Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

11. Bölüm Farklı Tür İnsanlar (2)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

 

[Yeni bir kullanıcının kaydı yapıldı.]

Çang!

Donuk metalik takırtıların eşliğinde parmaklıkların sivri uçları, neredeyse anında tavandan ayrılıp bundan daha da hızlı bir şekilde zemine doğru çekildiler. Metal parmaklıklar gider gitmez karşılarındaki yer, sonuna kadar açılmış geçebilecekleri bir geçide dönüşmüştü.

“A-az önce ne oldu öyle lan? Ne yaptın?”

Seol’ü takip edip parmaklıkları geçmeye çalışırken Hyun Sangmin’in kafasında bir sürü soru işareti vardı.

Pat!

“Ha?!”

Seol geçer geçmez parmaklıklar tekrar ortaya çıkıp tavana saplanmıştı. Ayrı kaldıklarında Hyun Sangmin parmaklıklara asılıp telaşla bağırdı.

Aynı zamanda Seol’ün de kafası karışmıştı. Ancak bariyerin iç tarafında kalan duvara montelenmiş kırmızı bir düğme gözüne çarptı. Hemen düğmeye bastı ve tam da tahmin ettiği gibi parmaklıklar gürültüyle takırdayıp bir kez daha çekildiler.

“S-siktir… az önce ömrümden ömür gitti resmen.”

Hyun Sangmin aceleyle bariyeri geçti ve deli gibi atan kalbini sakinleştirmek için göğsünü ovaladı.

[Hyun Sangmin Bey ikinci kat, bekleme salonuna ulaştı.]

Seol, bunu duyunca hafifçe irkildi. Anonsların otomatik yapılışını unuttuğundan hazırlıksız yakalanmıştı.

Hyun Sangmin’e bir bakış attığında, onun daha oh çekmekle meşgul olduğunu gördü. Anlaşılan anonsu fark etmemişti. Belki de bağırıp durmaktan ve parmaklıkların açılıp kapanma sesinden, anonsu kaçırmıştı.

“Ah! Demek sonunda vardın… hm?”

Kang Seok, Seol’e el sallıyordu ki Hyun Sangmin’i gördüğünde cümlesi yarım kaldı.

“…Nasıl lan? İkiniz birlikte çalışmaya mı karar verdiniz?”

Hyun Sangmin, Kang Seok’un oldukça mutsuz ses tonunu duyduğunda kafasını kaldırdı.

“Peki siz?”

“Şey, gördüğün gibi işte. Bayağı bir zaman önce vardık biz.”

Kang Seok, şakacı bir şekilde göz kırptı.

Seol etrafına bakınca Yi Hyungsik’le Jeong Minwoo’yu da gördü.

Sözüm ona bekleme salonu ona sıradan bir okul koridorunu anımsatmıştı. Pencerelerdeki demir parmaklıklar haricinde her şey aynı görünüyordu. Koridorun sonunun solunda başka bir kapı, sağındaysa düz duvar vardı.

“Burası bir hapishaneye benziyor… o canavar buraya giremez, değil mi?”

“Giremez. Neden bilmiyorum ama o şey demir parmaklıkları geçemiyormuş gibi görünüyordu. Gerçi parmaklıklar olmasaydı ne olurdu bilemem.”

Kang Seok ilgisizce cevap verdi. Bu arada, Hyun Sangmin de başını sallayıp sessizce bir soru sordu.

“Orada… kapıyı açmayı başarabildiniz mi?”

“Açmak değil de kırmak diyelim. Birilerinin taş, saksı ne varsa fırlatıp tüymesi sağ olsun.”

“Beni mi suçluyorsun?”

Hyun Sangmin’in sesi buz gibiydi. Kang Seok, hafifçe sırıtmadan önce, kaşlarını kaldırdı.

“Yok daha neler! Daha önce de söylemedim mi sana? Üçümüzü ilgilendirmedikçe ne yaptığınız umurumda değil. Bize engel olmadığınız sürece, sorun yok.”

“…”

“Hmm. Galiba az önce biraz sert konuştum gibi oldu. Kusura bakma. Hep böyleyim ben… şey, biz Davetlilerin anlaşmazlığa düşmesinin bir gereği yok, haksız mıyım?”

“…Haklısın.”

“Süper! Özür mahiyetinde, sana ilginç bir bilgi vereyim.”

‘Bilgi’ kelimesini duyunca Seol’ün dikkati bile Kang Seok’un olduğu tarafa yönelmişti. Bu, pek sevilen ‘Altın Damga’nın dikkatini ona verdiğini fark ettiğinde Kang Seok’un dudakları seğirdi. Duruşu öncesine göre daha dik ve kibirli bir hal aldı.

“Şimdi, dikkatli bakın. Şurası, bizim geldiğimiz koridor.”

Kang Seok arkasını işaret etti ve duvardaki bir düğmeye bastı. Parmaklıklar yere çekildi ve tekrar yukarı çıktı. Hyun Sangmin fısıldarcasına homurdandı.

“Yani dışarıda değil de içeride…”

“Aynen! İşte burada işler ilginçleşiyor.”

Kang Seok ellerini çırptı.

“Kısaca, ilk ben girdiğimden giriş bana ait oldu. Parmaklıkları yalnızca ben açıp kapatabilirim.”

“Ne?”

“Ben de girince fark ettim. Engelden ilk geçen kişinin kontrol hakkı oluyor. Her engele bir kişi gerçi.”

“Bu mümkün mü ki?”

“Bana inanmıyorsan neden gidip bir denemiyorsun?”

Kang Seok kenara çekilerek Hyun Sangmin’in hızlıca düğmeye basmasına izin verdi. İkinci kez, üçüncü kez bastı basmasına ama demir parmaklıklar milim kıpırdamadı.

Hâlâ biraz şüpheli olan Seol, göz ucuyla haritaya baktı ve geç de olsa bir şey fark etti. İkinci kat, bekleme salonundaki yanıp sönen altı ikondan dördü kırmızıya dönmüştü. Daha o kulüp odasındayken yalnızca biri kırmızıydı.

“Üç girişi de üstünüze zimmetlemeye ne gerek vardı?”

“Ha? Hemen nasıl anladın?”

Seol’ün sorusu Kang Seok’u bariz bir şekilde şaşırtmıştı.

“Ne olmuş ki? Daha sonra, işler iyice ilginçleşmeyecek mi sence de? Ah, doğru ya. Diğerini de sen almaya ne dersin?”

Kang Seok, gözlerini Hyun Sangmin’e dikti ve karşı taraftaki diğer parmaklıkları gösterdi.

“Şey, bu taraftaki girişlerin hepsi bize ait, bu yüzden şu taraftakilerden almalısın. Tek yapman gereken demirlerden tutmak. Basit, değil mi ama?”

Hyun Sangmin sessizce bir şey üzerine düşünüyormuş gibi görünüyordu. Seol’e kaçamak bir bakış attı ve yavaşça başını iki yana salladı.

“Şey… kalsın. Sadece burada olmak bana yetiyor.”

O ve Seol; küçük, rahat bir yer bulup yerleştiler.

“Ah, pekâlâ. Ne istiyorsanız yapın.”

Kang Seok ve iki yağcısı da oturdular ama çok geçmeden, Hyun Sangmin bir paket sigara çıkardığında geri ayağa kalkmaları gerekti. Üçlü gidip birer dal dilenince Hyun Sangmin, verdikleri bilginin bir karşılığı olduğunu söyleyerek birer tane verdi.

Sonra, tam Seol de sigara almak için cebini karıştırıyordu ki Hyun Sangmin ona bir paket uzattı.

“Bundan içmeye ne dersin?”

“Uhm…”

“Az önce sendekilerin bittiğini gördüm, o yüzden marketten birkaç tane aldım.”

Hyun Sangmin fısıldadı ve baş parmağını kaldırarak Seol’e işaret çaktı.

Çok geçmeden koridor, beş adamdan yükselen mavi sigara dumanıyla dolmuştu.

Şimdi tansiyon bayağı bir düştüğünden Seol’ün görüşü yavaşça bulanıklaşmış ve göz kapakları öncesine göre çok daha ağır hale gelmişti. Tüm gece uyanık kalmış falan değildi ama oldukça uykulu hissediyordu. Bu, muhtemelen becerisini fazla kullanmaktan doğan bitkinlikti.

‘Biraz uyusam mı?’

Zamanın tükenmesine daha üç saatten çok vardı.

Çok yorduğu gözlerini ve beynini dinlendirmenin en iyi yolu uyku gibi görünüyordu. Gözlerini kapatıp uykuya dalmak için çok doğru bir zaman olmadığını biliyordu ama… bir şekilde gücünü geri kazanmıştı. Fazla kullanmaktan gücünü tekrar kaybetmesi aşırı salakça olurdu.

Seol kendini bedenini sarmakta olan uykunun kollarına bıraktı.

Ve bu yüzden duyamadı.

*

“…Burada uyuyacak kadar taşaklı mı yoksa Eğitimi çok da umursamıyor mu emin değilim.”

Uyuyan Seol’ün kafasının biraz daha düştüğünü gören Kang Seok’un yüzünde çarpık bir gülümseme oluştu. Sigara izmaritini fırlattı ve homurdandı.

“Ne zaman bitecek bu? Hemen bitse daha iyi olurdu.”

“Hâlâ üç saatten fazla zamanımız var amına koyayım. Böyle bir görev için neden saatlerce bekliyoruz ki?”

Yi Hyungsik, telefonundan görev detaylarını tekrar kontrol ederken söylendi. Kang Seok sessizce katıldığını belirtti ve birbirine kenetlenmiş elleriyle başına masaj yaptı.

“Ço~k sıkıldım. Umarım bu taraftan biri gelir.”

“Ya kimse gelmezse?”

“Eyy, yok artık. Davetlilerin geri kalanları henüz gelmedi.”

“Ne, şu Yi Seol-Ah’ı mı diyorsun? Çoktan ölmedi mi o?”

“O beyinsiz orospudan bahsetmiyorum… ha, kahraman gibi davrananlar hep ilk ölür zaten.”

Kang Seok’un karanlık bir sesle bunları söylemesi, Jeong Minwoo’nun teessüfle dudaklarını yalamasına sebep oldu.

“Yazık oldu gerçi.”

“Aynen, katılıyorum. Ama endişelenecek bir şey yok. Hâlâ elimizde bir tane daha var.”

“Kim?”

“Diğeri işte. Adı neydi? Yun Seora?”

“Ah, şu götü kalkık kız mı?”

Yi Hyungsik araya girdiğinde, üçü aynı anda kıkırdadılar. Gülüşleri kurnazca ve uğursuzdu.

“Her neyse. Belki ben de biraz kestirmeliyim.”

Kang Seok, neredeyse çenesi düşecek kadar esnedi. Tam uzanmak üzereydi ki bir şey oldu.

Birdenbire, uzaktan hem bağırış hem de panik dolu ayak sesleri duyuldu. Kang Seok birkaç kez gözlerini kırpıştırdı ve hemen ayağa kalktı. Uyuyan Seol haricinde oradaki herkes, gözleriyle parmaklıkları taradı.

“Hangisi? Hangisi?”

Jeong Minwoo karşı taraftaki ortada kalan parmaklıkları gösterdi. Seol oranın solundaki parmaklıkları üstüne “zimmetlediğinden”, o bariyerin henüz belli bir sahibi yoktu. Kang Seok, Hyun Sangmin’e bakarken bu gelişme karşısında son derece hayal kırıklığına uğramış görünüyordu.

“Hâlâ çok geç değil aslında.”

“…Dedim ya, böyle iyiyim ben.”

Kang Seok iç çekti ve orada, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde dikilmeye devam etti. Duruşu, daha yeni izleyecek ilginç bir şey bulmuş bir adamın duruşuydu.

Sesler kısa sürede yaklaşmıştı.

Bir şey tarafından kovalanıyormuşçasına koşan üç kişi vardı; orta yaşlı bir adam, bir kadın ve genç bir kız. Orta yaşlı adam eski püskü bir takım elbise giymiş, gözlük takıyor ve genç kızın elini tutan kadına yol gösteriyordu. Asık bir suratla koştururken kravatı bir o yana bir bu yana dans ediyordu. Bu, daha önce Seol’den yardım dilenen adamdan başkası değildi.

“Birazcık daha! Birazcık… Ha?!”

Köşeyi aceleyle döndü ama merdivenlerin sonundaki demir parmaklıkları görür görmez adımları aniden kesildi. Yolun kapatılmış olacağı ihtimali aklına gelmemiş olmalıydı. Çaresizlik içinde beti benzi attı.

Yine de çok geçmeden Kang Seok’un bariyeri geçmiş olduğunu fark etti. Adamı takip eden kadın ve kızı adama çarpıp tuhaf bir şekilde geri sektiler. Ve sonunda, keskin ve tanıdık görünümlü kancalar üstlerine atıldı. Tüm bunlar kabaca aynı anda olmuştu.

“Yardım edin!”

Gözlüklü adam hiç düşünmeden parmaklıklara koştu ve bağırdı.

“İçeri girmemize izin verin!”

[Yeni bir kullanıcının kaydı yapıldı.]

Gürültülü bir takırtıyla, demir parmaklıklar kayarak açıldı. Tamamen açılmış giriş, adamın yüzünde afallamış bir ifade belirmesine sebep oldu. Ve yüzünde hâlâ bu ifadeyi taşırken tam arkasına bakmak için dönmüştü ki…

“Yardım et!”

…irkilmeden edemedi. Karısı da kızı da çoktan peşlerindeki canavarın pençelerindeydiler.

“İmdat!! Yardım et!! Sevgilim!!”

“Baba! Kurtar bizi! Babaaağğ!!”

Yalvarsalar da adamın adımları duraksamış ve geri geri gitmeye başlamıştı. Canavarla göz göze gelip de büyük, kan çanağına dönmüş gözünü gördüğünde…

“S-sevgilim… Hee, Heejin…”

Hareket edememişti. Tamamen taş kesilmişti.

Şapırt, şapırt!!

Adım adım, yapışkan adım sesleri yaklaşıyordu. Orta yaşlı adamın yüz ifadesi çirkince gözyaşı, sümük ve belirsizlikle çarpıklaşmıştı. Bakışlarını yardım istercesine tekrardan Kang Seok’a çevirdi. Yine de genç adam, aklındakileri doğrudan söyledi.

“Hemen kararını ver artık.”

“…Ha?”

Girecek misin girmeyecek misin?” Siktiğimin kararını ver artık. Bizi de mi öldürtmeyi planlıyorsun?”

Kang Seok’un bağrışından mıydı yoksa ondan yayılan tehditkâr atmosferden mi bilmiyordu. Sebebi ne olursa olsun, orta yaşlı adam sonunda kararını verdi ve yerinden kıpırdadı.

Pat!

“B-baba?!”

“Sevgilim!! Hayır! Bizi bırakma!!”

Orta yaşlı adam, bekleme salonuna girmeyi seçmişti.

“Babaaağğ!!”

“Bizi böyle bırakma!! Sevgilim!!”

Bir çift kapkara el, bağıran anne ve kızın bacaklarından tuttu. Ailesinin, baş aşağı yukarı doğru kaldırıldığını gören adam gözlerini sımsıkı kapattı.

Cart!

İpek bir kumaşın yırtılmasına benzeyen mide bulandırıcı ses kulaklarına doldu. Dehşete kapılmış, acı dolu çığlıklar merdiven boşluğunda yankılanıyordu. Adam yere düştü ve aceleyle kulaklarını kapattı. Tozlu ve kirli zeminde şiddetle titriyordu.

Başını bir daha hiç kaldırmadı.

Tüm çığlıklar nihayet kesilene kadar kaldırmadı.

*

Gerçekleşen kaos yüzünden, Seol’ün hafif uykusundan uyanması çok normaldi. O tamamen ayılana kadar çığlıklar çoktan yitip gitmişti bile.

Hızlıca doğruldu ve demir parmaklıkların ardına baktı ama tek görebildiği, ikisi de ortadan ikiye ayrılmış anne ve kızın cesetleri olmuştu.

Gerçi Seol’ü en çok şaşırtan, yüz ifadeleriydi. Yüz ifadeleri, öldükten sonra bile silinmemişti. İfadeleri; acıyla dehşetin, çaresizlikle öfkenin birleşmesiyle çarpıklaşmış ve bükülmüştü. Son nefeslerine kadar, yaşama arzusuyla dolup taştıkları besbelliydi.

“Ben, ben, ben… bilmiyorum, bilmiyorum… ben, bunu ben yapmadım, sorumlusu ben değilim…”

Orta yaşlı adam, tüm bedeninin sürekli titreyip sallanması dışında yerde, kıvrılmış bir halde kaldı ve hiç hareket etmedi.

“Yapacak… yapacak bir şey yoktu… yapabileceğim… hiçbir şey yoktu…”

Kimse bir şey demedi; yine de yerde acınası şekilde ağlayarak anlamsız şeyler mırıldanmaya devam etti.

“Pffft.”

Birdenbire, birinin dudaklarından bir kahkaha kaçıverdi. Orta yaşlı adamın titremesi, bunu duyunca aniden kesildi. Bu arada, Kang Seok aceleyle ağzını kapattı.

“Puhahahaha!!!”

Kendini tutmaya çalışıyormuş gibi görünse de nihayetinde, başını eğmiş kontrol edemediği kahkahasından dolayı omuzları kalkıp iniyordu. Orta yaşlı adamın elleri, tırnakları etine geçecek kadar sımsıkı yumruk olmuştu.

Eski bir özlü söz derdi ki iyiliğe gücün yetmezse bari kötülük etme. Bu özlü sözü hatırlayan Seol’ün kaşları sertçe çatıldı.

‘Böyle bir durumda gerçekten de gülüyor mu?’

Tam o anda. Hepsi de başka bir metalik tıkırtı sesini duydular. Yun Seora, kalan son “sahipsiz” kapıdan içeri girdi.

O da okul binasını araştırmışçasına elinde bir tutam A4 kâğıdı tutuyordu. Tıpkı konferans salonundaki gibi bekleme salonunda, etrafına bir kez baktı, kendine sessiz bir yer buldu ve oraya yerleşti; sonra da elindeki kağıtlara odaklandı.

Ve bununla birlikte, tasdiklenmiş hayatta kalan sayısı yedi olmuştu. Başlangıç sayısı olan otuz altının yarısı bile değildi.

Derin sessizlikte, zaman böylece akmaya devam etti. Arada sırada aşağı katlardaki karmaşa seslerini duyabiliyorlardı ama bunlar da er ya da geç son buluyordu.

Seol bir karara varmıştı. Hayatta kalan başka biri olmaması lazımdı. Yine de bu düşüncesinin yanlış olduğu, sürenin bitmesine yarım saat kala ortaya çıkmıştı.

“Neredeyse geldik, millet. Yakında varmış oluruz, bu yüzden olabildiğince sessiz bir şekilde çıkın.”

Beklentilerinin aksine daha fazla hayatta kalan kişi kendini gösterdi. Ve sadece bir iki kişi de değil, beş kişilik bir gruptu bu. Seol, iki kişiyi hatırlamıştı hatta.

Biri, konferans salonunda Kang Seok’a sesini yükselten kadın Shin Sang-Ah, diğeriyse Yi Seol-Ah’ın küçük kardeşi Yi Sungjin’di. Başlarından ne geçtiğini bilmiyorsa da en azından varış noktasına başarıyla ulaşmışlardı.

Ne yazık ki seçtikleri yol, Kang Seok ve dalkavuklarının tarafında bulunuyordu.

“Oo, vay vay vay, bak sen kim gelmiş!”

Kang Seok gözlerini kırpıştırdı ve abartılı bir şekilde şaşırmış gibi rol kesti.

“Yani hayatta kalmayı becerdin! Ağlak bebek başarmış!”

“H-ha?”

Shin Sang-Ah merdivenleri durmadan çıkıyordu ama parmaklıkları gördüğünde kafası oldukça karışmıştı. Demir parmaklıkların arkasındaki kişileri gördüğünde aval aval bakarak bir şeyler mırıldandı.

“Ne… neler oluyor? Yol neden kapalı?”

“Ah, o mu?”

Kang Seok bir yılan gibi sırıttı. Sanki hayatı boyunca beklediği o an gelmişti. Pişkin sırıtışını gören Shin Sang-Ah istemsizce kaşlarını çattı.

“Ne?”

“Ne demek ne? Bu bariyerin sahibi benim.”

“Bu bariyerin… sahibi mi?”

Kang Seok bir kahkaha patlattı ve neşeyle açıklamaya başladı. Sanki bir anda iyi maaşlı bir özel öğretmene dönüşmüş; her şeyi tanesi tanesine, her bir ayrıntısıyla anlatmaya başlamıştı.

Elbette, dinleyicisi bu gereksiz çene çalmalara odaklanamıyordu. Shin Sang-Ah, arkasına bakıp durdukça daha da geriliyordu. Ses tonu da telaşlı çıkmaya başlamıştı.

“Anladım, yani parmaklıkları açabiliyorsun, öyle değil mi?”

“Oho, göründüğünden daha zekisin! Belki de yalnızca benim açıklamam aşırı iyiydi.”

“Anladık, aç artık!”

“Harbiden, buraya gelmeyi nasıl başardınız? Yani, alt tarafı Sözleşmelisiniz. Canavardan kaçmayı başarmanıza oldukça şaşırdım doğrusu.”

Kang Seok, kadını duyduğuna dair hiçbir belirti göstermedi ve durumdan da oldukça eğleniyor gibi görünüyordu.

“Ben, bilmiyorum. Neredeyse bizi buluyordu ama bu çocuk Rastgele Kutudan bir şey kullandı. O karmaşada hepimiz de bir şekilde kaçmayı başardık, oldu mu?”

Shin Sang-Ah, Yi Sungjin’i gösterdi. Oğlanın ifadesi hala karamsar ve amaçsızdı. Görünen o ki ablasının ölümü onu derinden etkilemişti.

“Ah, şey, o da bir Davetli sonuçta. En azından tamamen şansına gelmemiş.”

“Tamam o zaman. Şimdi parmaklıkları aç da girelim.”

“Hmm…”

Kang Seok yavaşça dudaklarını araladı.

“İstemiyorum.”

Yüzünde, gerçekten iğrenç bir gülümseme belirdi.