle iyi mi ediyoruz?”

Choi Han yanında duran Hans’a bakıp sordu. Yardımcı kahya Hans, kedi formlarında olan On ve Hong’a yemeklerini veriyordu. Sonra şevkle cevap verdi.

“Evet! Elinde hiçbir şey yok. Bu yüzden, güvendeyiz. Etrafa şişe fırlatmayacağına söz verdi!”

Choi Han Cale’in güvenliğinden bahsediyordu, Hans ise kendini korumaya kafayı takmıştı. Choi Han konuşmanın tuhaf bir hal aldığını anlayınca sustu ve Hans’tan uzaklaştı. Kedicikler yanındayken Hans’ı yalnız bırakmak en iyisiydi. Fakat Choi Han iyi olduğundan emin olmak için Cale’e baktı.

“İhtiyar. İçkinin tadı harika! Umduğumdan kat kat daha iyi.”

Cale içkiyi övmekten Choi Han’ın ona baktığının farkında değildi. İki saattir içiyorlardı. Ne olur ne olmaz diye içmeyenler de vardı, ama ekibin çoğunluğu hanın keyfini çıkarıyordu.

‘İlk başta hepsi çok gergindi, cık cık.”

Cale içmek için toplanmalarını emrettiğinde, askerler tam takır zırhlar içinde gelmişlerdi. Cale buna şaşırmış olsa da onlara etrafa bir şeyler fırlatmayacağının sözünü verip rahatlamalarını söylemişti.

“Bu köy küçük olabilir, ama etrafında birçok dağ var. İçkiyi, dağlardan topladığım meyve ve bitkilerden yapıyorum. Bu yüzden biraz pahalı.”

Yaşlı adam konuşurken adeta alkolün tadına tat katıyordu. Cale içkiye hayran kalmıştı ve şişesini yaşlı adama doğru kaldırdı.

“Bunlardan çok var mı?”

“Evet. Oldukça fazla.”

“O zaman biraz daha getir ve herkese dağıt.”

“Genç efendi, bunu yapmanıza gerek y-“

Yardımcı Yüzbaşı yüzü kızarmış bir şekilde bağırdı, fakat gözleri Cale’in elindeki şişeye odaklanmıştı. Diğer askerler de aynı şeye bakıyordu. Doğal olarak, Cale ne düşündüklerini anlayabiliyordu.

“Sadece için. Size içmenizi söylüyorum. Anladınız mı?”

Bütün askerlerin gözleri parladı. Bugüne kadar Cale’in elinde içki şişesi görür görmez hemen gerginleşen adamlar, ilk defa bir şişe gördükleri için seviniyorlardı.

Cale heyecanlı ev sahibinin herkese içki ve atıştırmalık getirmesini keskin gözlerle izledi.

Cale Henituse. Bu adam alkole çok dayanıklıydı. Herkes yüzü kızardığı ve olay çıkarttığı için hemen sarhoş olduğunu sanıyordu fakat gerçek şu ki bunları yaparken hep ayıktı.

Dolayısıyla Cale’in kafası şu anda gayet yerindeydi. Yarım saat daha içmeye devam etti ve Choi Han’a bakıp konuşmaya başladı.

“Choi Han. Gel bana yardım et. Şimdi dinlemeye gideceğim.”

“Genç efendi, ben yardım ederim.”

“Sorun yok. Bugün biraz dinlen Yardımcı Yüzbaşı. Diğer askerler de dinlensin. Daha dün savaşmadınız mı? Burası tehlikeli bir yer değil ve görev başında olan askerler için üzülüyorum. Günün geri kalanında eğlenip dinlenebilirsiniz.”

“Genç efen-“

“Çok yorgunum. Görüşürüz.”

Yardımcı Yüzbaşı ve diğerleri onu takip ederlerse işler karışabilirdi. Neyse ki hiçbiri Choi Han’ın ona yardım ettiğini görünce, yerinden kımıldamadı. Muhtemelen Choi Han hiç içmediğinden ve oradaki en güçlü kişi olduğundan hepsi rahattı.

‘Sadece bir kişi kaldı.’

Hanın etrafındaki nöbetçilerden kaçınmak basitti, ama Ron hala ortalıktaydı. Ron ve Hans, kendilerine içeri gir denmeden asla girmezlerdi. Fakat aralarında şöyle bir fark vardı; Ron, Cale’in odada olduğunu ve gizlice sıvışmaya kalkarsa bunu anlayabilecek bir adamdı; Hans ise Cale’in hala odada olup olmadığını anlayabilecek kadar yeteneği yoktu.

‘Sanki yaşlı adam ne yaptığımı çok umursayacak da.’

Normalde Ron, Cale’in sıvışıp sıvışmadığını ya da sıvıştığında ne yaptığını umursamazdı. Bu zamana kadar böyle olmuştu. Fakat Cale, işlerin ileride sarpa sarmasını istemiyordu, bu yüzden Ron’a öncesinden söylemeye karar verdi.

Ron’un Choi Han’ın arkasından gittiğini görünce Cale hemen Ron’un yanına gidip haber verdi.

“Ron, biraz oyun oynamaya çıkacağım. Kimseye söyleme. Anlaşıldı mı?”

Yaşlı adam içmeyi seviyordu, ama bu gece ağzına bir damla sürmemişti. Onun yerine, tüm gece Cale’e bakmıştı. Gerçekten de korkutucu biriydi. Ron’un yüzündeki sevecen gülümseme her geçen gün daha da korkunç bir hal alıyordu.

“Anladım. Sizi bekleyeceğim.”

“Bekleme.”

‘Beni bekleyecekmişmiş.’

Umulduğu gibi Ron başka bir şey söylemeden onayladı. Cale odaya girdiğinde Choi Han hala onun yürümesine yardım ediyordu.

“Dinleneceğim. Hans, Ron, acil olmadığı sürece sakın beni uyandırmayın. Biri uykumu bozunca nasıl olduğumu biliyorsunuz, değil mi?”

Geçmişte, hizmetkarın biri Cale’i uyandırdı diye bir ton küfür yemişti. Cale fiziksel olarak kimseye zarar vermemesine rağmen sözleriyle insanları ezebilecek kapasiteye sahipti. O hizmetkarın yediği küfürleri diğerlerine anlattığı bilinen bir hikayeydi.

“Elbette biliyorum efendim. İyice dinlenin.”

“Genç efendi, Ron’unuz kapının hemen dışında bekleyecek.”

Ron’un cevabı karşısında Cale’in ifadesi kaskatı kesildi, ama Choi Han’a gizlice bir emir vermeden önce diğer ikisinin odadan çıkmasını bekledi.

“Sessizce odama geri gelmek için pencereyi kullanabilirsin.”

Choi Han başıyla onayladı ve hızla diğer ikisini takip ederek odadan çıktı ve kapıyı kapattı.

Miyyaaavvv.

“Vakti geldi mi?”

Cale kendini odasına kadar takip eden On ve Hong’a başını salladı ve hemen kutuyu açtı.

Klik.

Büyülü kilit açıldı ve Cale kutunun içinden bir kıyafet çıkardı. Üstünü değiştirmeyi bitirince, Choi Han pencereden içeri girdi ve gördükleri karşısında şoke oldu.

“Cale-nim.”

Cale maskeyi takmadan önce elindeki siyah kıyafeti Choi Han’a fırlattı.

“Sen de giy.”

Dünkü küre büyü kayıt cihazlarını geçici olarak durduracaktı, ama bu yeterli değildi. Cale yakalanmak istemiyordu. İşte bu yüzden gün ortasından beri içip bu kıyafetleri hazırlamıştı.

“Nedir bunlar?”

Siyah kıyafetin göğüs kısmında bir kırmızı yıldız ve onun etrafında da beş tane beyaz yıldız vardı.

‘Bu ne mi? Gizli örgütün kıyafeti işte, başka ne olacak?.’

‘Bir Kahramanın Doğuşu’ romanı, Choi Han’ın zaman zaman karşılaştığı gizli örgütü açıkça anlatmıştı. Bu kıyafet, betimlemeleri olabildiğince uygulamaya çalışan Cale tarafından sipariş edilmişti. Güvenli tarafta olmak için kıyafeti ve yıldızları ayrı ayrı yaptırmıştı.

Dolayısıyla yakından bakınca biraz dandik görünüyordu, ama uzaktan oldukça iyiydi.

Kıyafeti gören insanlar dikişlerinin kalitesizliğini hatırlamayacaktı; herkes ‘bir kırmızı ve beş beyaz yıldızın olduğu siyah bir kıyafetti’ diyecekti. Markiz’in aksine bu gizli örgütle hiç tanışmamış olan Venion, kıyafetleri gören hizmetkarlarından rapor aldıktan sonra epey baş ağrısı çekecekti.

“...Kötü bir şey mi yapıyoruz?”

Cale’in cevap vermediğini görünce Choi Han tekrar sordu. Cale’in siyah bir maske takması onu kötü biri gibi gösteriyordu.

“Evet. Kesinlikle kötü bir şey yapıyoruz.”

Cale maskenin altından gülümsüyordu.

“Venion’a kötü bir şey yapıyoruz.”

“Haa.”

Choi Han sonunda anlıyor gibiydi ve Cale’in elindeki diğer maskeye baktı.

“Verin takayım.”

İyi insanların bile sevmediği ve canını yakmak istediği birileri vardı. On yedi yaşında olmasına rağmen bu dünyada onlarca yıl geçirmiş Choi Han da elbette bir istisna değildi.

“Ha bir de ne diyeceğim bak. Bu kediler Kedi Kabilesi’nden geliyor. Esasında hayvan insanlar.”

Cale sanki bu normal bir şeymiş gibi On ve Hong’u, Choi Han’a tanıttı. Kişilerin gerçek karakterlerine duyarlı olan kedi çocukların Choi Han’ın gücü hakkında çoktan iyi bir fikirleri vardı ve Choi Han da yolculuk sırasında onların sıradan birer kedi olmadığını fark etmişti.

“Bu dostumuz Choi Han. Şuradaki On ve şu da Hong. Tanıştınız işte. Hazırlanın bakalım.”

Cale aynı siyah kıyafet ve siyah maskeyi giymiş olarak daha yeni banyodan çıkan Choi Han’a emir verdiğinde, hazırlanmak için fazla zamanları kalmamıştı.

“Hadi gidelim.”

Sonra ikinci katın penceresinin önünde dururken ekledi.

“Pencerenin dışına çıkarken beni taşı. Bu kadar yüksekten tek başıma atlarsam bir tarafım kırılır.”

Choi Han Cale’in önünde ilk kez iç çekmişti. On ve Hong, Choi Han’ın yanına gelip teselli etmek için patileriyle ona dokundular. Cale biraz çabuk olmalarını söyledi.

“Çabuk olun.”

Grup handan sağ salim çıktı ve Vikont’un Villası’na, Ejderha’nın hücresine doğru ilerlemeye başladı.

…….