Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

58. Bölüm Ölümcül Orman

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Gökdoğan, sporları soluyan talihsizlerden biriydi. İlk tepki, boğazından akciğerine doğru ilerleyen keskin yanma hissi oldu. Bu yanan kömürün tozunu solumak gibi bir his veriyordu.

Bu sadece dört ya da beş saniye sürdü ve sonra işler değişmeye başladı. Gökdoğan'ın beklemediği duyular ortaya çıktı.

İçinde bir sevinç hissi kabardı, makul olan her şeyin ötesine geçen bir sevinçti bu. Beyninde başlayıp bulutların arasında süzüldüğünü hissedene kadar vücudunun her tarafına yayıldı. Artık yaralarından dolayı acı hissetmiyor, hatta orada olduklarını bile hatırlamıyordu.

Bu sporlar ağrıyı mı durdurmuştu?

Gökdoğan diğer değişiklikleri de fark etmeye başladı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı ve gözlerinin kenarlarından hızla görüntüler geçti. Kafası kendisine, sanki içinde bulunduğu esrarengiz mutlu ruh halini daha da arttıran bir rüya âlemindeymiş gibi ağır ve karmaşık geliyordu.

Bu sporlar bir tür nörotoksin, doğal halüsinojenik olmalıydı. Kurbanlar, kendilerini coşkulu ve hoşnut hissederlerdi, ama aynı zamanda halüsinasyon görür ve dış dünyaya karşı uyuşmuş olurlardı. Ancak bu yoğun bir şekilde bağımlılık da yaratırdı. Gökdoğan sporları soluduğunda duramadı, daha fazlasını istiyordu. Sarhoş bir adam gibi dengesizce sallanarak, kemiklerine işleyen bir kaşıntıyla ve kafasındaki çınlamayla mücadele ediyordu. Daha fazlasına sahip olmalıydı, uçmaya devam etmeliydi.

Ne yapmalı? Dur bir dakika, kadavra mantarlarının daha bol bol sporu vardı!

Bu düşünce ne kadar cazip olsa da, Gökdoğan tehlikeyi biliyordu. Zihnini boşaltmak için sertçe dilini ısırdı. Ağzıyla burnunu, rüzgâr ve kumdan korunmak amacıyla kullanılan bir bezle kapattı.

Kanlı Kraliçe de sallanmaya başlamıştı, gözleri donuktu. Gökdoğan onun yanına gidip maskesinin ağız deliğini eliyle kapladı. Ona yüksek sesle bağırdı. “Nefes alma. Nefes alma! Sporlar zehirli!”

O, azimli ve inatçı bir kadındı ve Gökdoğan ona seslendiğinde, duyularını çabucak geri kazandı. Öfkeli ve utanmış bir halde, maskesinin ardından ona hırladı. “Bana tekrar dokunursan elini keserim.”

Besbelli ki Kraliçe artık tozdan olumsuz etkilenmiyordu. Gökdoğan rahat bir nefes alıp elini çekti.

Görünüşe göre nörotoksinin etkileri hızlı bir şekilde atılıyordu, ancak yoksunluk semptomları da bir o kadar hızlıydı. Gökdoğan, kemiklerinin üzerinde sürünen yüzlerce karınca varmış gibi hissediyordu, bu çıldırtıcı bir duyguydu.

Neyse ki o ve Kraliçe sadece az miktarda solumuşlardı. Yoldaşlarından birkaçı o kadar şanslı değildi ve çok daha büyük bir doza maruz kalmıştı. Ortaya çıkan halüsinasyonlar onlara balatayı sıyırtmıştı.

"Ah! Ah! Aaaaaahhhhhh!! ”

Bunlardan birkaçı sanki haşlanmışçasına baştan ayağa kırmızıydı, ağızları sudan çıkmış balık gibi hareket ediyordu. Havada, bağımlılıklarını besleyecek kadar spor yoktu, o yüzden gözlerini çaresizce mantar kümesine dikmişlerdi.

Gökdoğan bağırdı. “Çabuk, yakalayın onları!”

Onun sözlerine kulak asılmadı. Savaşçıların çoğu sporları içlerine çekmişti ve etkileriyle savaşıyorlardı. Daha kendileriyle başa çıkamazken, bu üç çılgın bağımlıyı nasıl durdurabilirlerdi ki?

Gökdoğan sadece, bu üç zavallı p*çin mantar ormanına doğru sendeleyerek gidişini izleyebildi. Havlayıp uludular, elbiselerini çıkararak hiçbir zaman kaşıyamayacakları kaşıntılara ulaşmak için kirli tırnaklarıyla derilerini kazıdılar.

Pop! Sllluuurp.

Kendi derilerinden parçalar koparıp şapırtı sesleriyle yere attılar. Deli gibi, görünmez düşmanlardan kaçtılar ve saplantılı histerileriyle kendi üzerlerinde korkunç yaralar açtılar.

Göz açıp kapayıncaya kadar kan nehrine dönmüşlerdi. Mantar ormanının içinden dolaşarak, toprağı hayati sıvılarıyla beslediler, tarlasını eken dikkatli çiftçiler gibi kendi etlerini toprağa ekiyorlardı. Bu korkunç, kanlı gösteri on dakika kadar devam etti. Artık parçalanmış vücutlarını dik tutamayan adamlar mantarların ortasına yığıldılar.

Onların kemikleri üzerinde kalandan daha fazla et ve kan, o alana yayılmıştı. Gökdoğan, az önce tanık olduğu şeyi düşünmemeye çalışıyordu.

S*ktir, demek bu şeytani mantarlar bu şekilde büyümüşler! Ayrıca bu, tüm o bükülmüş kemikleri de açıklıyor! Bu katillerin kendi ölümlerine yürüyüp kendilerini gübre haline getirmeleri… kendi gözlerimle görmesem, işte buna inanmazdım. 

Nihayetinde diğerleri de kendilerine gelip arkadaşlarının başına gelen dehşet verici kaderi görünce, hepsi oradan ayrılmak için can attı. Olabildiğince çabuk kaçtılar, ama yorucu yolculuktan bitap düşmüşlerdi ve mantar sporlarının etkilerini hala daha çekiyorlardı. Dinlenip kendilerine gelmek için nispeten güvenli olduğunu umdukları bir yer buldular.

“Hey Aslan Yürekli, Yeşilarazi İleri Karakolu’na daha ne kadar var?” Gökdoğan, gücünü biraz geri kazanmak için ağzına kurutulmuş tavşan eti parçaları atıp çiğniyordu. “Bugün oraya varabilir miyiz?” diye sordu.

“Çok uzak değil,” diye yanıtladı. “Ama mesele oraya varmak değil; gece olmadan oraya varmak”. Aslan Yürekli, kararmakta olan çevreye gözle görünür bir endişeyle baktı. “Eğer burada geceye kalırsak, bu ekibin yarısı bir sonraki güneşin doğuşunu göremeyecek!”

Avcılar, avlarını karanlıkta yakalamayı tercih ederlerdi.

Çorak arazide, hem hayvanlar hem de yeşillikler seyrekti. Bunun da tabii ki kendi içinde riskleri vardı. Vahada kendilerini içinde buldukları durum farklıydı. Çünkü vaha küçük olduğu halde içeride gizlenmiş yüzlerce kat fazla ifrit vardı. Avcılar gün boyunca kendi inlerinde kalırlardı, fakat gecenin örtüsü inince, orman bin kat daha tehlikeli olurdu.

Gökdoğan’ın morali bozulmuştu ama aynı zamanda meraklıydı. “Aslan Yürekli, senin vahayı iyi tanıdığın belli. Yeşilarazi İleri Karakolu'ndan olmalısın, haklı mıyım?”

"Hayır."

“O zaman niye oraya gidiyorsun?”

Bu kahrolası vahaya getirilmeden önce Gökdoğan, bu soruyu sormayı bile düşünmezdi. O ve Kraliçe'nin maruz kaldığı tüm tehlikelerden sonra ağzını kapalı tutamazdı. Aslan Yürekli'nin, o vahadan olmadığı cevabı onu şaşırttı. Eğer bu doğruysa, bu maceraya atılmalarının ne yararı vardı ki? Vaha, harabeler ve çorak araziden geçmek, kişisel tehlike gösterisinden başka bir şey değildi.

Aslan Yürekli başını kaldırıp Gökdoğan'a baktı. “Kendi işim beni ilgilendirir, senin anlamana gerek yok. Tıpkı sizin neyin peşinde olduğunuz hakkında bir soru sormadığım gibi...”

Gökdoğan cevap karşısında kaşlarını çattı. Bu yaşlı adamda tuhaf bir şeyler vardı!

İnsanın yaptığı her şeyin daima bir sebebi olduğuna inanıyordu. Aslan Yürekli'nin hayatını vahada tekrar tekrar riske atması için bir amacı olmalıydı; o amaç, ölmek için aranıyor olması olsa bile. Ama eğer kendisi itiraf etmezse, Gökdoğan bu konuda ne yapabilirdi ki?

Ayrıca çorak arazi, hiç tereddütsüz onu öldürecek fevtlerle kaplıydı. Orada olmak dışında her olasılık daha iyiydi.

Aslan Yürekli, kılıcını kullanarak doğruldu. “İlerliyoruz.”

Vaha karanlıklaştıkça askerlerin bir kısmı eğreti meşaleler yaptı ve grup, bu ateşlerin ışığı yardımıyla ilerledi. Gün ışığı azaldıkça, çevrelerini gittikçe daha az görebilirlerken, gece boyunca avlanan yaratıklar, sudaki balık gibi hareket edebiliyorlardı.

Kraliçe onların yanında yol alırken aniden durdu. Sert bir fısıltıyla seslendi. “Bir şey duyuyorum!”

Gökdoğan durup odaklandı, daha fazla dikkat kesilebilmek için nefesini tuttu. Gerçekten de ağaçların derinliklerinden, böcek kanatları gibi bir şey duyabiliyordu. Vızıltının sesi yükseldikçe, onlardan bir sürü olduğunu ve gittikçe yakınlaştıklarını anlayabilmişti.

Gökdoğan, sesin tam yerini bulmak için dikkatle dinledi. Sonra, şeytan çıkarıcı asasını çekerek etrafa savurup vurdu! Silahı, sert bir kabuğa çarptı ve bir şey yere düştü. Eski günlerdeki bir çekirgeye benziyordu bu, devasaydı ve yerde çılgınca kıvranıyordu. Tarih kitaplarındaki bir güvercin büyüklüğündeydi, ama çok çirkin bir kafası ve sekiz, uzun kara pençesi vardı. En korkutucu yanı, Gökdoğan’ın bir bakışta zehirle dolu olduğunu anladığı akrep benzeri kuyruğuydu.

“Akrep Çekirgeleri!” Aslan Yürekli de etrafını çeviren sesi duyabiliyordu. “O meşaleleri söndürün, buradan çıkmalıyız!”

Eğreti meşaleler aceleyle yere atılıp söndürüldü. Aslan Yürekli, hiç zaman kaybetmeden başa geçerek onlara rehberlik etmeye başladı.

Gökdoğan karanlıkta dolaşırken, etrafında gezinen her türlü iğrenç böceği görüp duyabiliyordu. Orman aniden onlarla dolmuştu, en az yüz çift kanat kulaklarında vızıldıyordu ve agresifti. İnsanları tespit ettikten sonra peşlerine düştüler.

"Ah!"

Çekirgelerden biri, bir savaşçıya atılıp keskin pençelerini onun yüzüne geçirdi. Kara pençeler ete battığı an, kanlar dökülmeye başlamıştı. Çekirgenin yoldaşlarının bir kısmı, serseriye katılmak için geliyor olsa da, akrep çekirgesi iğrenç kuyruğunu savurup doğruca kurbanının yanağına sapladı. Savaşçı, saniyeler içinde bir balon gibi şişti. Çığlık atamadı, kaçamadı, sadece ağzından beyaz köpükler çıkararak yere yığıldı.

Ondan fazla yaratık, onun üzerine üşüştü. Mücadele etmeyi başardı ancak, bu etçil böceklerin akşam yemeği olmadan önce kısa bir süreliğine...

Gökdoğan dehşetle bakakaldı. Zehri bu kadar güçlü müydü?

Bu canavarların yakınlaşmasına müsaade etmemek için odağını sınırına kadar alçalttı. Neyse ki o hala Kraliçe'ye yakındı, bu yüzden onlardan herhangi biri onun sopasını geçecek olursa Kraliçe onlarla başa çıkabilirdi. Gökdoğan on canı bile olsa, geceyi onsuz çıkaramayacağından emindi.

Acı dolu bir çığlık daha duyuldu. Ekipleri bir kişiyi daha kaybetmişti.

Aslan Yürekli de böyle yaratıklara rastlamayı planlamıyordu. Her yönden geliyorlardı. Bu tehdidin en korkutucu tarafı, küçük bir sıyrığın insanın kaderini mühürlemek için yeterli olmasıydı.

Seçenekleri yoktu. Hayatta kalmak için ellerinden geleni yapmaları gerekiyordu!

Aslan Yürekli havalandı ve diğerleri onu bir dizi örümcek ağı gibi takip etti. Çekirgeler onların peşlerine düştü, ancak beklendiği gibi ağaçları kalın bir şekilde örten yapışkan sülük dallarına yakalandılar. Ne kadar mücadele etseler de kurtulamadılar.

İnsanların soluklanmaya dahi fırsatları olmadı.

Çok sayıda devasa örümcek, ağaçlardaki yuvalarından fırladı. Her biri, bir veya iki metre uzunluğundaydı, sayılamayacak kadar fazlalardı. Vaha, böcek bulutundan, örümcek ve örümcek ağı labirentine dönüşmüştü. Mümkün olduğunu düşündüklerinden daha çabuk, örümceklerin avları mumya gibi sarılıp rüzgârda sallanmaya bırakıldı, ağaçlarda korkunç meyve gibi asılı duruyorlardı.

Thud!

Örümceklerden biri, yapışkan bir örümcek ağı topu tükürerek kaçan insanlardan birini vurdu. Adam hemen sıkışmıştı, ama daha korkunç olanı örümcek ipeğinin niteliğiydi. Bir çeşit aşındırıcı sıvıyla kaplıydı ve değdiği deri ilk önce kırmızıya, sonra da nekrotik bir karaya dönüşüyordu.

Örümcekler, gezginlerin inanabileceğinden daha da yakında cıvıldamaya başlamıştı.

Gökdoğan kendini tutamayıp gecenin karanlığına doğru bağırdı. “Aslan Yürekli, bizi ne biçim s*kik bir cehenneme getirdin böyle?”

“Bu bir kısa yol!” O, bunun girmek istemediği bir kısa yol olduğunu söylemedi, fakat bu riski almasalardı kesinlikle öleceklerdi. Çok sayıda çekirge, ağların içinde çırpınıyordu ve örümcekler de onların peşlerine düşmüştü. Doğuştan düşman olan bu iki taraf, birbirini yok etmeye devam etti.

“İleri karakol tam önümüzde!”