Kssldldl ne oldu acaba? O ses Art'ın içinden mi geldi yoksa şapşal babası bişey mi yaptı lxlxdldl
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
4. Bölüm Bir Sıfır Önde Başlamak
ALICE LEYWIN’IN AĞZINDAN:
Arthur dünyadaki en sevimli bebek olmalı ve bunu çocuğuna düşkün bir anne olarak söylemiyorum.
Hayır.
Parlak kestane kumralı saçlarının dağınık yapısı ve arada sanki… zekayla parlıyormuş gibi etrafı inceleyen safir mavisi gözleriyle tam bir sevimlilik abidesi.
Hayır, hayır, size söyledim, çocuğuna düşkün bir anne değilim. Katı ve düz bir anne olmayı planlıyorum. Küçük Art’a sağduyu öğretmesi için kocama bel bağlayamam. Tanrı aşkına, minik bebeğim daha doğru dürüst emekleyemezken ona nasıl dövüşüleceğini gösteriyor!
Bu küçük serseriyi kendi haline bırakırsam babasına benzeyeceğine adım gibi emindim. Emeklemeye başladığında o kadar gurur duymuştum ki gözlerim yaşarmıştı ama etrafta cirit atmaya başlamasıyla ne kadar ele avuca sığmaz bir hal alacağını kestirememiştim.
Yemin ederim gözümü bir an bile ondan ayırsam derhal çalışma odasına seyirtiyor. Ne kadar garip. Ona oynaması için bir sürü peluş hayvan ve tahta oyuncak aldık ama o yine de çalışma odasını daha ilgi çekici buluyor. En azından bu DAVRANIŞI, gazeteden uzun bir metin gördüğünde cin görmüşe dönen babası Reynolds’ın tam zıttı.
Kasabaya gittiğimizde ne kadar heyecanlandığını görünce alışverişe haftada iki kez gitmek yerine gün aşırı gitmeye karar verdim.
Hayır hayır, size söyledim, çocuğuna düşkün bir anne değilim. Bu tamamen onun dış dünya eğitimi ve eve taze gıda girmesi için. Evet haha... tam olarak öyle.
Sanırım oğlum pek çok şeyle ilgileniyor. Kafasından neler geçiyor bilemiyorum. Küçük bedeninin aksine sağa sola dönüp sanki çevresindeki her şeyi özümsemeye çalışıyor. Özellikle babasının antrenmanlarına karşı pek bir ilgili gibi.
Reynolds zamanında işinin ehli bir maceracıydı. 28 yaşında B-sınıfı bir maceracı olmak oldukça hızlı bir ilerleme sayılırdı. En düşük rütbe olan E-sınıfına ulaşmak için bile birtakım testten geçmek gerekiyordu. Bu testlerin varlığı daha dünyadan bihaber olan yeni yetmelerin ölüme koşmalarını engellemek içindi. Daha yüksek rütbeler konusunda loncada çalıştığım yıllarda sadece birkaç A-sınıfı maceracı görebilmiştim. S-sınıfı bir maceracı bile -tabii eğer gerçekten varsa- görmemiştim.
Maceracılar Loncasında ya da Valden’de dediğimiz gibi Lonca Salonu’nda, pek çok istekli genç görmüştüm. Yemin ederim, hava dolu egolarına rağmen hala havada süzülmediklerini görmek beni şaşırtmıştı.
En azından hırslıydılar.
Bir seferinde, basit pratik sınavı için gözetmen olarak atanmıştım. Sınava girenin mana kullanımında temel yeterlilik sahibi olduğunu göstermesi gereken kolay bir sınavdı. Ama sınav daha başlamadan çocuğun teki taşıdığı kılıcın ağırlığı altında sırt üstü yere devrilmişti.
Mankafalardan bahsetmişken, Reynolds da mankafanın tekiydi. Lonca Salonu’nda beni gördüğü anda salyaları akmaya başlamıştı ve arkasındaki adam dirseğiyle dürtene kadar öylece dikilmişti. Kendine geldiğinde salyalarını silip “...M-Merhaba... görev için şe-şeyleri takas edebilir miyim?” diye mırıldanmıştı. O utançtan pancar gibi kızarırken kıkırdamıştım.
Sonunda bana yemeğe çıkmayı teklif edecek cesareti topladığındaysa ilişkimiz başlamıştı. Şu an bile o mahzun, yavru köpek bakışlarını görmek gülümsememe neden olur.
Art nasılsa ikimizin de en iyi özelliklerini almıştı ve bu onu daha da sevimli hale getirmişti. Onu altını değiştirirken görmelisiniz. Neden bilmiyorum ama her seferinde yanakları kıpkırmızı kesiliyor ve minicik parmakları ile yüzünü kapatıyor.
Onun yaşındaki bebekler utanabilir mi ki?
Bebek günlüğüme girmeyi başaran sıradaki dönüm noktası ise, tamamen eğitimsel amaçlarla ve kesinlikle çocuğuna düşkün bir anne olduğum için değil, ilk kez “anne” deyişiydi.
Anne dedi!
Yanlış duymadığımdan emin olmak için ona tekrar ve tekrar “anne” dedirttim. Reynolds, Art ilk önce “baba” değil “anne” dediği için tüm gün surat astı.
Haha, kazandım!
Yılın geri kalanı oğlumun sürekli benimle olması ve babasının yemek sonrası antremanlarını pencereden izlemesiyle oldukça hoş geçti. Reynolds’un maceracı olmayı bırakıp kasabamıza yakın bir yerde muhafız olarak görev almasından oldukça memnunum. Maceracı olmak iyi para getiriyor evet ama ek para kocamın hayati tehlikeye atılmasına değmez. Özellikle o olaydan sonra...
Şansımıza Küçük Art hiç hastalanmadı. Ama bazen onu gözlerini kapatmış kıçının üstüne oturmuş halde bulurum. Başta gazı olduğunu ve gazını salmaya çalıştığını düşündüm ama birkaç kez gazını çıkarmaya çalıştığımda öyle bir sorun yaşamadığını anladım.
Ne kadar garip, bu konuda ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Onun yaşındaki çocukların enerjik ve budala olması gerektiğini sanıyordum fakat defalarca çalışma odasına kaçtıktan sonra bu meditasyon yaparcasına oturuşunu daha sık yapmaya başladı.
Başta endişeliydim. Günde birkaç sefer olmasına rağmen sadece birkaç dakika sürüyordu ve sonrasında Art garip bir şekilde mutlu görünüyordu. Kollarını öyle havaya kaldırdığını ve bana baktığını görünce onu tek lokmada yutmak istiyordum.
*Öhöm* Çocuğuna düşkün bir anne değilim.
ARTHUR LEYWIN’IN AĞZINDAN:
Çalışma odasına yaptığım zorlu yolculuğun üstünden neredeyse iki yıl geçti.
O zamandan beri sürekli bedenime yayılmış olan küçük mana parçacıklarını toplayarak mana çekirdeği oluşturmak için odaklanmaya çalışıyorum. Şunu belirtmeliyim ki, bu yavaş ve zorlu bir işti. Amuda kalkıp yürümek ve ayaklarımla yemek yemek bu bedende mana çekirdeği oluşturmaktan çok daha kolay olurdu.
Kitabın neden bir kişinin “uyanması” için ergenlik çağına ulaşması gerektiğinden bahsettiğini anlayabiliyordum. Bedenimdeki mana parçacıklarını kendi haline bıraksam birbirlerini çekerek mana çekirdeğine benzer bir şey oluşturmaları en az on yıl sürerdi.
Onun yerine... Bir yetişkinin zihin kapasitesine sahip olmanın avantajıyla mana parçacıklarını bilinçli olarak bir araya getirme becerisine sahiptim. Bu önceki hayatımda okula giderek edindiğim bir şeydi. Okulda bize çocukluktan itibaren Ki’yi nasıl kontrol edeceğimizi öğretiyorlardı. Özünde, tüm olay bedenindeki Ki’yi- şimdiki durumda manayı - hissedebilmek ve ardından onu karın boşluğunda toplanmaya zorlamaktı. Eğer kendi haline bırakılırsa parçacıklar eninde sonunda birbirlerine doğru süzülürdü. Mecazi olarak konuşursak benim yaptığım şey tüylerin yere inmesini beklemeden yakalayıp çuvala doldurmaktı.
Günlük aktivitem anne ve babama çaktırmadan kısıtlı enerjimin elverdiği kadar manamı bir araya getirmekten oluşuyordu. Babam bir çocuğu havaya atıp tutmanın oldukça komik olduğunu sanıyordu. Elbette bu bazı insanlar için adrenalin yüklü bir heyecan olabilir fakat manayla güçlendirdiği kolları tarafından havaya bir roket misali fırlatılmanın bana hissettirdiği şey mide bulantısı ve travmatik yükseklik korkusuydu.
Neyse ki annem, babamın iplerini elinde tutuyordu. Ama annemin de korkutucu olduğu zamanlar yok değildi. Sık sık yüksek kaliteli bir et parçasına bakarcasına ağzından salyalar süzülürken bana bakışını yakalıyordum.
Bedenimi birkaç basit cümle kuracak şekilde adapte etmeye çalıştım. Daha fazla yemek istediğimi anlatmaya çalışmak için “anne” dediğimde neredeyse mutluluk gözyaşları döküyordu. En son böyle bir anne şefkati görmemin üzerinden oldukça uzun zaman geçmişti. O zamandan beri dil bilgisi olmadan, derdimi anlatacak kadar konuşmaya çalışıyordum.
Bunun yanı sıra çalışma hızım oldukça yavaş ve yorucu ilerliyordu ama geri kalan herkese kıyasla bir sıfır önde başladığım için şikayetçi değildim.
Son iki yol çöpe gitmemişti. Sonunda tüm manamı karın boşluğumda toplamıştım ve mana çekirdeğimi yoğunlaştırmanın tam ortasındaydım ki…
*BOOM*
Magnec