kesin boku yedik :D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
21. Bölüm Tekrar Parlayan Bir Yıldız (1)
Eğitim ve Tarafsız Bölgenin arasındaki en büyük fark, ikincisinde tesislerin olmasıydı. Tam olarak söylenecek olursa Tarafsız Bölge, yalnızca Cennet’te bulunabilirdi.
Bu mabedin çok özel olduğuna kesinlikle katılıyordu; ne de olsa yedi ilah burayı yaratabilmek için güçlerini birleştirmişti.
Seol, hayatta kalanların çevreleriyle güvenle bütünleşip oraya uyum sağlamasına hatırı sayılır derecede dikkat ettiklerini görebiliyordu. Böyle bir şeyi anlamak için insanların burayı ilk kez gördüklerindeki tepkilerine bakmak yeterliydi. Seol bile lüks bir alışveriş merkezine baktığını düşünmüştü. Zemin katın ortasında bulunan meydan ya da içecek bir şeylerin bulunduğu kafe benzeri yerler bunun güzel bir örneğiydi.
Yine de bu düşünceler bir yere kadar sürdürülebilirdi. Üstünkörü bir bakışla bile modern dünyadan insanların günlük hayatlarında görme ya da kullanma fırsatlarının olamayacağı birçok eşya görebiliyordu.
Ancak bu beklenilmedik bir şey değildi. Cennet, bilimde Dünya kadar gelişmiş değildi ve iki yer, farklı kültürlere sahipti.
Diğer bir deyişle, Tarafsız Bölge’nin duvarları dışına adım attıkları ilk günlerde hissedilebilecek uyumsuzluğu en aza indirmek için gelecekte karşılarına çıkacakları anımsatan belli başlı şeyler gerekliydi.
Üst katlar, yalnızca Eğitimde 1000 puanı geçenlere ayrılmıştı. Sarmal koridorların korkuluklarından bakıldığında aşağıda olan hemen hemen her şey kolayca görülebiliyordu. Bu oldukça güzel bir manzarayı gözler önüne seriyordu.
Seol, odasının içerisinin nasıl göründüğünü merak ederken sabırsızlığını saklayamıyordu.
Maria onu, üstüne ‘1’ rakamı işlenmiş bir kapının önüne getirdi. Seol kapıyı açtığında yere düşmek üzere olan çenesini kapalı tutmak için oldukça zorlanmıştı.
Sözüm ona ‘oda’nın yüzölçümü okyanuslar kadar genişti; hatta o kadar ki Seol buranın ne kadar büyük olduğunu kestiremiyordu bile. Gözleri duvarları ve odanın çeşitli yerlerini süsleyen birçok lüks tablo ve heykelin yanında tavana asılmış göz kamaştırıcı avizeyi seçebiliyordu; ister istemez buranın bir kralın odası olduğu sanısına kapılmıştı.
Seol, 26 yıllık hayatı boyunca, bu kadar lüks bir odaya ya da herhangi bir yere ayak basmamıştı. Böyle ihtişamlı bir yeri yalnızca internetin mucizeleri sayesinde görebilmişti. Karşılaştıracak olursa The Empire Brunei Oteli’nin Dünya’da yalnızca iki tane bulunan efsanevi Büyükelçi Süiti, buranın gösteriş düzeyine rakip olabilirdi.
Seol, yalnızca bir oda demeye bin şahit isteyecek kadar geniş olan bu odayı gezmek için vaktini ayırıp sonrasında, tek kişi için fazla büyük olan yatağının kenarına oturdu ve biraz rahatlamaya karar verdi.
Mutluluğu çok uzun sürmedi gerçi. Böyle geniş bir odada yalnız başına olmak oldukça çabuk bir şekilde sıkılmasına sebep olmuştu. Tüm bu geniş alanla lüks dekorasyonun ne manası vardı ki? Hiç televizyon yoktu. Buzdolabı yoktu. Bilgisayar da yoktu.
Yanında bulunan elektrikle çalışan tek şey, Eğitimin başında görev vs. almak için kullandığı telefonuydu.
…Kısaca, burada yapacak hiçbir şey yoktu. Bu yüzden, Maria’nın bıraktığı broşürü bir kez daha kontrol etmeye karar verdi. Broşürü incelediği süre boyunca, gözleri fal taşı gibi açık kalmaya devam etti ama yüz ifadesi kafasının gittikçe daha çok karıştığını belli ediyordu.
• Tebrikler!
Tarafsız Bölge, cepleri bir sürü Hayatta Kalma Puanı ile dolup taşanlar için çok özel bir mağaza işletmekte!
VIP mağazasının, onu bölgedeki diğer mağazalardan ayıran üç belirgin özelliği bulunmakta:
İlk olarak; burası, yedi ilahın rehberliğinde yaratılmış benzersiz bir mağaza.
İkinci olarak; bu mağazanın ürünleri bir kez satın alındığında yerine aynı üründen bir daha gelmez.
Ve son olarak; bu mağazanın hizmetlerinden yararlanmış kişilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.
Her bir ürünün fiyatı akıl ermez derecede pahalı olsa da etkileri konusunda sizi temin ederiz.
VIP mağazasından satın alabileceğiniz ürünlerin listesi aşağıda verilmiştir.
Mağazamıza gelmenizi dört gözle bekliyoruz, en kısa sürede görüşmek üzere!
—VIP Ürünler Listesi
1. Ambrosia: 30,000 HKP/tane, x2
2. Pneuma'nın Gökyüzü Botları: 50,000 HKP/bir çift, x1
3. Moirai'ın Yadigarı: 600,000 HKP, x1
4. Miyal'in Dağlama Demiri: 100,000 HKP, x1
5. Kutsal İksirler: 30,000 HKP/tane – Güç x1, Direnç x1, Çeviklik x2, Dayanıklılık x2, Mana x1, Şans x3
6. Kutsal İz: 300,000 HKP, x1
7. Hayat Ağacı’nın Tohumu: 400,000 HKP, x1
8. Sidus'un Takımyıldızlar Dizini: 80,000 HKP, x1
9. Afrodit’in Kamışı: 150,000 HKP/tane, x5
10. Psychi'nin Gözyaşları: 250,000 HKP, x1
Listede yalnızca on ürün vardı ama her birinin de olağanüstü etkisi vardı. Asıl sorun, elbette… fiyatlarının da son derece, anlamsızca, absürt bir şekilde ateş pahası olmasıydı.
‘Yuh…”
Neredeyse ağzını bozacaktı. Yalnızca Moriai’nin Yadigarı’nın fiyatına bakmak bile bilmesi gereken her şeyi söylüyordu.
Ciddiler miydi yani? Bu, birine çok etkili ve cazip gelen bir eşyayı gösterip ‘Ahh, baksana ne kadar da pahalı!! Kekeke!!’ diyerek onunla dalga geçmek sayılmaz mıydı ama?
‘Aklı yerinde olan hangi insan bu kadar pahalı şeyleri alır be?!’
…Böyle düşünmeye devam etse de öylece aklından çıkaramıyordu. Özellikle listedeki birinci ve beşinci eşyalardan dikkatini alamıyordu.
‘Ambrosia’, bir kişinin uyanmış becerilerinden birini evrilmeye zorlayan, sabah çiyinin tek bir ‘damlası’ydı. Kutsal İksirler ise fiziksel seviyeleri birer basamak yükselten mucizevi ilaçlardı. Fiyatları da makul görünüyordu; kıyaslanacak olursa tabii.
Şu anda, Seol’ün Dokuz Göz’ünün olası beş yönünden merkezi ve sol yönleri açılmıştı. İki şişe Ambrosia içebilseydi kalan üç yönden ikisini açabilirdi. Bu da…
Seol’ün, 26 yılını birlikte geçirdiği gizemi çözmesine daha da yaklaşması demekti.
‘…Zamanımı böyle boşa harcamamalıyım.’
Bir aylık zaman dilimi çok da uzun değildi. Hatta, bu çok ama çok kısa bir süreydi. Düşünce sürecini, aciliyet duygusunun ele geçirdiğini hissedebiliyordu.
Çantasını kapıp odadan ayrıldı.
*
Zemin katta.
Meydana hâlâ bir kalabalık hakimdi ancak Seol’ün tiyatro salonundan ilk geldiği zamana göre oldukça azalmıştı.
Seol, aşina olduğu bir sima görme umuduyla etrafa bakındı ancak diğer insanların kendinden adım adım uzaklaştığını fark etti. Bu sayede duyuru panosuna rahatça ulaşabildi.
Maria’nın da bahsettiği gibi pano, sayısız parşömen kağıdıyla doluydu. Tamamlanmak istenen görev seçildikten sonra yapılması gereken tek şey, parşömen kağıdının ortadan ikiye yırtılmasıydı. Bu da o kişiyi, görevin gerçekleşeceği alana gönderiyordu.
Uyulması gereken bir kural daha vardı gerçi. Hayatta kalanların bir takım oluşturup tamamlayabilecekleri birçok görev vardı. Ancak, gereken minimum katılımcı sayısının yarısından fazlasının, bir kişiyle aynı bölgedekilerden oluştuğu bir takım kurulamazdı. Diğer bir deyişle katılımcılar, diğer bölgelerden insanlarla iş birliği yapmak zorunda bırakılıyordu.
Seol, zaten şu anda bir takım kurmayı düşünmüyordu. Böylece panoda hızlıca bir göz gezdirdi.
[Dağ yamacında hayatta kal (kalan girişim sayısı: 14/15)]
Aç canavarların pençesinden kaçın ve dağ yamacında iki saat boyunca hayatta kal!
Zorluk: Çok Kolay
Başarılı olunduğunda: +10 Hayatta Kalma Puanı
Başarısız olunduğunda: Yok
*İş birliği kabul edilmemektedir.
‘Yok. Kalsın.’
Kolay bir görevdi ama sunulan ödül çok azdı. Seol’ün istediği şey, en kısa zamanda mümkün olan en büyük ödülü alabileceği bir görevdi. Bir de güvenli bir görevse daha ne isteyebilirdi ki?
Birçok ön koşulunun olmasıyla, uygun görevi bulmak kolay olmuyordu ama tam olarak yüzlerce görev bulunuyordu, bu yüzden bulmak an meselesiydi.
Çok geçmeden, bir görev parşömeni gözüne takıldı.
[Bir labirentin içinde yolunu bul! (Kalan girişim sayısı: 90/90)]
Altı saat içinde bir yeraltı labirentinden kurtul! Yanlış yola saparsan…
Zorluk: Normal
Başarılı olunduğunda: +100 Hayatta Kalma Puanı
Başarısız olunduğunda: Baştan başlamak ya da ölüm
*İş birliği kabul edilmektedir. (İki kişiye kadar)
Yalnızca ödüle bakmak onu çok da heveslendirmiyordu. Ancak görevi istediği kadar tekrar edebilirdi ve daha da önemlisi, doğuştan gelen becerisine güvenebileceği gerçeği hoşuna gitmişti. Görev açıklaması, yanlış yola saparsa ölebileceğini ima ediyordu. Yine de yalnızca yeşil renkle parlayan yolları takip ettiği sürece, her şey yolunda gitmez miydi?
Kesinlikle denemeye değerdi.
Seol kararını verdi ve kalın desteden bir parşömen kâğıdı koparttı. Telefonundan saate baktı; saat 11:31’di. Saate baktıktan sonra kâğıdı ortadan ikiye yırttı.
Parlak bir ışık saçıldı ve diyaframına doğru kuvvetli bir çekme kuvveti hissetti. Gözlerini kapattı ve çok geçmeden tekrar açtı. Ve artık bir mağaranın içinde durmakta olduğunu fark etti.
Gerçi, bu yeni çevreye alışması uzun sürmedi. Demir sopayı sıkıca kavradı ve temkinli bir şekilde yakın çevresini inceledi. Ancak bir iki dakikalık beklemenin sonunda ortaya çıkan tek bir şey bile olmamıştı.
Rahat bir nefes aldı ve gözlerini önüne dikti. Duvarda, giriş gibi gözüken beş büyük delik vardı.
Dokuz Göz’ünü aktifleştirir aktifleştirmez şüpheleri gerçek çıktı; en solunda kalan giriş yeşil renkte parlarken ortadaki üçü sarı renkte ve en sağında kalansa turuncu tonlarında parlıyordu.
Seol hafif kıvrımlı mağarada ilerleyip soldaki girişe adım attı.
•
[‘Normal’ derecedeki görevi tamamladınız.]
[100 Hayatta Kalma Puanıyla ödüllendirildiniz.]
[Mevcut HKP: 26,600 HKP]
Kulaklarında yankılanan anonsla birlikte zemin kat meydanı, Seol’ün görüş alanına girdi. Labirentten çıkar çıkmaz, tekrar Tarafsız Bölge’ye gönderilmişti.
Telefonunun saati 12:56’yı gösteriyordu; altı saatlik bir görevi tamamlaması yalnızca bir saat, yirmi beş dakikasını almıştı.
Sadece, doğuştan gelen becerisinin yönlendirdiği yoldan yürümüştü; bu yüzden ‘tehlikeli’ diyebileceği hiçbir şeyle karşılaşmamıştı. Görevi tamamlamak, ilk kez denediğinden dolayı beklediğinden daha uzun sürmüş olsa da bir kez aşina oldu mu, labirenti bir saatten kısa sürede tamamlayabileceğini anlamıştı.
Seol, ikna olmuş bir şekilde başını salladı. Sonrasında, aceleyle duyuru panosuna dönüp labirent parşömenini bir kez daha yırttı.
Böylece, defalarca kez daha yok olup tekrar meydanda belirdi.
Altı saatte tamamlaması gereken görevi altı kez daha tamamladığında beklenmedik birkaç problemle karşı karşıya kalmıştı.
İlk sorun, kalan girişim sayısının oldukça dikkat çekici biçimde azalmış olmasıydı. Bunun sebebi, diğer hayatta kalanların Seol’ün görevi defalarca kez tamamladığına tanık olmasıydı; aslında korktuklarından daha kolay olduğunu düşünmüş olmalılardı ki bir iki kişi şansını denemeye başlamıştı. Ne de olsa, sıradan bir hayatta kalan için hedeflerinin onda biri olan 100 Hayatta Kalma Puanı, oldukça cezbediciydi.
Ve ikinci sorunsa…
“Iğhk…”
Beynine aniden keskin bir ağzı saplandı. Seol, başka bir görev parşömenini yırtmadan durmak zorunda kaldı. Bu ağrının ne anlama geldiğinden bahsetmeye gerek bile yoktu. Sonuçta oldukça aşina olduğu bir ağrıydı bu.
Bir uyarıydı. Ya da belki bir işaret.
Altı saattir durmaksızın ‘Dokuz Göz’ünü kullanıyordu, bu yüzden beyninin ızdırapla yakarması pek de şaşılacak bir şey değildi.
‘Ama birkaç kez daha yapmam gerekiyor…’
Aslında ağrı düzeyi o kadar da fazla değildi.
Bununla birlikte, geçmişte, birkaç yıl öncesinde benzer uyarı çanlarını görmezden geldiği zaman… becerisini kaybetmiş ve bunun sonuçlarına katlanmanın acı gerçekleriyle karşı karşıya kalmıştı.
‘Şimdi bir düşününce, tüm bedenim bitkin hissediyor.’
Becerisinin evrilmesi ne kadar önemli olursa olsun, kayıtsızlığı yüzünden becerinin kendisini kaybederse yalnızca boşa kürek çekmiş olurdu. Becerisini kaybetme hatasına bir daha asla düşmek istemiyordu.
Nihayetinde, Seol görev parşömenini panoya geri astı ve yukarı çıkıp odasında biraz dinlenmeye karar verdi.
*
Seol uykusundan tamamen tazelenmiş bir şekilde uyandı. Yalnızca başı değil, tüm bedeni zinde ve yenilenmiş hissediyordu. Aşırı olmasa da hantallaşmış bedeni, şimdi son derece iyi haldeydi.
Maria, pahalı odaların bu kadar fazlaya mâl olmasının kesinlikle boşuna olmadığını açıklamıştı. Tarafsız Bölge’de onlarca oda vardı ancak ücret skalaları absürt bir şekilde genişti.
Maria’nın dediğine göre ucuz odalar yalnızca uyumaya yarıyorken ücret arttıkça odanın havası, orada dinlenmeye çalışan hayatta kalanlar adına daha ‘faydalı’ oluyordu.
Daha önemlisi, Tarafsız Bölge’de Seol’ün odasının eşi benzeri yoktu. Diğer herkes kadar dinlense bile birkaç kat daha uzun süre dinlenmiş gibi hissetmenin tadını çıkarabilirdi.
Şimdi, telefonun saati 23:12’yi gösteriyordu.
‘Yaklaşık beş saat uyumuşum, ha.’
Seol, çantasından marketten aldığı yiyecekleri çıkarttı. Lokantalarda bedavaya yiyebilirdi ama sırf yemek yemek için oraya gidip zamanını boşa harcamak istemiyordu. Sandviçini çiğnerken düşüncelerini toparladı.
‘Verim çok düşük.’
Molayı da sayarsa 600 Hayatta Kalma Puanı için 11 saat harcamıştı. 24 saatte 1200 puan kazanacağını varsayarsa bir ayda 36,000 puan ederdi. Bu şekilde iki tane Ambrosia almayı başarabilirdi ancak…
‘Asıl sorun, geriye kalan girişim sayısı.’
Seol, aynı görevi tamamlayıp duramayacağının gayet farkındaydı. Ayrıca, bundan sonra zahmetle seçtiği her bir görevi Seol’ün peşinden almak isteyenleri de hesaba katması gerekiyordu.
Seol stratejisini tekrar gözden geçirme ihtiyacı hissetti. ‘Kısa süre ve tamamladığın takdirde yüksek ödül vermesi’ ön koşullarından vazgeçemeyecek olsa da güvenliğinden feragat edebileceğini düşündü. Hayır, güvenliğini bir kenara bırakmalıydı. Neden mi? Elbette, tehlike arttıkça ödemenin de o kadar artacağından dolayı.
Doğrusu, VIP mağazasında sunulan ürünler aklını çelmişti. Ayrıca bir kez ayrıldığında, Tarafsız Bölge’ye dönmenin son derece zor olduğunu da söylemişlerdi. Bu yüzden, hiç değilse olabildiğince çabuk bir şekilde Kutsal İksirlerden içmeyi canı gönülden istiyordu.
Diğer mağazalara da bir bakmalı mı emin değildi. Ancak sonunda başını iki yana salladı. Şu anda tek bir puanını bile boşa harcayamazdı; orada satın alabileceği ne olabilirdi ki?
Yine de hazırlıklarını yapmayı da ihmal edemezdi. Bu yüzden, çantasını kendine çekti ve içindekileri incelemeye başladı.
‘Bakalım… Akan Bilincin Tüy Kalemi… saldırı için değil. Ayrıca bu İdrak Aynası da… kahretsin, sadece Merhumlara karşı işe yarıyormuş!’
Eğitimde yürüyen ölülerden kurtulmak gibi bir görev yoktu ya da hayatta kalanlara böyle bir görev de verilmeyecekti, o zaman neden…
En azından büyü toplarıyla dolu bir kutusu vardı. O dehşet verici Gaekwi’yi öldürmek için yalnızca dört büyü topu yetmişti, bu yüzden yakın gelecekte işine yarayacaklarından emindi.
Seol; Zehirli Sis, Ateşleme, Örümcek Ağı ve Hidroklorik Asit’in tanıdık kombinasyonunu bir kenara ayırdı ve cebine koydu. Sonra da zemin katın yolunu tuttu.
Saat geç olabilirdi ama hâlâ yirmiden fazla kişi meydanın etrafında geziniyordu. Aralarında ikinci olan Odelette Delphine ile Hao Win bile vardı.
‘Birinci’ Seol giriş yaptığında ikisi önceden anlaşmışçasına aynı anda ona doğru döndüler. Ancak Seol’ün kafası, daha fazla Hayatta Kalma Puanı kazanmakla o kadar meşguldü ki onların geldiğini fark edemedi. Dikkatini sadece duyuru panosuna vermişti.
“Affedersiniz.”
Seol bakışlarını tam yukarı doğrultmuştu ki Odelette Delphine ona seslendi.
“Uhm, efendim?”
Seol hafifçe başını yana eğdi. Kız, parmağıyla, kahverengi saçının bir tutamıyla oynuyordu; onu ilk gördüğü seferin aksine saçını bir şeyle gevşekçe bağlamıştı.
“Tanıyor olabilir misiniz? Bir ihtimal, Bay Tong Chai’ı hatırlıyor musunuz?”
“Bay Tong Chai, hımm… sarıklı adamı mı diyorsunuz?”
“Evet, bitirenler arasında beşinci sıradaydı. O adam… sanırım yolun sonuna geldi.”
“…Yolun sonuna mı geldi? Öldü mü?”
Eğitimde 1000’den fazla puan elde etmeyi başarmış biri çoktan ölmüş müydü? İşte bu Seol’ün görmezden gelemeyeceği bir şeydi.
“Şu. Sanırım bu görevi yaparken öldü.”
Odelette’nin gösterdiği görev parşömeni Seol’ün devamlı yaptığı görevin ta kendisiydi.
“Kesinlikle, ölebileceğini söyleyen bir uyarı var ama… neden öldüğünü düşünüyorsunuz ki?”
“Gitmesinin üzerinden altı saat geçti ama hâlâ geri dönmedi.”
“Hmm. Emin değilim… bunun kadar basit bir Normal görevde öldüğünü söylemek de…”
Seol’ün sözlerini duyduğu zaman, Odelette’nin yüz idafesi karmaşık bir hal aldı.
“Bu kadar basit… anladım. Şey, tekrar aynı görevi yapacak mısınız peki?”
“Ah, hayır. Bu sefer farklı bir görevi denemeyi düşünüyordum.”
Seol gözlerini tekrar duyuru panosuna çevirdi. Odelette Delphine, bir süre daha orada bekleyerek dudaklarını yaladı ve ardından dudaklarını araladı.
“Birlikte birer fincan çay içecek vaktiniz var mıydı?”
…
Gecenin geç saatlerinde inanılmaz güzellikteki bir kızla görüşme teklifi o kadar kötü görünmese de Seol’ün yapması gereken daha acil bir işi vardı. En azından bir kere deneyeceği yeni bir görev seçmesi gerekiyordu.
“Kusura bakmayın ancak ilk önce, gerçekten kontrol etmem gereken bir şey var… sorun olmayacaksa başka bir sefere yapmamız mümkün mü?”
Seol, kızın bir yabancı olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak cevap vermişti. Resmi bir şekilde reddettiğini duyan Odelette, üzgün bir ifade takındı.
“Yapacak bir şey yok o zaman.”
Ayrılmak üzere arkasını döndü. Seol panoyu incelemeye devam ediyordu ki acaba diyerek becerisini aktive etti.
Aşağıda yer alan parşömenlerin çoğunun hiçbir rengi yoktu ama bakışlarını yukarı yönelttiğinde yukarı doğru sarı, parlak kırmızı ve kan kırmızısı renklerini görebiliyordu.
‘Daha yukarıya asılmış görevler daha zor mu demek bu?’
Ardından, panonun en yukarısında asılı olan oldukça koyu bir kan kırmızısına boyanmış haldeki; üstünde şaşalı bir şekilde 172,800 puanlık ödül yazan görev parşömenine hayretle bakakaldı. Yine de çok geçmeden gözleri, oldukça yakınlarda duran başka bir şeye takıldı. Turuncu renk gölünün ortasında, tek bir sarı parşömen kâğıdı duruyordu.
‘Görev ödülü olarak 1000 puan mı?’
Zorluk seviyesi ‘Biraz Zor’un bir adım üstü olan ‘Zor’du. Kalan girişim sayısı? 15/15’ti. En önemlisi, bir zaman sınırını da yoktu.
Kâğıda bakarken, Seol’ün gözlerini açgözlülük bürümüştü.
Magnec