Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

14. Bölüm Şifa Tesisi

Çevirmen: Tomato / Editor: Venus

O an, Angela ve Emma da etraflarındaki anormal atmosferi hissetmişlerdi. 

Askerler, Alexander’a muazzam bir saygıyla bakıyorlardı. Geçmişte herkesin içinde gülünen ve Chambord’daki tüm insanlar için bir eğlence aleti olan Kral, şimdi her askerin uğruna hayatını feda edebileceği bir idol haline gelmiş gibi görünüyordu. Adeta tapınma seviyesine çıkan saygı geçmişte, genel olarak yalnızca Lampard’a yöneltilirdi.

‘’Kral Alexander çok yaşa!’’ 

‘’Kral Alexander’a selam dur!’’ 

Fei, Angela’nın hemen önündeyken gayet iyi hissediyordu. Etraflarındaki askerlere, yalnızca kankaların anlayabileceği gülümsemeler yollamıştı. Tüm askerler gülmüş ve son derece istekli bir şekilde kollarını kaldırarak bağırmışlardı. ‘’Kral Alexander çok yaşa!’’ 

O zamanlar her asker, Alexander’ın nişanlısı Angela ile kıyaslandığında bir bok parçasından fazlası olamayacağını düşünüyordu. Angela için üzülüyor ve Alexander’ın onun için yeterli olmadığına inanıyorlardı. Ancak, şimdi o ‘’bok parçası’’ Alexander, onlar için Chambord’daki bu elmas için yeterli olan tek kişiydi.

Angela ve Emma ise, Alexander’ın bulunduğu zamanlarda hiçbir zaman böyle bir atmosferle karşılaşmamışlardı. 

‘’Neler oldu?..’’ İki şık kız, neler olduğunu bir türlü anlayamıyorlardı.

Tam o anda…

‘’Majesteleri, Pierce neredeyse başaramadı…’’

Brook, kralın gardiyanlarının ikinci komutanı, Fei’ye doğru koşturmuştu.

Kral Alexander’ın bir doktor, hatta kilisedeki bir rahip dahi olmadığını biliyor olsa da, Fei’nin bugünkü mükemmel performansından dolayı küçücük bir umudu vardı. Fei’nin, o omuzların altında hala birkaç sır daha saklıyor olduğunu ummuştu. ‘’Tanrım, lütfen! Bize bir mucize daha ver! Sadece, Kral Alexander’dan bir mucize daha!’’

‘’Pierce?’’ 

Fei’nin aklında, bugün iki kuşatma merdivenini yok etmek için hayatını riske atmış olan beyaz saçlı adam belirmişti. O herif harbi bir savaşçıydı, buna hiç şüphe yoktu. Sadece onun gücünden dolayı da değildi bu. Fei, onun düşünce yapısından, uğruna savaştığı şey için hayatını kurban etmek için olan istekliliğinden dolayı da böyle düşünmüştü.

‘’Brook, Angela ve Emma sana emanet, ben gidip bir bakacağım!’’ 

Fei, Angela’nın eline hafifçe dokundu ve ona dikkatli olmasını söyledi. Daha sonra da Emma’ya baktı ve kaşlarını kaldırarak ona, komutanlar da dahil olmak üzere askerlerin üzerindeki yeni etkisini gösterdi. Sonunda, bir asker ona bir Şifa Tesisi’ne gitmesi için gelmişti.

‘’Feh!’’ Emma, Fei’nin alayına daha fazla dayanamamıştı. Tam hızlıca giderken, Fei’ye ‘acı’ bir şekilde geri bakmıştı. 

‘’Brook Amca! Ne oldu? Alexander, öyle görünüyor ki…’’

Aynı soru Angela’ya da aitti aslında. Fei’nin cilveli davranışından dolayı kızarmış olan biri olarak o da cevabı bilmek istiyordu.

Brook gülümsedi ve savaşın en kritik anında, Fei’nin savaşa katılmasıyla neler olduğunu anlattı.

Kral’ın gardiyanlarının ikinci komutanı olarak, Brook, bu iki kıza kendi öz kızları gibi bakmıştı. Aslında, Chambord’daki her bir vatandaş bu iki, olgun ve nazik kızdan hoşlanırdı. Hepsi de Angela o salak kral ile evlenmeye zorlanınca, zavallı kız için oluşmuş adaletsizliği hissetmişti. Ama şimdi, savaşa katılan her bir kişi, sadece Alexander’ın, Angela için uygun olduğunu düşünüyordu. 

Hikayenin tamamını dinlemelerinin ardından, Angela da Emma da şok içinde kalmışlardı.

‘’Bizim salak Alexander’ımız mı gerçekten bu hikayedeki kahraman?’’ Emma, kafasında şüphelere sahipti.

Chambord’un Şifa Tesisi’nde. 

Fei içeri girdiğinde, gerçekten de şaşırmıştı.

‘’Burası harbiden de şifa merkezi değil mi? Bir domuz ağılı gibi görünüyor.’’ demişti kendi kendine.

Soğuk ve nemli bir yerdi burası... Küflü bir koku da, görünüşte terk edilmiş olan bu yerin içinde mevcuttu. Girişte, rüzgar ve yağmuru engellemek için yapılmış bir kapı bile yoktu. Pencereler kayalarla kapatılmıştı, toz ve çamur her yerdeydi. Yerde de sadece saman vardı, ağır yaralı askerler ağlıyor ve inliyordu.

Dört ya da beş tane, siyah ve beyaz kıyafetler giymiş doktorlar bu askerlerin arasında gidip geliyordu. Kesinlikle, etrafta koşuşturan ve ter içinde kalmış bu doktorların sayısında bir sıkıntı vardı.

‘’Majesteleri buyurdu!’’ Fei’yi buraya getiren asker bağırmıştı. 

Hala komada olan ya da baygın olanların dışında, tesisteki herkesin dikkati oraya toplanmıştı.

Kral Alexander’ın cesareti ve gücü, o savaşa katıldıktan sonra buraya getirilen yaralı askerler tarafından baştan başa yayılmıştı. Birçok asker savaş sahnelerini hayal ediyor ve heyecanlanıyordu. Doğal olarak, Fei’yi savaşta görmemiş bazı askerler de epey şüpheciydi. Kralın, bir salakken adeta bir kahramana dönüştüğünü görmek istemişlerdi.

Kral Alexander’ın vardığını gördükten sonra, askerler gerçekten de hevesle dolmuştu.

Bazıları vücutlarındaki yaraları görmezden gelmişti. Kralı görmek amacıyla oturur pozisyona gelmek için mücadele etmiş, yaralarında henüz oluşmuş kabukların kalkmasına neden olmuşlardı. Fei’nin yanında savaşmış bir tanesi, çoşkuyla bağırmıştı: ‘’Kral Alexander çok yaşa!’’ 

Fei, kendisine bu tesise kadar öncülük eden askere teşekkür etmiş ve doğrularak oturmak için mücadele eden askerlere yardım etmeye çalışmıştı…

Ne diyeceğini bilmiyordu.

Burası, kendisinin asil statüsünü göstermesi için kesinlikle yanlış yerdi. Buna; genç, olgun ve yaşlı yüzleri, onların ürkütücü yaralarından akan kanların, vücutlarının altındaki samanlara ulaştığını gördükten sonra karar vermişti…

Bir şeyler, Fei’nin kalbindeki bir şeyleri tetiklemişti.

Dünya’dan gelen, şanlı kahramanın mirasları, önündeki insanlar tarafından tekrar yaşatılıyormuş gibi görünüyordu. Teknik olarak konuşmak gerekirse, bu askerler onu korumak için yaralanmıştı; bazıları sonsuza kadar engelli olarak kalacaktı. Dünya’dan gelen bir insan olarak, Fei, bu gerçeği kabul etmesi için kendisini ikna edemezdi. Eğer mümkün olsaydı, savaşın başından sonuna kadar bu askerlerle birlikte savaşmak isterdi.

İnsanlar her zaman kendileriyle çelişiyormuş gibi görünürdü, Fei de bunun birincil örneğiydi.

O, her zaman ölümden korkmuş bir inekti. Ancak şimdi, o, savaşı ve savaşmayı arzuluyordu! Belki Diablo dünyasındaki sonsuz vahşet ve kan tarafından etkilenmiş, belki de düşmanın baskısından dolayı hayvansı içgüdüleri tetiklenmişti.

‘’Savaşçılarım, Chambord’u korudunuz ve bugünkü zaferimizin şan ve şerefini hak ediyorsunuz!’’ 

Fei’nin kendisini bir konuşmacı olarak düşünmüş olmasına rağmen, o, bu noktada gerçekten de ne söyleyeceğini bilmiyordu. Şifa Tesisi’nde, askerlerin önünde eğildiği anda, bu cümle bir anda ağzından dışarı çıkmıştı.

Bu dünya, sınıflaşma ve hiyerarşi üzerine katı kurallara sahip, feodal ortaçağ Avrupa toplumlarına sahip gibi görünüyordu. Kral’ın düşük sınıf bir askerin önünde eğildiği hiçbir yerde duyulmamıştı, Kral bir salak olsa bile bu değişmezdi. 

Bazen, insan duyguları basit kalırdı. Fei’nin eğilişi, birçok askerin kalbine dokunmuştu. Yeni engel ve sakatlıkları yüzünden kindarlaşan ve şikayet edip duran bazı askerler bile, şu anda aslında onların tam anlamıyla buna değdiğini düşünüyorlardı…

***

Fei yaralı askerlerin çoğunluğunu teselli ettikten sonra, Pierce’nin yanına ulaşmıştı. O komaya girmişti. Düşman, Pierce’nin omzunu bir Rapier ile deldiği anda onun içinde biraz enerji bırakmıştı. Enerji, Pierce’nin vücuduna zarar vermiş ve iç organlarını şok etmişti. Kan bu yaralı bölgeden durmaksızın akıyordu. Genç doktor onu durdurmak için çabalıyor olsa da, bu bir işe yaramıyordu.

Fei şimdi doktorun tedavisini yakından, detaylı bir şekilde gözlemleme fırsatı yakalamıştı.

Ama tam anlamıyla hayal kırıklığına uğramıştı… Chambord’daki doktorlar, Fei’nin hayal ettiği gibi sihirli güçlere sahip değildi. Yalnızca ilk yardım yapabiliyor, yaralı bölgeyi temizleyip ilacı oraya uygulayabiliyorlardı. Tedavilerin etkisi oldukça sınırlıydı. Yaralı askerlerin ölüm ve yaşam arasında nereye gidecekleri, yalnızca onların fiziksel niteliklerine bağlıydı. Eğer şanslılarsa hayatta kalabilirlerdi. Peki ya değillerse? O zaman ellerinden, öylece ölmekten başka hiçbir şey gelmezdi...