Bölüm için teşekkürler, Zac arkadaşlarına ulaşabilecek mi bakalım
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
2. Bölüm Yeni Bir Dünya
Zac yavaşça uyanırken, sersemlemiş ve kafası karışmış bir halde kendini yüzükoyun yerde buldu. Başına gelenler yüzünden vücudu hâlâ ağrıyordu. Ağzındaki otları tükürüp üzerindekileri silkeledikten sonra ayağa kalkarak etrafı inceledi. Koruluk, gür yapraklı ağaçlar ve sık çalılıklarla çevrelenmiş, tek tük taşları ve çiçekleriyle eskisi gibi görünüyordu.
İlk tepkisi, sıcaktan ya da yorgunluktan bayılıp uyanmış olmasına şükretmek oldu. Ancak Zac'e, yaşadıklarının sıcağın yol açtığı bir kâbustan daha fazlası olduğunu hissettiren bazı detaylar vardı. Bu detayların en dikkat çekici ve önemlisi, şu an iki güneşe bakıyordu ve bunlardan yalnızca biri sarıydı.
Bir an için çift gördüğünü sandı ama kendini sarsmasının gördükleri üzerinde hiçbir etkisi olmamıştı. Güneşe küçük bir kardeş eşlik ediyordu. Asıl güneşte de bir tuhaflık vardı sanki. Hatırladığından daha büyük ve çarpıcı görünüyordu. Diğer güneş çok daha küçük bir yıldızdı ve delici akuamarin renginde parlıyordu. Diğer gök cismine yakın duruyordu ve yörüngesinde bir uydu gibi dönüyor gibiydi.
Ürkütücü olan başka bir görüntü ise devasa ışık ve enerji girdabının, korkunç kırmızı bir pençe gibi gökyüzüne doğru uzanmasıydı. Şeytani derecede ürkütücü, kırmızı bir parıltıyla titreşiyordu. Oldukça uzakta gibiydi ama emin olması zordu. Bu sütun Zac'in bayılmadan önce gördüğü son şey olmuş, uyandığında da kendisini onun yanında bulmuştu.
Hayvani bir kükreme onu düşüncelerinden kopararak mevcut duruma yeniden odaklanmasını sağladı.
"Hannah..." diye mırıldandı. Tüm bu açıklanamaz olayları zihninin gerisine atarken gözlerini bir kararlılık parıltısı doldurdu. Eğer tüm bunlar gerçekse ki etrafına bakınca öyle görünüyordu, derhal kampa geri dönmeliydi.
Karanlıktaki duygusuz ses, "mücadeleyi geliştirmek" için vahşi yaşamı daha tehlikeli hale getirmekle ilgili bir şeyler söylemişti. Az önce duyduğu kükreme, korkunç bir kaplan ya da ayı olabilirdi; bu da diğerlerinin tehlikede olduğu anlamına geliyordu.
Bir an için, diğerlerinin panik içinde arabaya atlayıp onu kükreyen şey her neyse, onunla birlikte burada bırakıp gitmiş olabileceklerinden bile korktu. Neler olup bittiğini bilmemesine rağmen, içini yakan endişe onu çoktan tüketmiş ve harekete geçmeye zorlamıştı. Etrafındaki yabancı seslere ya da onu yavaşlatmaya çalışan dikenli yeşilliklere aldırmadan kampa doğru koşmaya başladı.
Ormanda rayından çıkmış bir tren gibi hızla ilerlerken etraf bulanıklaşıyordu. On doz adrenalin almışçasına bacakları onu son sürat ileri fırlatıyordu.
Ama bir şeyler tersti. Karmakarışık ormanda bir olimpiyat atletinden bile daha hızlı koştuğunu hissediyordu. Elindeki az önce epey ağır olan balta da hafiflemiş gibiydi. Yoluna çıkan her dalı tek hamlede parçalayıp geçiyordu.
Zac kendini hiç şu anda olduğu kadar güçlü ve hızlı hissetmemişti. Ses, bunun vahşi yaşamı geliştirdiğini söylemişti. Hızı ve gücü onun da bunun bir parçası olduğu anlamına mı geliyordu? Gelişen fiziğine sevinse mi, yoksa onu bir hayvan olarak gören gizemli sese kızsa mı bilemiyordu.
Çılgınca koştuğu dakikalardan sonra, bir ağacın yararak içinden geçtiği büyük kayayı fark etti. Kamp sadece birkaç yüz metre ötede olmalıydı.
Baltayı sıkıca kavrayarak rotasını değiştirip kampa doğru koşmaya başlamıştı ki başka bir doğaüstü kükreme sesi ormanda yankılandı. Bu seferki, buraya gelirken aldırmadığı seslerden çok daha yakındı.
Yaşadığı korkuyla daha da hızlanarak yüzünde telaşlı ve korku dolu bir ifadeyle kampa doğru koşmaya başlamıştı. Gri Range Rover, karavan ve etrafa saçılmış katlanır sandalyelerin tanıdık bir manzarasıyla karşılaştı.
Dikkatini çeken şey ise bu değil, soğutuculardan birinin içinden çıkan canavardı. Great Dane* büyüklüğündeydi ama benzerlikler burada sona eriyordu. Çünkü bu canavar, et ve kemiğin uğursuz bir birleşiminden ibaretti. Canavar derisi yüzüldükten sonra tekrar ormana salınmış kırmızı ve beyaz karışımı bir şey gibi duruyordu. Kalın bir gövdesi vardı ve gövdesinden aşağıya doğru hareket eden kasları altı küçük bacağına uzanıyordu. Her biri Zac'e bir orman yaratığından çok yırtıcı bir kuşu hatırlatan pençelerle son buluyordu.
Ayaklardan ikisi gövdenin ön tarafında, diğerleri ise arka tarafında sıralanmıştı. Patileri üçü önde, biri arkada olmak üzere dört korkunç pençeyle kaplıydı. Öndeki pençeler ise ötekilerden biraz daha büyük görünüyordu. Kafası vücuduna göre aşırı iriydi, geniş bir yüzü ve uzun bir burnu vardı. Bu da kocaman bir ağzı mümkün kılıyordu. Ağzı tıpkı bir timsahınkini andırıyordu. Timsahın üç sıra dişi olsaydı tabii. Gözleri küçük ve boncuk gibiydi ve daha önce gördüğü sütunla aynı renkte parlıyordu.
Canavarın çenesindeki güç ortadaydı. Çünkü şu anda bir fasulye konservesini hiçbir şey yokmuş gibi ısırıyor, metali ve içindekileri yutuyordu. Bu garip manzara karşısında Zac olduğu yerde donup kalmıştı ve olayların nasıl geliştiğini idrak edemiyordu. Keşke öncesinde duyduğu kükreme sesi bir kaplana ait olsaydı diye düşündü birden. Onu önündeki canavara tercih ederdi.
Zac daha hiçbir şey yapamadan canavar hareketlenmiş ve onun kampın karşısında sessizce durduğunu fark etmişti. Öfkeli bir kükremeden sonra, bodur görüntüsünün aksine hızla ona doğru fırladı. Canavar üzerine gelirken Zac'in tepki verecek vakti bile olmamıştı.
Dengesiz bir adım atıp geri çekildi ve baltayı tüm gücüyle yatay şekilde savurdu. Titrek duruşu yüzünden darbenin arkasında çok bir güç yoktu ama canavarın boynuna isabet etmeyi başaran balta çirkin bir yara açarak zebaniyi yana savurmuştu.
Bunun gibi berbat bir darbenin bile büyük bir canavarı savurmaya yetecek kadar güç içermesi, Zac'e bir kez daha süper bir insana dönüştüğünü hatırlattı. Ancak canavarın ön pençeleri Zac'e kenetlenmiş ve darbesi ile canavarın pençesindeki ivmenin birleşmesiyle, Zac'in orta ve sol bacağında derin bir yara açılmıştı. Açılan yaradan ise oluk oluk kan akmaya başlamıştı.
Zac'in daha önce hiç tatmadığı bu acı, görüşünü bulanıklaştırarak onu etkisiz hale getirmek üzereydi. Yeni gücüyle canavarla kafa kafaya mücadele etme düşüncesini bir kenara bırakmış, bunun yerine içi yoğun bir kaçma arzusuyla dolmuştu.
Zihnini boşaltmak için başını salladı. İşe yaramamıştı.
Ne halt edeceğim ben? Kaçmalı mıyım? Gözleri çılgınca bu durumdan kurtulmanın bir yolunu arıyordu. Sahip olduğunu bilmediği ilkel hayatta kalma içgüdüleri devreye girdi. Canavar darbenin yarattığı beklenmedik güçle yere yığılmış olsa da çoktan ayağa kalkmaya başlamıştı.
Millet! Burada mısınız? Yardım edin!" diye destek almayı umarak karavana doğru bağırdı. Ama çağrısına cevap alamadı. Bu canavardan kaçmak için ormana mı gitmişlerdi?
Ateşler içindeki sol bacağını doğru düzgün hareket ettiremeyen Zac, ormana doğru topallayarak birkaç adım attı.
Ancak daha plan yapmaya fırsat bulamadan canavar, gövdesinden bodur bacaklarına doğru akan küçük kan damlalarına aldırış etmeksizin, hırlayarak ona doğru koşmaya başlamıştı.
Bu sefer hazırlıklı olan Zac, sağ bacağına ağırlık vererek yolundan çekildi. Üç metre ötedeki yığına düşmeden hemen önce yanından geçen bir rüzgâr hissetmiş ve bir hırıltı duymuştu.
Hızla ayağa kalktığı esnada, canavarın durma çabasıyla en başta durduğu yerden kayarak yirmi metre kadar sürüklendiğini gördü.
Zac, canavarın yüksek hız ama düşük manevra kabiliyetine sahip olduğunu fark etmiş ve çılgınca bunu kendi avantajına kullanmanın bir yolunu aramaya başlamıştı. Sahip olduğunu bilmediği bir kararlılıkla, tüm duygu ve düşüncelerini bir kenara bırakarak ormanda geldiği yere doğru döndü.
"Bu işe yarasa iyi olur..." diye mırıldanırken, acı içindeki bedeninin izin verdiği ölçüde, hızla hareket ediyordu.
Magnec