Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

57. Bölüm Çöl Vahası

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Ovaya yürümek, bambaşka bir dünyaya girmek gibiydi. Gökdoğan tek bir yerde bu kadar çok yeşil olabileceğine inanamadı. Ağaçların ne kadar uzun boylu olduğuna ve kaç renk çiçek bulunduğuna şoke olmuştu. Tüm alan, doğal enerjiyle doluydu ve sadece karşısında durmak bile onun içini heyecanla dolduruyordu.

Gökdoğan'ın bildiği en güzel kelimeler, bakmakta olduğu şeyi açıklamaya yetmezdi. Vaha onun ruhunda izlenim bırakan bir harikalar diyarıydı.

Kanlı Kraliçe de yemyeşil manzaraya bakarken şaşkınlığını gizleyemedi. Sert ve tehlikeli çorak arazide böyle güzel bir yerin var olması, Gökdoğan'ı olduğu kadar onu da hayrette bırakmıştı.

Buna ilk kez şahit olan herkes manzara karşısında çok şaşırmıştı.

“Unutmayın, burası bir çorak arazi vahası. Onu hafife alırsanız, çorak araziyi de hafife almış olursunuz!” diye uyardı, Aslan Yürekli. “Size söylüyorum, burası başka her yerden daha fazla hayat gerektiriyor. Bu yeri besleyen ve bu kadar genişletmiş olan şey su değil, kandır.”

Aslan Yürekli, meyve dolu bir ağaca doğru işaret etti. Meyveler yumruk büyüklüğündeydi ve ağaca yoğun bir şekilde serpişmişti, taze kan gibi kırmızı gözüküyorlardı. Hem görünüşleri hem de kokusu nefisti. Aslan Yürekli, çantasını karıştırıp bir parça kurutulmuş et çıkardı ve onu yeşilliğin üzerine doğru fırlattı. Aniden kıvrımlı bir sarmaşık yığını savrulup etleri havada yakaladı. Sarmaşık onu sararak aç bir yılan gibi kıpırdanıp çiğneme sesi gibi bir ses çıkardı.

Diğerleri şok ve dehşetle baktı. Ağaç etçildi!

Aslan Yürekli, devam etmeleri için bir işaret namına elini salladı.

Ormandan geçerlerken, Gökdoğan birbiri ardına inanılmaz manzarayla karşılaşıyordu. Herhangi bir çiçekli bitkinin onu öldürme potansiyeline sahip olduğunu ve en kısa dikkatsizlik anının felaketi getirebileceğini öğrendi. Aslan Yürekli zengin deneyime sahipti ve çalıların içinde saklanan yırtıcıları işaret etti. Onun keskin gözleri, ölümcül bitki örtüsüne karışmaya çalışan peygamberdevelerini yakaladı. Her karşılaşma şok ediciydi, ancak dümende o varken hiçbir tehlike altında değillerdi.

“Bir cennet bulduğumuzu sanmıştım. Onun yerine burası çorak araziden daha tehlikeli çıktı.” Gökdoğan, ayaklarına bakarak yol boyunca dikkatlice adım atarken Kraliçe’ye mırıldandı. “Aslan Yürekli'nin tecrübesi olmasaydı, ne olduğunu anlamadan ölmüş olurduk.”

“Şüpheli değil mi sence?” Sesi, maskesinden dolayı derin ve kabaydı. Fiziksel durumu zamanla düzelmeye devam ediyordu. “Onun bilgi derecesine bakılırsa muhtemelen Yeşilarazi İleri Karakolu’nda bir paralı asker. Sık sık gelip gidiyor gibi görünüyor; ama ne amaçla?”

O bunu söyleyince Gökdoğan onun haklı olduğunu anladı. Garip bir durumdu.

Aslan Yürekli bir paralı askerse, grubundaki diğerlerinin çoğu açıkça değildi. En az üçte ikisi, çölden toplanmış hergelelerdi, o zaman neden onları geri getiriyordu? Gerçekten sadece koruma için miydi? Çoğunlukla küçük gruplar çorak arazilerde daha güvenliydi.

O bir tüccar ya da kazıcıysa, kar elde etmek için dışarı çıkardı. Tüccarlar bazen sigara ve şarap, mühimmat ya da makine satarak çorak arazileri dolaşırlardı… bu ürünler yaygın olarak talep görürdü ve iyi bir gelir getirirlerdi. Ama Aslan Yürekli'nin ekibi bir şeyler satmıyordu. Bu kesinlikle şüpheli bir durumdu.

Çorak arazililer, doğaları gereği günahkârlardı. Gökdoğan ve Kanlı Kraliçe de tetikte olmalıydı!

Kraliçe iyileşiyordu. Hala çok fazla hareket edemiyordu ama ateşten kurtulmuştu. Şimdi gerekirse bir emanetle bağlantı kurmaya yetecek kadar güce sahipti, bu yüzden Aslan Yürekli bile onun için bir tehdit olmazdı. Yolculuk boyunca dövüşmekten kaçınmaya çalışmıştı. Bunun yerine gücünü geri kazanmaya odaklanmış ve kullanması gerekirse diye gücünü saklamıştı.

O anda savaşçılardan biri, diğer bir yoldaşına bakarken yüksek sesle haykırdı. “Ne? Ne zaman bu kadar zayıfladın lan?”

Diğeri ona şaşkınlıkla baktı. “Neden bahsediyorsun sen?  Ne demek 'sıska'? ”

Gökdoğan adamı ölçüp biçip gerçekten bir sorun olduğunu tespit etti. Bu daha önce hantal bir adamdı, hatta biraz da şişmandı. Şimdi savaşçının yağlı parlaklığı tamamen yok olmuş ve beti benzi atmış görünüyordu. Onun görüntüsü garip olmaktan da öteydi.

Neler oluyordu? Adam hasta olmalıydı! Ama ne tür bir hastalık bu kadar hızlı gelişebilirdi ki?

Savaşçı bir şeylerin doğru olmadığını fark etti. Gömleğini yukarı kaldırınca birdenbire herkesin yüzünün rengi soldu. Karnı, beli ve sırtı, kan ve yağ aldıkça titreşen şişkin mahluklarla kaplıydı.

“Bu ne be?!”

“Bu iğrenç bir şey!”

Diğerlerinin şaşkınlık ve tiksintiyle nefesleri kesildi. İçgüdüsel olarak adamdan uzaklaştılar.

Zavallı savaşçı paniklemeye başladı. Bunlarla ne zaman kaplanmıştı? Onları hiç hissetmemişti. Kurtulmak için çaresizce, yaratıkların ona bağlı olduğu yerlere tokat atmaya ve oraları silmeye başladı.

Onlar, çorak araziler tarafından mutasyona uğramış canavarlar olsalar da, sülüklerdi. Çamurlu zeminde ve çakıllarda, yapraklar ve dallar üzerinde saklanırlardı. Beslenmediklerinde ince ve kahverengi dallar gibiydiler, o yüzden onları fark etmeleri zordu. Bir şey yeterince yakınlaştığında, parazitler yapışıp beslenmeye başlardı.

Sadece kan içmiyor, derinin altındaki yağı da yiyorlardı. Onu bitirdikten sonra, sülükler kasları tüketmeye başlar ve konuk farkında olmasın diye sürekli olarak bir uyuşturucu madde salarlardı. Kurban zayıflayana ya da başı dönmeye başladığı zaman ölüm, çoktan kapısını çalmıştı.

“Ellerinle olmaz!” Aslan Yürekli bağırdı. “Onları yakmalısın!”

Diğer herkes, iğrenç otostopçular var mı diye kendilerini ve birbirlerini kontrol ediyordu. Gökdoğan birkaç tane buldu ve onların ne kadar zamandır beslendiğini bilmiyor olsa da, onlar çoktan yuvarlak ve şişmandı. Korkudan soğuk terler dökmeye başladı, ama şükür ki pek fazla değillerdi. Daha kötüsü de olabilirdi.

Gökdoğan şimdiye dek bu şeytan ormanın hiçbir tarafını beğenmemişti.

Onlar hızla sülükle kaynayan zeminden kaçıp damla damla akan su sesinin kulaklarını gıdıkladığı bir yere geldiler. Sesi yeşim bir rüzgâr çanına benzeyen bir ırmak buldular. Bu büyük bir akarsu değildi, ama onların geldiği kavrulmuş ve kurak çorak arazilerde, hazinelerden daha değerli olan bir sığınaktı.

“Sudan uzak durun.” Aslan Yürekli tartışmaya mahal bırakmayan bir şekilde konuştu. “Etrafını dolaşacağız!”

Irmak çekici olsa da Aslan Yürekli, bu zamana kadar sekiz ya da dokuz kez o vadinin tehlikelerini bildiğini onlara göstermişti. Eğer o yaklaşmamaları gerektiğini söylüyorsa diğerleri onu sorgulamayacaktı.

Kıyı boyunca ilerlemeye başladılar. 

Birdenbire yakındaki ağaçlardan garip bir hayvan sesi geldi. Aslan Yürekli, yüzünü sertleştirerek elini kaldırdı. "Durun!" 

Herkes etrafındaki ağaçlar kadar hareketsiz bir şekilde donakaldı. Şimdi hangi yeni dehşet onları bekliyordu?

Gökdoğan dikkatle etrafına bakarken, yeşillikler arasında midesinin üzerinde yatan bir yaratık buldu. Derisi muhteşem bir mavimsi-yeşildi ve parıldayan kaygan bir sıvıyla kaplıydı. Yanakları boğazından gelen havayla şişiyordu. Ayrıntılı desenler sırtının derisi üzerine kazınmıştı ve alt kısmı düz beyazdı. Bu yeni canavar, vahşi bir köpek büyüklüğündeydi ve o garip sesin kaynağıydı.

Eski günlerde buna bir kurbağa denirdi.

Bu yaratık, diğer her şey gibi mutasyona uğramıştı. Büyüklüğüne ek olarak, nemli derisi de zırh gibi pullarla kaplanmıştı.

Savaşçılardan biri ona, tatar yayından bir ok atarak tepki gösterdi.

Thud!

Ok ormana düştü. Ön yarısı, zararsız bir şekilde yere saplanırken arka kısmı çalılıklara girdi ve daha sonra aşındırıcı bir sıvının onu yediğini fark ettiler. Dev kurbağa dilini, onların göremeyeceği kadar hızlı bir şekilde oku havada yakalamak için kullanmıştı.

“Seni lanet olası! Sana onu vurmanı kim söyledi?! ”

Aslan Yürekli, gerizekalı adamı bıçağıyla parçalamamak için kendini zor tuttu. Bir kurbağanın dinamik görüşü son derece uyumluydu ve ne kadar hızlı hareket ettikleri fark etmeksizin hedefleri havada seçebiliyorlardı. Ancak kıpırdamadan kalmaları yine de kurbağaların bir bakıma kör olmasını sağlıyordu ve eğer insan şanslıysa fark edilmeden kurtulabilirdi. Şimdi bu aptal, kurbağaya saldırmışken kurbağa onların nerede olduklarını tahmin edebilirdi.

Vııırak! Vıırrakk, vırakk!

Sesler etrafta dalga gibi gidip geliyordu. Altı veya yedi kadar kurbağa ortaya çıktı, bunlar şu ana kadar etraflarındaki ormanda mükemmel bir şekilde kamufle olmuşlardı. Kımıldamadan ve sessiz dursalardı, onları çevreden ayırt etmenin hiçbir yolu yoktu.

"Yürüyün!"

Aslan Yürekli kurbağanın birine kılıcını geçirip geri çekildi. Bu canavarlar muazzam mesafeleri zıplayabilirlerdi ve avlarına saldırmak için dillerini kullanırlardı. Kaslı dilleri sadece mermi kadar tehlikeli ve hızlı değildi, aynı zamanda güçlü bir toksinle kaplıydı. Biri isabet etti mi kurban uyuşup bilincini kaybederdi.

Neyse ki kurbağalar insanlarla yiyecek olarak ilgilenmiyordu. Suçlular topraklarını terk ettikleri sürece, uzun mesafede onları kovalamazlardı. Aslan Yürekli, kaçışları sırasında üç savaşçısını daha kaybetti ve başka bir yol bulmak zorunda kaldı.

“Eh? Bu da ne?"

Küçülen grup, kurbağanın ölüm tehdidinden kaçtıktan kısa bir süre sonra bir ağaç korusuna geldi. Köklerini batırmış… bir şeyin çürümüş kalıntılarından kırmızı ve mor mantarlar büyümüştü. Bunların en büyüğü, bir adam kadar uzundu ve tepesi bir şemsiye kadar genişti. Göz alıcı güzel bir mücevher gibi parlıyordu.

Bu büyümeler de neydi böyle? Aslan Yürekli bile daha önce hiç böyle bir şey görmemişti.

Vaha, garip ve fantastik şeylerin bitmeyen bir geçit töreniydi, bu yüzden yeni bir şeyle karşılaşmak hiç de nadir değildi. Aslan Yürekli'nin bildiği tek şey, bu tür bitkilerin genellikle ölü mutant yaratıkların ve insanların cesetleri üzerinde büyüdüğüydü. Taze ve nefis görünseler de, bunlar da mı etle besleniyorlardı?

Etle beslenip beslenmedikleri önemli değildi. Ne kadar az gizemli ve bilinmeyen şeyle karşılaşırlarsa o kadar iyiydi.

Seçenekleri yoktu. Aslan Yürekli onları başka bir dolambaçlı yoldan yönlendirmek zorunda kalacaktı.

Diğerleri farklı bir görüş sunmadı. Sadece bir aptal, yere yayılan kemiklere bakıp oradan geçmenin güvenli olduğunu düşünürdü. Kim bile bile başını belaya sokardı ki? Daha uzun bir yol bulmak ölmekten daha iyiydi, kesinlikle!

Kalan otuz kadar kişi, korunun dış halkası boyunca yol almaya başladı.

Aniden, güçlü bir rüzgâr esti ve mantar ormanındaki sporlar hışırdadı. Bir bulut gibi geniş bir alana yayıldılar, bazıları da yolcuların giysilerine ya da tenine geldi. Ne yaptığının farkında olmayan akciğerler birazını da içlerine çekti.

İşte bu fenaydı... hem de çok fena!

Bunu fark ettiklerinde herkesin yüzü değişti. Bu sporların ne olduğunu bilmiyorlardı, ama bildikleri bir şey vardı ki, mantarlardan gelen bir şeyin onlara değmesi kötü bir şey olmalıydı.