Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

24. Bölüm Gizli Potansiyelin Ortaya Çıkışı (1)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

“İlginç haberler mi?”

“O adam… Sinyoung’a bağlı olmayabilir.”

Cinzia’nın dediklerini duyduğunda Agnes’in ince, kavisli kaşları çatıldı.

“Nasıl olur? Kim Hannah…”

“Evet, Bayan Tilki Sinyoung’un bir üyesi. Önemli olan, Altın Damga’nın onlara ait olmadığı.”

“Nasıl yani?”

“Araştırmalarımıza göre damgayı veren Gula Tapınağıymış.”

Agnes başını eğerek gözlerini kapattı. Ne zaman düşüncelerini toparlamaya çalışsa böyle yapardı.

“Sung Shinyun hâlâ ortalıkta yokken yeni bir Altın Damganın belirmesi… sence de biraz şüpheli değil mi?”

“…”

“Elbette kesin olan bir şey yok. Zaten Bayan Tilki’nin onu Sinyoung’a yönlendirmesi de çok sorun değil. Sinyoung’la biz, Sicilya, iş birliği içinde olmasak da karşıt pozisyonlarda da değiliz ne de olsa.”

Agnes başını kaldırdı. Her zamanki sakin ifadesinin aksine gözleri tuhaf bir ışıkla parıldıyordu.

“O halde…”

“Senin için Maria’yla ben ilgilenirim. O kız da bu fikre karşı çıkacak değil zaten.”

“Müdahil olmam gerçekten de iyi bir fikir mi? Karakterimi göz önüne alacak olursak bir kez başladım mı kendimi tutamayacağım kesin.”

“Tam da öyle yapmalısın, talim çavuşu Agnes. Elinden geleni yapman gerekecek.”

Cinzia’nın neşeli ifadesi biraz soldu.

“Sung Shinyun, Altın Damgalı bir Kuralsızdı ve o adam da öyle. Koşullar hemen hemen aynı ancak iki yıl öncesinden farklı olan bir şey varsa o da antrenörlerin de dahil olmas… Ah, doğru ya. Sung Shinyun da bizzat bir ‘Vasi’ tarafından eğitilmişti, bu yüzden biraz fark olacaktır.”

Agnes’in yüzünde bir anlığına beliren öfke Cinzia’nın gözlerinden kaçmadı.

“Yaparım diyorsan hiç durma. Güney’in fatihi Sicilya’nın kötü şöhretli şeytani antrenörünün neler ortaya çıkarabileceğini göster bakalım.”

“O adam gelecekte yolumuza çıkan güçlü bir düşman olursa beni suçlamayın lütfen.”

Agnes saygıyla başını eğdi ve sessizce odadan çıktı.

“…Hıh. Biraz fazla mı gaz verdim acaba?”

Cinzia sigara dumanını üfleyerek kendi kendine kıkırdadı.

*

[Koşu Yarışı (Kalan girişim sayısı: ꝏ/ꝏ)]

Yorgunluktan bayılana kadar pistte koş!
Zorluk: Temel
Başarılı olunduğunda: +10 HKP
Başarısız olunduğunda: Yok
*İş birliği kabul edilmemektedir.

Hoo-hoo, haa-haa, hoo-hoo, haa-haa…

Seol hiçbir şey düşünmeden, Yi Seol-Ah’ın öğrettiği nefes alma tekniğiyle pistte koşuyordu. Kaç tur koştuğunu saymayı bırakalı uzun zaman olmuştu. Yalnızca görevin ona dediği gibi yorgunluktan bayılana kadar koşuyordu.

Bir noktadan sonra bedeninin geliştiğini hissedememeye başlamıştı. Yine de deli gibi antrenmanlara devam etmesinin sebebi, kendine karşı olan rekabette galip gelebilmekti. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Çıkabileceği en yüksek hızı koruyarak pisti defalarca kez turladı ancak sonsuz bir okyanusun etrafında koşuyormuşçasına bitiş çizgisinden eser yoktu. Seol’ün sınırsız enerjiye sahip olmadığı açıktı. Ne kadar kendini zorlarsa zorlasın nihayetinde sınırına dayanıyordu.

İşte o anda şeytanın, ’Yeter bu kadar. Kısa bir mola ver. Biraz yürümekte sorun yok, hadi biraz yavaşla…’ fısıltıları kulaklarına gelmeye başlıyordu.

Her an ölecekmiş gibi hissederek nefesi kesilmeye başladığında, etrafındaki her şey bulanıklaşıyordu adeta. Tek bir adım daha atmak bile işkence gibi geliyordu. Sanki yolunu kapatan devasa bir duvar vardı önünde. Ona bundan ileri gidemeyeceğini söylüyordu.

“…”

Birden, gözünün kenarından bir damla yaş süzüldü. Ağlamak istiyordu.

Ağlamak istiyordu çünkü çok zordu. Zavallının teki olduğunu biliyordu ama yine de yere yığılıp gözleri kuruyana kadar ağlamak istiyordu. Belki o zaman biraz daha iyi hissederdi.

Diğer hayatta kalanlar çeşitli görevleri tamamlamakla meşgulken, neden o gelmiş burada kendi başına bu neticesiz işle uğraşıyordu ki? Sıkı çalışmalarıyla fedakarlıklarını takdir eden biri de yoktu. Hatta buraya adım attığına atacağına pişman olmuştu.

“Kkhıığk!”

Seol azimle göz yaşlarını tuttu, dişlerini sıktı ve dayandı. Ne zaman kulağına çalınan fısıltılara uyacak olsa tatsız bir deja vu hissine kapılıyordu. Nedense bunu başaramazsa tekrar kumar bataklığına saplanıp kalacakmış gibi hissediyordu. O berbat duruma düşmektense ölmeyi yeğlerdi. Kendine karşı olan bir yarışta bile kazanamıyorsa bir değişimi arzulamanın tekrarlamaya değmeyen tatsız bir şakadan ne farkı vardı ki?

Bu arzu, bu ‘yenilgiyi kabullenmeme’ dürtüsü, asla duraksamamasını sağlayan motivasyon kaynağı oldu.

Kumar zevkine kendini kaptırdığı günleri hatırlamak bile kanının beynine sıçramasına ve sinirden kudurmasına sebep oluyordu. Ailesini nasıl hayal kırıklığına uğrattığı ve Yoo Seonghwa’yı nasıl ağlattığı aklına geldiğinde dişlerini sıktı. Kendinden o kadar nefret ediyordu ki kendine zarar vermeye bile başlayabilirdi. Öfkesi, acımasızca bacaklarını kamçılayan inat kamçısına dönüştü.

“Kuaaaaaak!”

Ellerini ileri uzattı, ayaklarıysa sanki bir duvarı aşmaya çalışıyormuş gibi tüm gücüyle yeri tekmeledi. Şaşırtıcı bir şekilde uzattığı bacağı tökezlemedi, aksine güç ve kararlılıkla yere bastı.

Tam o anda Seol iliklerine kadar garip bir hisle doldu. Şimdiye kadar ilerlemesine engel olan o duvar, bir kere aştığında güvenli ve sağlam bir basamak haline gelmişti.

Ayağını bir kez daha kaldırdığında, sonunda tökezledi ve pistte hantalca yuvarlandı. Bundan sonra bile tekrar koşmaya çalışarak bacaklarıyla kollarını hareket ettirdi ancak midesindekilerin ağzına çıktığını hissederek durdu.

“Ueeeeeğğk!”

Gözyaşları durmaksızın gözlerinden aşağı süzülürken kusmaya devam etti. Sonunda öğürmeyi kestiğinde halsizce sırtüstü devrildi. Damarlarında dolaşan bu coşkunun son kırıntılarının biraz daha tadını çıkarmak istercesine gözlerini kapattı.

[‘Temel’ düzey görev başarıyla tamamlandı.]
[10 Hayatta Kalma Puanı çetelenize eklendi.]
[Mevcut HKP: 2840 HKP]

Bu arada, enerjisi çekilmiş ellerini yavaşça ancak sıkıca yumruk yapmıştı.

[Karakter özelliğiniz, ‘İradesiz’ kaldırıldı.]
[Dayanıklılık seviyeniz ‘Düşük (Düşük)’ten ‘Düşük (Orta)’ya yükseldi.]

Pist gözlerinin önünden kayboldu ve Tarafsız Bölge’nin tanıdık manzarası görüş alanına girdi.

“?”

Seol sırtüstü uzanırken tekrar meydana ışınlanmıştı. Üstünde bir gölge belirdiğinde hafifçe başını kaldırdı.

Yavaşça doğrulttuğu gözlerinin ilk gördüğü şey birinin oldukça biçimli bacakları olmuştu. Sonrasında elbisesinin altında gizlenmiş, uyluklarını kavrayan jartiyerin kemerini bile görebildi. Ve bakışları biraz daha yukarı kaydığındaysa, en mahrem ve önemli bölgeleri koruyormuş gibi görünen sevimli bir oyuncak ayı işlemeli fırfırlı bir kumaş parçasını…

“…Lila?”

Hiğ. Bir iç çekişle, bacaklar aceleyle geri adım attı.

Seol, bunun çok sevimli bir ayı olduğu düşüncesiyle başını salladı. Sonrasında Agnes’in, gözlüklerinin arkasından ateş edercesine bakan buz gibi gözlerini gördüğünde birden panikledi. Ama bu nasıl olurdu? Ne de olsa eski zamanlardaki önemli hanelerden birinde çalışan son derece katı başhizmetçilerden birine benziyordu…

“Affedersiniz. Yere uzanmış bir şekilde ışınlanmanızı beklemiyordum…”

Agnes boğazını temizlemek için öksürdü ve birden, içinde bir tür sıvı olan bir bardak uzattı. Seol de susamıştı zaten, bu yüzden memnuniyetle kabul ederken gülümsedi. Serin ve ferahlatıcı sıvı boğazından akıp giderken enerjisinin birazının anında geri geldiğini hissetti. Yerden destek alarak ayağa kalktı.

“Teşekkürler. Gerçekten…”

“10 HKP.”

Bedava değil miydi yani?!

Seol ihtiyacı olmayan bir şeyi almaya zorlandığına dair bir tartışma başlatacaktı ki bedenindeki değişimleri fark ettiği anda susmaya karar verdi.

“Ah.”

Boğazından geçerken oldukça serin olan sıvı, midesine vardığı anda sıcacık olmuştu. Her bir hücresine dağılan rahatlatıcı his nazikçe tüm yorgunluğunu alıp götürmüştü. Harcadığı enerjisini doldurmak yerine stabil olmayan zindeliğinin kendini artırıyor gibiydi.

“Bu…?”

“Pek önemli bir şey değil. Biraz daha dinlenirseniz normal bir şekilde hareket edebilirsiniz.” Agnes bir saniyeliğine duraksayarak Seol’e baktı.

“Ayrıca niyetinizi tamamen anlıyor olsam da o enerji yenileyici iksiri daha fazla içmeseniz sizin için iyi olacak.”

“Neden?”

Seol şaşırmıştı. Şaşkınlığının sebebi, ‘Nasıl bildin?’den ziyade ‘Neden içmemeliymişim?’di.

“Ancak antrenman süresini artırmak istiyorsam…”

“Bir antrenör olarak bunu diyeceğimi hiç sanmazdım ama…”

Agnes gözlüğünü düzelterek devam etti. “Antrenman sürenizi azaltmanız gerekiyor.”

“Daha az antrenman yap… mı diyorsunuz yani?”

“Evet.” Agnes bunu demesini bekliyormuşçasına anında cevap verdi.

“Dediklerim küstahça gelebilir ancak geçtiğimiz iki haftadaki gözlemlerime göre antrenman rutininizin basit düzey antrenmanı geçip artık bedeninize zarar vermeye başladığı kanaatine vardım. Bedeninizin düzenli aralıklarla verilen molalarla dinlenmeye ihtiyacı var. Ancak siz, bedeniniz daha kendine gelemeden tekrar zorlamaya başlıyorsunuz. Neredeyse işkence düzeyinde hem de.”

Duygusuz analizi karşısında Seol’ün ağzı bir karış açık kaldı.

“Enerjinizi zorla geri kazanmak için yenileme iksirleri içiyorsunuz… Arada bir içmenin bir sakıncası olmasa da uzun vadede devamlı içmenin hiçbir faydası yok. İyi dinlenmek de düzgün antrenmanın bir parçasıdır. Yorgun bir beden ne kadar doğal yolla enerjisini yenilerse kendi kendine yenilenme oranı da o kadar artacaktır. Şimdi bedeninizin kendi başına toparlanmasına müsaade etme zamanı.”

“A… anladım.”

“Bundan sonra, enerjinizi anında yerine getiren enerji iksirlerine bel bağlamaktansa doğal yenilenme hızınızı artırmaya destek olacak doğal şeyleri kullanmanızı şiddetle tavsiye ederim. Örneğin; içecekler, özel aromalı banyo yağları, yastığınızın yanına koyabileceğiniz bitki ya da kokulu mumlar ve bunun gibi çeşitli şeyleri deneyebilirsiniz.”

Agnes, böyle eşyaların direnç, güç ve çevikliğine de faydası olduğunu eklemeyi ihmal etmedi.

Seol sadece şaşkın bir halde kafasını sallayabildi. Bu kadar bilgiyle ne yapacağını bilemez halde bilgi deryasının içinde kaybolmuştu adeta. Kadının önemli tavsiyeler verdiğinin farkındaydı ama şu anda, o lanet oyuncak ayı kafasının içinde neşeyle dans ediyordu ve Seol’ün düzgünce odaklanmasına engel oluyordu.

“Sizin için de bir mahsuru yoksa…”

O anda Seol’ün ne düşündüğünden tamamen habersiz, Agnes sakince sözlerine devam etti.

“Size rehberlik etme onurunu lütfeder misiniz? Lütfen.”

Seol’ün Tarafsız Bölge’ye ilk geldiği gündekine çok benzer bir şey dedi ancak bu sefer sözlerinin etkisi biraz da olsa farklıydı.

“Onur duyarım.”

Seol’ün reddetmek için bir sebebi yoktu.

“Merak ettiğim bir şey var.” Yukarı çıkıyorken Agnes bir soru sordu.

“Neden lokantalarda yemek yerine Eğitimdeki marketten bulduğunuz hazır gıdaları tüketiyorsunuz? Lokantalardan bedava olarak faydalanabilirsiniz.”

Sesi bir nebze kınarcasına çıkmıştı. Seol utançla yanağını kaşıdı.

“Şey, ım… boşa harcayacak çok zamanım olmadığını düşünmüştüm…”

“Çok yanlış. Düzgünce dinlenmek ne kadar önemliyse yemek de o kadar önemli. Antrenman yaparken bedeniniz daha çok besine ihtiyaç duyar, yine de gitmiş o abur cuburları yiyip duruyordunuz…”

Agnes hayal kırıklığıyla başını salladı. Nihayet adımları kesildi.

Üçüncü kata varmışlardı. Cam kapıdan, içerideki geniş alanda çeşitli spor aletleri olduğunu görebiliyordu. İçeride koşu bandı gibi şeyler olmasa da hâlâ birçok lüks spor salonundan daha iyiydi.

“İki hafta boyunca koşmak… ve günlük olarak özel Yeterlilik de alıyordunuz. Bu da neredeyse 4 aylık düzenli antrenmana eşdeğer. İnanıyorum ki şu anda en azından belli bir seviyeye gelmişsinizdir zaten.”

Seol artık bu, tatlı iç çamaşırlardan hoşlanan sert görünümlü görevlinin Tarafsız Bölge’de olan her şeyden haberdar olduğundan emin olmuştu.

“Antrenman yapmanın tek yolu koşmak değildir. Fiziksel statlarınızı eşit bir şekilde yükseltmek istiyorsanız diğer antrenman türlerini de denemenizi tavsiye ederim.”

Seol bu fikre katılıyordu. Diğer temel antrenmanlara da başlamayı düşünüyordu zaten. Agnes’in Seol’ü buraya getirme sebebi de buydu. Tabii ki burayı kullanmak bedava değildi.

“Burayı kullanmanın ücreti ne kadar?”

“Günlük on puan ama önden haftalık ödeme yaparsanız toplamda 50 puana düşüyor. Ayrıca tam zamanlı bir antrenör tutmayı düşünürseniz de günlük bir öğün ekstrası olacaktır.”

Seol dikkatlice dinliyordu ancak sonunda kulaklarına inanamayarak afallamış bir şekilde Agnes’e baktı. Yüzünü gören Agnes aceleyle ek açıklama getirdi.

“Bilirsiniz, Tarafsız Bölge’de çıkan yemekler gerçekten leziz.”

Seol tam olarak ne demek istediğini anlayamasa da bunun, kendince bedavaya yardımcı olacağını söyleme şekli olduğunu düşünerek kabul etti. O bile yanında bir antrenörle çalışmanın ne kadar fark ettiğini biliyordu. Ayrıca Agnes’in bir konuda gaza gelmiş olduğunu da görebiliyordu.

Bir şeylerin tuhaf olduğunu sezip Dokuz Göz’ünü aktive etti ama kadının hiçbir rengi yoktu. Bu da özellikle zarar vermeye çalışmadığı anlamına geliyordu.

Seol dikkatlice durumunu değerlendirip dudaklarını araladı.

“Acaba, burada sizin dışınızda bana antrenörlük yapacak başka görevliler de var mı?” Agnes hafifçe başını yana eğdi.

“Bulmak imkânsız diyemem ama… bir ihtimal benden yeterince memnun kalmadınız mı?”

“Hayır, hiç de bile.” Seol reddetti ve sessizce derin bir nefes aldı.

“Harika becerilere sahip birini istiyorum ancak aynı zamanda da kendini tutmadan antrenörlük yapabilmeli.”

Agnes gözlüğünü düzeltirken gözlüğün camına yansıyan bakışları son derece keskindi.

“…O halde başkasına gerek yok.”

Ellerini sessizce göğsüne koyarken gözlerini Seol’den hiç ayırmadı. Sanki dudakları alayla gülüyormuş gibi yukarı kıvrılmıştı.

“Yüksek sesle söylemek oldukça utanç verici ancak aynı zamanda Sicilya’nın şeytani antrenörü olarak da biliniyorum.”

“Şeytani antrenör… güzel.”

“Sizin için sorun değil mi? Başta nazik olmayı planlıyordum.”

Sözleri ‘Bunu kaldırabileceğini mi sanıyorsun?’ der gibi çıkıyordu. Böyle açıktan bir kışkırtma karşısında Seol hiç tereddüt etmeden cevap verdi.

“İlk önce Hayatta Kalma Puanlarını ödeyeyim.”

Tam olarak 10 dakika sonra…

Seol, ızdırap içinde yere yığılırken dediği her şeyden pişman olmuştu bile.

Belli ki ‘şeytan’ lakabı gösteriş için verilmemişti. Antrenman başladığı anda Agnes acımasızca zorlamaya başlamıştı bile. O kadardı ki Seol pistte koşarken çektiği acıları özlemeye başlamıştı.

Hatta dayanamayıp antrenman sırasında, “Bu kadarı da fazla ağır değil mi? Mola falan diyordun hani?” bile dedi.

Aldığı karşılıksa “Antrenman bitince dinlenebilirsin. Antrenmanın ortasında dinlenebileceğini kim söyledi ha?!” oldu.

Anlayamadığı başka bir şeyse kadının antrenörlük yaparken birden acımasız bir kimliğe bürünmesiydi.

“İleri bak dedim!”

Şak!

İnce sopasını ses çıkaracak kadar sert bir şekilde Seol’ün omzuna indirdi.

“Tekrar! Bir!”

Seol, trapez kaslarına yerleştirdiği halteri tutan ellerini düzeltirken nefes nefeseydi. Alt vücut kasları antrenmanlarının sözde vazgeçilmezi olan squatları yaparken uylukları kör bir bıçakla kesiliyormuş gibi hissettiren bir acıya katlanmak zorunda kalıyordu.

“İki!”

“Kkheueueu...!”

Kalçasını bir şekilde indirmeyi başardığında sopa bu sefer de sert bir şekilde sırtına indi.

“Dizlerini büktüğün halde neden ayak parmaklarının hizasında değilsin? Duruşunu düzelt!”

‘Ömrüm hayatımda senin kadar zalim birini görmedim!’

Seol içinden haykırıyordu. Dayak yemenin direncini artıracağını bildiğinden bir şey dememiş olsa da kadının bu kadar acımasız olacağını hiç düşünmemişti. İstemeden oyuncak ayı işlemeli fırfırlı lila iç çamaşırını gördüğü için mi böyle davranıyordu yoksa?

O bunları düşünürken Agnes acımasızca bağırdı.

“Tekrar!”

Ne yazık ki Seol’ün titreyen bacakları buna daha fazla dayanamadı ve kıçının üstüne yapıştı. “…Bu yaptığın da ne oluyor?”

Agnes'in bıçak gibi keskin ses tonu ‘kibarca’ kulaklarına girdi.

“Hah, hah!”

Seol, gram umursamayarak ağrıdan tutuşan uyluklarına masaj yapmaya başladı. Orada kan toplanıp birden fışkırmaya başlayacak falan diye cidden endişelenmeye başlamıştı.

“Hıh.” Agnes kısaca hıhladı ve kollarını göğsünde birleştirdi.

“Sadece bu kadarla… istersen biraz daha yumuşak davranabilirim. Şey, şimdi bile yeterince nazik davranıyorum bence.”

“Hay…!”

“Hoşuna gitmiyorsa başkasını tanıtabilirim.”

Agnes’in dudakları yukarı kıvrıldı. Seol ağzından her an çıkmak üzere olan küfürleri zorla içinde tutup başını eğdi.

“…Hayır, sorun değil. Hadi devam edelim.”

“Bir kez daha diyeyim. Antrenmanların sırasında yumuşak davranmayacağım.”

“Bunu isteyen bendim. Birkaç motto belirleyip bağırarak söylerken egzersizlere devam edeceğim.”

“Motto, ha… Şu anda ihtiyacın olan şey rastgele şeyler bağırmak değil, dayanıklı bir irade. Her neyse, devam edelim. Kalk lütfen.”

Seol bunu duyunca uzunca homurdandı.

“Ah! Mottomun biraz özel olmasında bir sorun var mı?”

Bir yandan uyluklarına masaj yaparken bunu sorduğunda Agnes’in gözleri kısıldı.

“Zaman kazanmaya mı çalışıyorsun? Motto olarak ne istiyorsan diyebilirsin ancak ayağa kalkıp bir an önce başla lütfen.”

‘Kahretsin! Kahretsin!’

Seol dişlerini sıkarak ayağa kalktı. Agnes ise sadece halteri kaldırıp Seol’ün omzuna bıraktı. Ve…

“Ne tür bir antrenman yaparsan yap en önemli iki şey duruşun ve nefes düzenin. Bir!”

Seol, mottosunu sayı temposuna uydurmaya karar verdi.

“Li!”

“Li mi? Gerçekten de özel bir mottoymuş. İki!”

“La!”

“? Bir…?”

“Li!”

“…İki.”

“La!”

Agnes aniden saymayı bıraktı. Seol ne olduğuna bakmak için başını çevirdiğinde Agnes’in domatese dönmüş bir yüzle kendine dik dik baktığını fark etti. Elbisesinin eteklerini sımsıkı tutarken elindeki sopası hafifçe titriyordu. Gerçekten de sinirli görünüyordu.

Seol nedense birden çok rahatlamış hissetti. Kurnazca bir soru sordu.

“Neden saymayı bıraktın?”

“N, n, n, ne… Ne diyorsun sen…?!”

“Duruşumda bir bozukluk mu var?”

“H, hayır! Mesele o değil!”

“Ah, mottomu mu diyorsun? İstediğimi diyebileceğimi söylemiştin, ben de… Ah, doğru ya. Başka bir şeyle değiştireyim o zaman.”

Agnes tehditkâr bir şekilde sopasını kaldırdığında Seol teslim bayrağını çekti. Elbette bu kadarla bırakmaya hiç niyeti yoktu.

“Lütfen, düzgünce yap şunu. Bir!”

“Oyuncak!”

“İki!”

“Ayı!”

Agnes bir kez daha saymayı bıraktı.

Çok geçmeden…

ŞAK!

Üçüncü katta sert bir şaplak sesi yankılandı.

*

Hayatına Agnes girdikten sonra Seol’ün Tarafsız Bölge’deki yaşam tarzı, bir kez daha gözle görülür bir şekilde değişmişti. Tabii ki en büyük değişim rastgele antrenman düzeni olmuştu. Şimdi iyi analiz edilip üstüne düşünülmüş bir antrenman rutini izliyordu.

Harcadığı zaman azalmış olsa da çalışmalarının veriminin katlarca arttığını rahatlıkla söyleyebiliyordu.

Güç, direnç, çeviklik ve dayanıklılık olmak üzere dört kilit nokta üstünde yoğunlaşan antrenman düzeni, defalarca kez küfretmesine sebep olacak kadar acımasızcaydı. Yine de devamlı koşmaktan dolayı bedeninin zindeliğinin artmasıyla az çok ayak uydurabiliyordu.

Agnes de antrenman dışındaki diyet ve dinlenme yöntemlerini kapsayan aktivitelerin bile programını çıkararak son derece özen göstermişti.

Antrenörü adeta bir elması işliyormuşçasına titiz davranınca Seol de özveriyle karşılık vermek için motive olarak elinden geleni yapıyordu. Bir de sekiz kat verim elde etmesini sağlayan Yeterlilik üstüne eklenince, doğal olarak deli gibi bir hızda gelişiyordu.

Tabii, formu da fiziksel statları da gelişmeye devam ediyordu. Artık, antrenman bittikten kısa bir süre sonra yorgunluğunu atıp bedeni kendine gelebiliyordu. Bu değişim o kadar yabancı geliyordu ki bazen bu gerçekten kendi bedeni mi anlayamıyordu.

Agnes’in rehberliğinde devamlı ve hızla gelişirken Tarafsız Bölge’de nihayet 30. gün gelip çattı. Diğerleri için 30 gün geçmişti ama bu Seol için 240 gün gibiydi; sıkı antrenmanla geçen, neredeyse sekiz ay.

O gün, hazırlık yapanlarla yapmayanların yollarının ayrılacağı gündü.