S*çtık
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
101. Bölüm Wu Klanı’nın Genç Hanımı
Ancak Gökyüzü sınıfına vereceği aritmetik dersi çok geçmeden düşüncelerini toparladı. Öğretmen olarak ilk defa ders verecekti. Sınıfa normal bir şekilde girmek ne kadar olağanüstü olduğunu göstermezdi.
Bir yol bulmak için kafa patlattıktan sonra Zu An’ın gözleri ışıldadı. Yönetici binasına gitti ama Shang Liuyu’nun ofiste değil yurdunda olduğunu öğrendi. Dolayısıyla, yurda yöneldi.
Bunu gören ofisteki görevli alay etmeden edemedi.
“Bir salak daha Shang Hoca’nın peşinden gidiyor ha?”
“Shang Hoca’nın cazibesi gerçekten de başka seviyede. Disiplin Başkanı Lu’nun bile onun dikkatini çekmeye çalıştığını görmedin mi?”
“Bekle bir saniye, Lu De’nin zaten bir eşi yok mu?”
“Orta yaşlı adamların ikinci baharı denir buna. Anladın sen.”
“Disiplin Başkanı Lu hadi neyse de bu velet bile Shang Hoca’ya sarkıntılık yapmak istiyor. Gerçekten de yerini bilmeli.”
“Shang Hoca’nın kimseyi konağına almadığını neden söylemedin ki? Bu serserinin çabaları boşa gidecek.”
“Hah. Sarı sınıftan bir öğrenci bozuntusu bağlantılarına dayanarak öğretmen olmayı başardı. Biraz acı çekmesi iyi olur.”
…
Ofiste dalga konusu olduğundan bihaber olan Zu An çabucak yurt bölgesine geldi. Görevlinin talimatlarını takiben Shang Liuyu’nun konağına kadar koştu.
Tak tak tak, kapıyı çaldı.
Aynı zamanda gizlice anahtarını çıkardı ama konak anahtara tepki göstermedi. Gerçekten de akademinin böyle temel bir hata yapması mümkün değildi.
“Kim o?”
Avludan uykulu bir ses duyuldu. Sahibinin sabırsızlığını aktaran soğuk bir tınısı vardı.
“Büyük kardeş Shang, benim!” Zu An yanıtladı.
Doğal olarak diğerleri gibi Shang Hoca diyecek hali yoktu. Bu çok resmi ve mesafeli olurdu!
“Beni mi arıyorsun” Shang Liuyu sordu.
Zu An önündeki kapıya bakarken bunun ne anlama geldiğini merak etti. Bağımıza rağmen kapıyı bile açmıyorsun ha? Yine de yardımını isteyeceğinden dürüstçe yanıtlamaya karar verdi, “Aklımda bir melodi var ama çalabilmem için yardımına ihtiyacım var büyük kardeş Shang.”
Bir anlık sessizliğin ardından kapı aralandı ve Shang Liuyu’nun havalı sesi duyuldu, “İçeri gel.”
Zu An hiç düşünmeden içeri girdi ve Shang Liuyu’nun konağının kendisininkinden çok daha güzel olduğunu fark etti. Avluda gün ışığı altında parlayan bir havuz bile vardı.
Özel yüzme havuzu mu? Ne lüks ama!
Zu An, Jiang Luofu’ya bu konuda söylenmeye karar verdi. İkimiz arasındaki farka bak! 7.500.000 harcadım lan. O para boşa gidemez!
“Yeni bir melodi mi buldun?” Nazik bir ses duydu.
Zu An döndü ve gözleri anında ışıldadı.
Shang Liuyu köprücük kemiklerini gösteren bol bir cübbe giyiyordu. Islak saçını kurutmakla meşguldü ama birkaç su damlası yine de teninden aşağı akıyordu, sanki yeni duş almıştı. Cübbesi mükemmel uzunluktaydı, bacaklarının güzel kıvrımlarını gösteriyordu. Tırnaklarını açık pembeye boyamıştı ki bu da ince parmaklarına dikkat çekiyordu. Umursamazca saçını yana atıp bir ağacın altındaki sandalyeye oturdu.
Tembel bir havayla sordu, “Bunca yolu sırf beni kesmek için gelmedin, değil mi?”
“Ah, tabii ki hayır! Benim için çalmanı istediğim bir melodim var.”
Onu görünce Zu An’ın yüzü kızardı. Çoğu kadın, bir adamın süzen bakışları karşısında ya utanır ya da öfkelenirdi ama Shang Liuyu’nun gözleri kayıtsızdı, sanki fani arzularını geçmişte bırakmıştı. Kayıtsız tavrı yüzünden Zu An kendinden utandı.
“Ne melodisi bu?” Shang Liuyu merakla sordu.
Doğrusu bu bahaneyle ona yaklaşmaya çalışan bir sürü kişi olmuştu. Güzel melodilere bayıldığı sır değildi ama çoğu ilgisini bile çekemezdi. Ancak Zu An’ın çardakta çaldığı melodi onu büyülemiş, kalbinin en derinliklerine sakladığı duyguları uyandırmıştı.
Bu dünyada çalınan müziklerden farklı bir melodiydi ama müzik yolundaki her şeyin ortak bir paydası vardı; kişinin ruhuna dokunmayı amaçlardı. Genç adamın çaldığı bu melodi nedeniyle ona karşı iyi bir izlenim edinmişti. Onun kadar genç birisinin nasıl öyle güzel ve duygusal bir melodi çalabildiğini çözemiyordu.
“Bu melodinin adı Kumarbazlar Tanrısı!” [2]
Zu An nasıl karizmatik bir giriş yapabileceğini düşünmüş, filmlerde gördüğü tüm havalı sahneleri kafasında oynatmıştı. Nihayetinde bir sonuca varmıştı. Karizmatik giriş dediğin müziksiz olmaz!
Ne yazık ki bu dünyada ses kayıt cihazları yoktu. İçeri girerken kendi parçasını da çalamazdı. Bu inanılmaz garip ve ezik bir hamle olurdu. Onun yerine çalacak birini bulmalıydı. Tanıdığı insanlar arasında da bu yardımı yapabilecek tek kişi Shang Liuyu’ydu.
Gerçi kabul etmeliydi ki aslında bu güzel hocayı görmek için bahane de bulmuştu.
“Kumarbazlar Tanrısı mı?” Shang Liuyu bu adı duyunca tuhaf bir bakış attı, “Kulağa tam sana uyuyormuş gibi geliyor. Melodisi nasıl?”
Belli ki Zu An’ın 7.500.000 gümüş tael kazandığını o da duymuştu.
“Önce bir kere göstereyim.” Zu An melodinin nasıl olduğunu kabaca hatırlayabiliyordu ama çalması farklı meseleydi. Sonuçta önceki dünyasındaki bu şarkı tek bir müzik aletiyle çalınmıyordu. Dikkatle bir araya getirilmiş birçok müzik aletinden çıkma bir melodiydi.
Başlangıçta Shang Liuyu çok kafa yormadı ama Zu An mırıldanmaya başladığı an hevesle doğrulup dinlemeye başladı.
Zu An mırıldanmayı bitirdikten sonra endişeli bir bakış attı, “Nasıl?”
Shang Liuyu derin bir nefes alıp yorumunu yaptı, “Bu melodi insanın kanını kaynatan bir tür büyü yaratıyor. Dinlerken tüylerim diken diken oldu. Canavaradam ırkının savaş şarkılarına benziyor ama daha farklı. Nasıl başardın bunu?”
“Ahahaha, şimdilik orası önemli değil. Tamamını çalabilir misin?” Zu An endişeyle sordu.
Shang Liuyu’nun beğenip beğenmeyeceğinden endişelenmiyordu; önemli olan düzgünce uyarlayabilmesiydi. Sonuçta popülerliği önceki hayatında test edilmişti.
“Bu melodi biraz garip. Bir deneyeyim. Benim için bir kere daha mırıldanabilir misin?” Shang Liuyu arpı andıran sıra dışı bir müzik aileti çıkardı. Arp yeşim gibi ışıldayan bir malzemeden yapılmıştı ve hafif mavi bir ışık yayıyordu.
Shang Liuyu’nun zarif parmakları arptaki tellerde oynamaya başladı. Bu müzik aletinin notaları çok daha genişti ve Zu An’ın önceki hayatındaki müzik aletlerinin çıkartamayacağı sesler çıkartabiliyordu.
Shang Liuyu az önce duyduğu melodiyi düşünürken parmakları harekete geçti. Emin olamadığı kısımlarda Zu An’ın açıklamasını bekledi. Yavaş yavaş Kumarbazlar Tanrısı gelişim dünyasında yaratıldı.
“Neden aniden bu melodiyi çalmam için geldin?” Shang Liuyu melodiyi tamamlamaya yaklaşırken yavaşça rahatlamaya başladı, dolayısıyla Zu An’a döndü ve meraktan sordu.
Zu An yanıtladı, “Tabii ki de arka plan müziğim için…”
Gökyüzü sınıfındaki aritmetik dersini nasıl planladığını açıklamaya koyuldu.
Shang Liuyu kıkırdadı, “Chu Hanım’ın izlenimini değiştirmek adına gerçekten epey çaba sarf ediyorsun.”
“Sadece onun için değil. Öğretmen olarak ilk defa ders vereceğim ki bu da girişimi daha da önemli kılıyor. Ah aklıma gelmişken, biraz makyaj yapmalı mıyım? Gözlük takmam daha olgun gözükmemi sağlar mı?”
Shang Liuyu yanıt veremeden genç bir kadının sesi duyuldu, “Biliyordum! Burada saklanıyorsun Shang Liuyu!”
Bu sesin berrak ve melodik bir yapısı vardı ama ne yazık ki insanı rahatsız hissettiren baskıcı bir tondaydı.
Zu An kafasını çevirdi. Kapatmayı unuttuğu kapıda kırmızılara bürünmüş bir kadın duruyordu. Boynundaki havalı inci kolye ve bileğindeki yeşim bilezik pürüzsüz tenini öne çıkartıyordu.
Hızlı bir bakış attığında kadının taktığı tüm aksesuarların pahalı olduğunu fark etti.
“Bu kadın açık açık servetini gösteriyor, soyulmaktan hiç korkmuyor mu?” Zu An mırıldandı.
Karşısındaki kadın abartılı giyinmesine rağmen zengin piç havası yaymıyordu. Gerçi burada güzelliğinin önemli bir rol oynadığını kabul etmeliydi.
“Sen?” Shang Liuyu kapıdaki kadına şüpheli gözlerle baktı.
Bu, kadının öfkesi şiddetlendirdi, “Shang Liuyu, beni tanımıyor musun? Daha önce dersine girmiştim!”
Shang Liuyu sakince yanıtladı, “Her bir öğrencimin adını hatırlama zahmetine girmiyorum.”
Kadının vahşi mizacını bastıran, patlamasına izin vermeyen sakin bir hava yayıyordu.
O an kadının arkasından bir adam çıktı ve kadını tanıttı, “Bu kişi Günbaharı Şehri’nin Wu Klanı’ndan Wu Qing.”
Başka bir adam da hemen ardından çıktı ve ekledi, “Genç Hanım’ımız Aşk Sıralaması’nda beşinci sırada. Shang Hocam, nasıl onun kadar ünlü birisini duymamış olabilirsiniz?”
“Sikeyim, Wu Qing?” Zu An haykırdı. Birisinin böyle garip bir adı olabileceğini hiç düşünmemişti. [1]
Ancak sözleri anında üçlünün bakışlarını üstüne çevirdi. Wu Qing berbat bir ifadeyle sordu, “Az önce ne dedin sen?”
Wu Qing’i başarıyla trollediniz, +233 Öfke!
Zu An az önce farkında olmadan ne dediğini fark etti, dolayısıyla açıkladı, “Hayır hayır, şaşkınlığımı belirtmek istemiştim. Seni sikmek istiyorum demek istemedim… Ahh! Her neyse, düşündüğün şey değil işte!”
Haaah, sıçtım bir de üstüne sıvıyorum ohhh çok güzel oldu!
“Ne cüretle Wu Hanım’a böyle sözler söylersin!” Kadının yanındaki iki dalkavuk inanamayan bakışlar atarken azarlamaya başladılar.
“Adını belirt! Böyle küstahça davranma cüreti gösterebiliyorsun ha? Hangi klandansın görmek istiyorum!” Wu Qing’in öfkesi yüzünden okunuyordu; adeta patlamanın eşiğinde bir volkandı.
[2] God Of Gamblers diye aratırsanız Youtube’dan şarkıyı bulabilirsiniz. 1990’larda gerçekten aşırı popüler olan ve insanın kanını kaynatan bir şarkı olduğunu öğrendim. Tabii şimdi pek de etkileyici gelmiyor.
Magnec