Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

28. Bölüm Başkent Mana-vil #3

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

 ‘Çekişme mi dedin?’

‘Doğru duydun.’

Mavi Kule’de ortalama bir olan Loren, konuşurken önlerinden yürüyordu.

İlk karşılaşmalarındaki gibi şüpheli sözlerinin aksine bu seferki açıklaması gayet detaylıydı. Öğrenci turnuvalarından bihaber olan Theodore da kolaylıkla anlayabiliyordu.

‘Katılımcılara bir başvuru formu veriliyor ve sonrasında bir kereye mahsus geri ödemeli para yatırıyorlar. Şimdi, adın Theodore’du değil mi? öncesinde resepsiyondan bir şey almış olman lazım.’

‘Ah...!’

Theo aldığını çıkardı.

Bozuk para gibi duran altın bir madalyondu. Bağlı olduğu ip sayesinde boynuna asabilirdi. Kayıt numarası olan 132 rakamı, üstüne basılmıştı.

Loren başını sallayıp devam etti, ‘Evet, yarışmacılar, kazandıklarını bu kolyeyi boyunlarında koruyarak gösterirler. Kaybedenlerin tüm madalyonları elinden alınır. Kaybedene kadar kazandığı madalyon sayısı, onun resmi skoru olur.’

‘Bu metod daha önce yoktu.’ Dedi Vince.

‘Aslında bazı olaylar yaşandı.’

Mana-vil’e 7 yıl gelmemiş olan Vince için ilginç bir hikayeydi. Gerçi başkentteki arkadaşlarından ara ara haberleri alıyor olsa da, öğrenci turnuvasıyla ilgili bir şey duymamıştı.

Loren, Vince’in ilgisini farkedince hemen konuşmaya başladı, ‘Temel sebebi, çok fazla katılımcının olması.’

Bu doğruydu. Yarışmaya katılanların sayısı arttıkça problemler çıkmaya başlamıştı. Büyücülerin sayısındaki artış demek, aynı zamanda onlarla birlikte gelen öğrencilerin de artması demekti.

Yüksek rütbeli büyücüler için doğrudan düello yapmak külfetli kaçıyordu. Böyle olunca, yarışmalar zamanla öğrenci turnuvasına ayrıldı. Ek olarak, Meltor sarayından verilen güzel hediyeler de bu turnuvanın ateşini körüklemişti.

‘Bildiğin gibi, aslında bu rövanşlı yani çift raundlu bir turnuva ama başlangıcı geç yapılıyor. Öğrenci turnuvasının, büyü yarışması başlamadan bitmesi gerek.’

‘Öyle de, tam bir çekişmeye döndü.’

‘Bunun barbarlık olduğunu söyleyen de var. Ama bence kötü bir değişim sayılmaz. Birine meydan okuduktan sonra, şansın yoksa ilk raundda kaybedersin.’

Söyledikleri yanlış değildi. Bu yarışma yöntemi makul bir istişarenin sonunda seçilmişti. Çift raunda kıyasla, avantajı çok, dezavantajı da neredeyse yoktu. 

Yetersiz olan yarışmacı, ilk önce yere düşerken, rakibini yenen becerikli yarışmacı da, kazandığı madalyalarıyla üst seviyeye yükselebilirdi. Açıkçası bu,  tavsiye edilen kıran kırana bir modeldi çünkü Büyü Cemiyeti’nin kurallarını çiğnemiyordu.

Buna rağmen, Vince, kurallarıdaki açıklığı gözden kaçırmamıştı.

‘Peki, ya güçsüz bir rakip seçerse ya da çok sayıda madalya aldıktan sonra  çekilmeyi seçerse?’

‘Ha, güzel nokta.’ Loren, bu Kırmızı Kule büyücüsünü takdir etmişti.

Vince’in yüzünü daha önce görmemişti. O yüzden şehir dışından biri olduğunu düşündü. Kırmızı Kule’de tanınan biri olduğunu aklından bile geçirmemişti. Ancak, çok geçti. Alaylı bir şekilde, geldikleri stadyumu işaret etti.

‘Açıklayayım. Bu yılki öğrenci turnuvası kompleks stadyum, Pentarium’da yapılacak. 5 ayrı stadyum ve finallerin yapıldığı 1 açık stadyumu mevcut.’

‘Hmm, oldukça sağlamlar.’

‘Hahaha! İkimiz tüm gücümüzü kullansak, stadyumun dış duvarına çizik bile atamayız.’

Bu dayanıklılık olmadığı takdirde, seyircilerin hayatı tehlike altında olurdu. 4.halka büyücülerinin geniş çaplı etki eden kuvvetli büyüleri olurdu. Loren’in dediği gibi, Pentarium’un duvarları büyük şehir kapılarıyla kıyas götürürdü.

Elbette ki, Vince aynı düşünmüyordu.

Loren konuştuktan sonra Vince ve Theo’ya baktı. ‘Benim anlatacaklarım bu kadar. Umarım yardım etmişimdir.’

‘...oldukça faydası dokundu. Teşekkürler.’

Loren’in anlattıkları gerçekten işe yarardı. Vince’in, çift raund için planladığı tüm stratejileri çöpe atması gerekiyordu. Aklına yatmayan tek şey, Loren’in fazla arkadaş canlısı davranışlarıydı.

Beklendiği üzere, bu sorusu ummadığı bir şekilde çözülmüştü.

‘Hah, boşuna değildi. Ben size yardım ettiğime göre şimdi sıra sizde.’ Sinsi bir imaj çizen Loren gülümsedi. Yanlarında duran bir çocuğa işaret göndermesiyle, Theo’yu neden bu kadar uzağa getirdiği anlaşılmıştı. Biraz önce Vince’in değindiği açıklıklarla yakından bağlantısı vardı.

‘Merhaba de, öğrencim ve Viscount Gullock’un oğlu, Philip Gullock.’

‘Tanıştığıma memnun oldum.’

Ancak, Vince sessizliğini korudu.

Loren bunun üzerine rahatsız olunca söze girdi. ‘Hmm, (öksürdü). Geçen sene belirtilmiş olsa da, bazı yarışmacılar fazla yavaş kalınca bu sene işleri hızlandıracak değişiklikler yaptılar.’

‘Laf kalabalığını bırakıp sadede gelir misin?’

‘Tabi, mesela... bir madalyası olan biri, rakibinin meydan okumasını geri çevirebilir mi?’ Loren bu soruyu gülümseyen ve Theo’yla karşı karşıya gelmek isteyen öğrencisi Philip’e sormuştu.

Şayet bu kural doğruysa, kavgayı başından savmanın yolu yoktu. Loren da Theo’yu kendi öğrencisine çerez olarak sunmuştu. Bu yaptığı, kuralları korkakça lehine kullanmaktı.

‘Kuhuhu, sakın bunun korkaklık olduğunu düşünme. Hem Kırmızı Kule büyücüleri de bunu sık yapmıyor mu? Bu hatayı gözden kaçırman senin suçun.’

Buna rağmen, Vince sinirlenmek yerine ‘cık’ sesi çıkardı. Açıkgöz olmanın ne olduğunu tam kavrayamayan Loren, muhtemelen yeni orta seviyeye yükselmişti. Bu yaptığıyla, öğrencisi vasıtasıyla kariyerini yükseğe taşımak istiyordu.

‘Mavi Kule hala böyle adi yöntemleri kullanıyor mu? Bu şöhretinizi bile bile bu şekilde mi davranıyorsun?’

‘N-n-ne?’

‘Ne yapacaksın, Theodore? Bence, bu müsabakanın tarihini, meydan okunan kişi belirlemeli.’ Loren’i küstahça görmezden gelen Vince, Theodore sordu.

Theo’nun bu savaşı ertelemeye niyeti yoktu. Aptal büyücünün öğrencisi o kadar da harika durmuyordu. Herşeyden öte, o da ertelemekten pek hoşlanmayacaktı. Onun yerine Theodore Vince’e sordu, ‘Profesör, bugün programımızda başka bir şey var mı?’

‘Ah... akşam yemeği için restoranda yer ayırtmıştım.’

Theodore’un gözleri bunu duyar duymaz parladı. Son yıllarda, midesini Akademi’nin kafeteryasından doldurmuştu. Bergen Akademisi’nin yemekleri kötü değildi tabi ama, Mana-vil’deki bir restorantla karşılaştırılamazdı.

Theo’nun morali yükseldi ve hevesle kafa salladı. ‘Mümkün olduğunca çabuk halletmeye çalışacağım.’

İlk turnuva düellosu böylece başlamış oldu.

***

 

Yarışma esas şimdi başladığından mıydı bilinmez, 4 stadyuma sahip Pentarium, hızlıca Theo ve Philip’in karşılaşmasını başlatmıştı.

İkiside, sunucudan, üzerinde üç kristal bulunan cüppe almıştı. Sunucunun açıklamasına göre, bu kristaller 4.halka ve aşağısına ait büyüleri kırmaya yarıyordu.

Katılımcının sıhhati için de kullanılıyordu. Üç kristal de yok edilirse, yarışmacı kaybediyordu.

Theo sunucuya sordu, ‘Bunlar,  pahalı yapay eşyalar değil mi?’

‘Atık olduklarından,pahalı sayılmazlar. Birkaç altın işte.’

‘B-b-birkaç altın...’ Theo şaşkınlıktan kekelemişti.

Philip sırıtıyordu. ‘Tam da köy çocuğundan beklendiği gibi. Alt tarafı birkaç altın için  yaygara yapıyorsun.’

‘Bahse varım, kendi çabanla tek bir altın bile kazanmamışsındır.’

‘...Görünüşe bakılırsa, seni pek eğitememişler.’

İkili arasınada ipler daha da gerilmişti. Ama sunucu yaklaşıp, her birini stadyumun ayrı köşesine gönderdi.

Her an atağa geçmeye hazırlardı. Görünmez kalkanla çevrili tribünlere baktılar. Theo ve Philip’in isimleri konmadığından izlemeye gelen yoktu.  Karşılıklı oturanlar yalnızca Vince ve Loren’dı.

Durum bu olunca, daha fazla beklemeye de gerek kalmadı.

Sunucu, ikisinin de hazır olduğunu anons edip başlangıç işaretini verdi.

Peng-!

1.halka büyüsü ‘Işık’ kullanılmıştı.

Merkezde oluşan küçük ışık topuyla, iki büyücünün de büyü gücü artmaya başladı.Büyü gücüyle övünen Philip önce davrandı. ‘Buz Sarkıtı!’

Buz büyüsü havanın derecesini aniden düşürmüştü. Havada buz sarkıtları oluşmaya başlarken inlarca buz oku Philip’in önünde beliriverdi. Arınan büyü gücü, geçici olarak demir ile aynı derecedeydi. Katı bir kitlenin anlamıysa, bu okların, ‘Alev Topu’ veya ‘Şimşek İşareti’ büyülerinde olmayan bir güce sahip olmasıydı.

‘Saldır!’

Mavi oklar havada uçuştu. Hızları, normal yayla atılan oklardan azdı ama ölümcül yaralara sebep olabilirdi. Bir tane denk gelse, Theo’nun hızı kesilirdi. 2.okla ise hayatını kaybederdi. Bu da, buz büyüsünün korkutan yanıydı.

Ancak, Theo en ufak zorluk çekmeden üstesinden geldi. ‘Şok dalgası!’

Oklar, ifritlerin saldırısından farklıydı. Düz oklar, bir şeye çarptığı zaman gücünü yitirirdi. O yüzden, mevcut şok dalgasının formülünü değiştirip genişletmiş ve engelleme yöntemini geliştirmişti. Bu şekilde, Theo’nun büyü gücü, okları tahrip etmişti.

Pew pew pew pew puk!

Oklar, gücünü tamamen kaybetmek yerine, ivme kaybederek yere çakıldı. Hedefini vurmayan atış, başarısız sayılırdı. Şaşkına dönen Philip tereddüt edince, Theodore önceliği kaptı.

Theo, derhal parmağını kaldırıp, hazırda olan büyüyü uyguladı.

Ttaak!

Parmağından çıkan patlama, Philip’in önünde bitmişti. Yaralanan olmasa da, ateşin önlerinde durmasıyla kendini şanslı sayanlar vardı. Philip de pek tabii geri adım atmıştı.

‘A-ha?’ Philip o anda, Theo’nun ateş büyüsüyle birlikte kurduğu ‘Yağ’ büyüsüyle kaymıştı.

O düşerken, etraftakiler de kafasını çevirmişti. Daha kalkamadan boynuna bir darbe aldı. 2.halka saldırı büyüsü ‘Rüzgar kesen’di.

Pakang!

Aldığı darbe karşısında, kristallerinden biri kırılmıştı.

Donuk ifadeyle Theo’ya baktı. Theo ise rahattı.

Sonrasında Theo söze girdi, ‘Ne var? Biraz ortalık topladık işte.’