Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

99. Bölüm İçime Bir His Doğdu III

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

Cale başkente girmedi, sadece ona en yakın köyde kaldı.

“Ölüm Toprakları ve Kara Elfler.”
“Ne düşünüyorsun?”

Cale’in sorusunu duyan Cage, ona baktı. Çok sıcak olduğundan kendini yelpazeleyip duran Cale, oldukça rahat görünüyordu. Onu gören biri, çay saatinin tadını çıkarmak için geldiğini düşünebilirdi.

“Ne düşünüyorsun derken ne demek istediniz? Elbette, gideceğim.”

Cage de bir o kadar rahattı.

‘Rüyamı hatırlayamadığıma göre, büyük bir şey olacağını sanmıştım.’

Ama Cale’in söyledikleri çok da büyük şeyler değildi.

“Kara Elflerden aldığınız o eşyayı kutsamam gerekecek mi, genç efendi Cale?”
“Evet, başkente ulaşana kadar günde bir kere. O şeye her gün Ölüm Tanrısı’nın kutsamasını vermeni istiyorum.”

Kara Elfler ve Ölüm Tanrısı’nın kutsaması. Cale’in zihni şu anda tamamen karmakarışıktı.

Kara Elfler, Güneş Tanrısı’na karşı zayıfken, Ölüm Tanrısı, Güneş Tanrısı’ndan güçlüydü. Güneş Tanrısı’nın ciddi manada inananı olsa da, bir tanrının gücü inananlarının sayısına bağlı değildi.

“Genç efendi-nim.”
“Evet?”
“Biri Güneş Tanrısı Kilisesinin piskoposunu öldürmeye gidecek mi?”
“Bunu benim yapacağımı sanmıyorsun herhalde?”
“Genç efendi Cale, piskoposla savaşmanız için bir neden yok. Siz zenginsiniz, antik gücünüz var ve daha da önemlisi, iyi bir adamsınız.”

Cale onun çıkarımlarına yanıt vermedi. İyi biri olmanın dışında, Cale gerçekten de Güneş Tanrısı Kilisesi’nin seveceği türden biriydi.

O sırada kapı çaldı. Cale, sesi duyar duymaz ayaklandı.

“Gidelim! Çabuk, gidelim!”

Boğuk ve güçlü bir sesti.

“Cage, seni biriyle tanıştıracağım.”

Cale kapıyı açtı.

“Oh! Misafir mi var?”

Cale’in kilosuna yakın bu kadın, yalnızca bir cübbe giymesine rağmen göz alıcı derecede şıktı. Cale’le iki gün önce tanışmıştı.

“Kendisi grubumdan biri.”
“Oh, öyle mi?”

Cage, Cale’le konuşurken bir resmi, bir samimi konuşan bu kadını inceliyordu. Kadın, Cale’e soru sordu.

“Ona her şeyi anlattın mı?”
“Elbette. Nereye gideceğimizi ve ne getireceğimizi söyledim.”

Kadın bu yanıt karşısında gülümsedi. Demek ki Cage’e her şeyi anlatmıştı. Cale de bu kadınla konuşurken resmi ve resmi olmayan hitaplar arasında gidip geliyordu.

Cage tam bu kadının kim olduğunu merak ederken kadın enerjik bir tavırla ona yürüdü ve elini uzattı.

“Tanıştığıma memnun oldum. İsmim Tasha.”

Canlı, güzel bir kadındı. Cage başını iki yana salladı.

O sırada Cale kapıyı kapadı ve Tasha hemen Cage’in kulağına eğildi.

“Ben Kara Elf’im, bu yolculukta size rehberlik edeceğim.”

İki kadın göz göze geldi.

Tasha ardından Cage’e, tepkisini incelemek istercesine baktı. O anda Cage gülümseyerek kendini tanıttı.

“Memnun oldum Tasha. İsmim Cage, Ölüm Tanrısı’nın aforoz edilmiş rahibesiyim.”

Ölüm Tanrısı kelimeleri, Kara Elf Tasha’nın birden Cale’e dönmesine neden oldu. Cale kafasını iki yana sallayarak Cage’le veliaht prens hakkında konuşmadıklarını ima etti.  

“Yeni bir grup üyemiz olduğuna göre, kutlamaya ne dersiniz?”
“Alkolün var mı?”
“Evet, her türlü içkimiz mevcut.”

Cale birbirleriyle doğal bir şekilde sohbet eden bu iki kadına baktı ve söze girdi.

“Tasha, hadi gidelim.”

Tasha ve Cale göz göze geldi.
Cale’in grubundaki herkes Tasha’nın Kara Elf olduğunu biliyordu. Fakat yalnızca Cale, Raon, On ve Hong onun veliaht prensin teyzesi olduğundan haberdardı.

“Başkentteki ışınlanma ofisini kullanacak mıyız?”

Tasha, Cage’in sorusuna yanıt olarak başını salladı.

“Benim kılık değiştirme büyüm tespit edilebilir. Anlaşılan, taşıt kullanmamız gerek.”
“Ah.”
“Bende kimlik kartı var.”

Tasha kimliğini Cage’e gösterdi.

“İsmim ve yaşım hariç her şey sahte.”

Cage, tuhaf şekilde dürüst olan Tasha’yu tuhaf ama sevimli buldu. Ardından kimliğine baktı.

Tasha, 29 yaşında.

Tasha kıkırdamaya başladı.

“Ah, tabii, yaşımın sonuna bir de 0 eklemek gerekiyor.”

290 yaşında.
Cage, Tasha’ya dönerek sordu.

“Sana unni diyebilir miyim?”
“Seni seveceğimi biliyordum. Yaşımı duyduktan sonra bana nine demeyen üçüncü insansın. Lütfen nasıl istersen öyle seslen, Cage.”
“Tamam, unni.”

Cale kadınları izlerken kollarını çaprazladı. Cage şu anda rahat görünüyordu ancak içmeyi seven, umursamaz bir tipti. Tasha da öyle gibiydi.

‘… Sorun olmamalı herhalde, değil mi?’

Kol kola durmuş ona bakan kadınlara dönerek, “Çok sıcak, hızlı olalım.” dedi.

O anda Raon’un sesini zihninde duydu.

- Yalancı! Zayıf insan, sıcaklık büyüsü sağ olsun hiç de terlemedin! Yapay soğukluk bile uyguladım sana!

Raon haklıydı, Cale kesinlikle yalan söylüyordu. Sonbaharın ortasında, dışarıda oturuyormuş gibi hissediyordu.

- Her neyse, seni görünmez olarak takip edeceğim. Hep yanındayım.

Bu demek oluyordu ki, sıcak bastığında büyü yapmasını isteyebileceği biri olacaktı. Bu klima sahibi olmaktan bile daha iyiydi.

“Caro Krallığı’na gitmemiz gerek sanırım.”

Cale aracına binerek, Breck Krallığı’nın güneyinde ve Morgan İmparatorluğu’nun kuzeybatısındaki Caro Krallığı’na doğru yol almaya başladı.
Veliaht prensin ona verdiği yeni altın plakayı iç cebine koymuştu.

…

Klik. Aracın kapısı minik bir ses çıkararak açıldı.

“Sıcaklığın şakası yok.”

Kuru rüzgar, çöl için özel dikilmiş kıyafetini süpürüp geçti. Güneş batıyordu ama buna rağmen çok sıcaktı.

“Genç efendi-nim, soğuk limonata arzu eder misiniz?”
“Gerek yok. Sen içebilirsin.”

Ron, Beacrox ve On ve Hong’u kucağında tutan Choi Han, Cale’den sonra araçtan indiler.

 “Tasha.”

Tasha, sürücü koltuğundan atladı.
Cale’in grubu şu anda Caro Krallığı’nın batı sınırında, Ölüm Toprakları’nın hemen yanındaki Dubori Bölgesi’ndeki bir köydeydi.

“Ölüm Toprakları Batı kapısının hemen dışında mı?”
“Evet.”

O anda Raon heyecanlı bir tavırla Cale’in zihninde konuştu.

- Çöl! İlk defa çöl görüyorum! Daha önce okumuştum ama bizzat görmek çok farklıymış! İnsan, gerçekten her şeyi şahsen deneyimlemek için yolculuk etmek gerekiyormuş!

Cale irkildi ve Raon’un söylediği korkunç şeyleri duymazdan geldi. Tasha onun irkildiğini görünce yüzünde acı bir gülümsemeyle sordu.

“Garip, değil mi?”
“Sanırım öyle.”

Hiçbir insan Ölüm Toprakları’ndan dönmemişti.
Bu gerçeğin yanı sıra ruh çağıran efsanesi, buraya Ölüm Toprakları ismini vermişti.

Tasha gülümsedi.

“Kimsenin girmek istemediği bir kapı olması tuhaf, değil mi?”

Rosalyn de araçtan inip karşılık verdi.

“Kesinlikle tuhaf.”
“Katılıyorum.”

Cage de aynı şekilde düşünüyordu.
Tasha tam ağzını açmıştı ki Cale, o konuşamadan kale duvarlarını işaret etti.

“Sanırım nedenini biliyorum.”

Cale’in işaret ettiği kale duvarında, pekala, şey, kale duvarı unvanına pek de layık olmayan pejmürde ve eski duvarda, yukarı tırmanmaya çalışan birkaç insan vardı.

“Yakalayın onları!”
“Yakalayın ve gebertin!”

Aaaaah!
Askerler gülerken halkın attığı çığlıklar kulaklarına ulaştı.

“… Neler oluyor?”

Choi Han’ın sorusu üzerine Tasha acı acı gülümsedi. Etrafına baktıktan sonra sessizce yanıt verdi.

“Dubori topraklarının efendisi, vatandaşlarını o kadar yüksek vergiler ödemeye zorluyor ki, böyle çölün yanındaki bir köyde hayatta kalmalarını neredeyse imkansızlaştırıyor. Çölü geçince, nereye gitmek isterlerse gidebilecekleri bir krallık ve deniz var.”

Daha fazla açıklamaya gerek yoktu.
Duvarı tırmanmaya çalışan kişiler fakir köylüler gibi görünüyordu.
Cale söze girdi.

“Kaçanları yakalamak için kapı yaptılar.”
“Ayrıca gizlice sızmaya çalışanları yakalamak için.”

Ölüm Toprakları ve katlanılamaz vergilerden kurtulmak için çöle kaçmaya çalışan insanlar.

“Elbette buna kalkışan çok kişi yok. Ama Dubori ailesi bölgeyi yönettiği sürece ve vergileri yükseltmeye devam ettiği sürece, en az bir tane görebilirsiniz.”

Her zaman iyiden çok, kötü hükümdarlar olurdu.

“Kapıya gidelim.”

Cale, bir kale kapısı için epey küçük olan kapıya yöneldi. Kapıda birçok askerin yanı sıra iki şövalye vardı.

“Sizin için ne yapabiliriz?”

Katı şövalye, Cale’in grubunu süzdü. Saygılı konuşmasının nedeni, karşısındakilerin kıyafetlerinin şık olmasıydı.

Cale onlara yandan bir bakış atıp şövalyeye döndü.
Ölüm Topraklarına kaçmak için duvarı tırmanmaya çalışan iki kişi, şu anda askerlerden ölümüne dayak yiyordu.

“Ahhhh, lütfen canımı bağışlayın!”
“Sizi aptal şerefsizler! Akşam yemeği vakti geldi diye burada olmayacağımızı mı sandınız? Belki yemeğe biraz erken gitsek başaracaktınız! Aptallar!”
“Ö, özür dilerim! Şövalye, çok özür dilerim! Pa, param olmadığı içindi! Ahhh!”

Yumruk, tekme sesleri oraya kadar geliyordu.

“Kapının dışına geçmeye çalışıyoruz.”

Şövalye, Cale’in sakin tavrı karşısında gerildi ancak sonra yüzünde çarpık bir gülüş belirdi. Cale ona altın bir sikke uzattı, şövalye hemen onu cebine atarak kapıdaki askere bağırdı.

“Kapıyı açın.”

Zengin bir soyluya benzeyen adama bakan şövalye, gülümsedi.

“Lütfen sağ salim dönün.”

Bu, Ölüm Toprakları’na yol alan kişilere söylenebilecek en iyi şeydi.

Kapı gıcırdayarak açıldı. Cale, açılan kapıdan içeri bakarken şövalye yine konuştu.

“Sonunuzun, kırmızı kumları daha da boyamak olmaması için dua edeceğim.”

Kendi saçlarından ve günbatımından daha kızıl olan kumlara baktı. Kan damlalarından inşa edilmiş dağlara benziyordu.

“Bunu yaptığından emin olacağım.”

Cale, şövalyeye yanıt verdi.

 “Huh?”

Şövalye, Cale’in attığı şeyi şaşkınlıkla havada yakaladı. Cale, şövalyeye baktı.

“Bırak gitsinler.”
“Ah.”

Şövalyenin yüzünde yine çarpık bir gülümseme belirdi. Dürüst bir şövalye, kapıyı doğru düzgün yetkilendirme olmadan açmazdı. Ancak o, diğer şövalye ve askerlerin hepsi aynıydı.  
Bölge kanunları umurlarında değildi. Kötü hükümdarlar her daim kötü astları yönetirdi.

“Hehe, sanırım siz iyi bir genç efendisiniz.”
“Nedensizce bir şeylere dahil olup duruyorum sadece.”

Cale, zar zor yürüyen iki köylüye baktıktan sonra kapıya yürüdü. Şövalyeye son sözleri şunlardı.

“Sapa sağlam dönersem sana bir altın sikke daha veririm.”
“Kekeke, dört gözle bekliyorum.”

Cale, şövalyenin aslında alay dolu olan saygılı yanıtını işittikten sonra çöle giriş yaptı.

Cııııııııııırd- dank!

Kale kapısı, Cale’e fikrini değiştirme fırsatı bile tanımadan yeniden kapandı.

“Neye bakıyorsunuz?”

Cale, ona bakan gruba şaşkınca sordu. Choi Han’ın suratındaki karmakarışık ifadeyi görmezden geldi. Zaten halihazırda yaptığı şeyden ötürü mutlu değildi, bir de diğer insanların duygularıyla uğraşmak istemiyordu.  

“Tasha, acele et ve bizi oraya götür.”

Başkası olsa Cale’in soğuk ses tonu karşısında çekinebilirdi ama Tasha gülümseyerek onun yanına yürüdü.

“Elbette, elbette. Genç efendi Cale, siz çok iyi birisiniz.”
“İyi biri mi? Hayır, sorumsuzum.”

Cale onun bir şey söylemek üzere olduğunu görünce hemen ekledi.

“Acele et.”
“Ay ay, anladım.”

Tasha, Cale’in önüne geçti.

“Biraz yürüyelim.”

Tasha hemen ileri atıldı. Cale, onun arkasından kumu hafifçe tekmeledi.

Tap. Cale’in bedeni de tekmeyle ileri fırladı.

Choi Han, kollarında kedilerle Cale’in hemen arkasındaydı. Aynı sırada Rosalyn de kendisine ve Cage’e hız büyüsü uygulamış, onları takip ediyorlardı.

“Baba, seni desteklememe gerek var mı?”
“Saçmalık. Baban eskisi gibi çevik.”

Ron ve Beacrox en son harekete geçenlerdi. Ron, Choi Han kadar hızlıydı ve çölde diğer herkesten daha kolay hareket ediyordu.

“Akşam akşam koşmak komik değil mi? Hahaha! Kapıdan olabildiğince uzaklaşalım!”

Tasha koşmaya devam ederken bağırdı. Cale, büyülenmiş bir şekilde onun koşuşunu izliyordu. Ne büyüyle ne de fiziksel güçle konuşuyordu.

‘Elementsel.’

Kara Elfler, doğanın kanunlarına uygun yaşayan karanlık yaratıklardı. Elf oldukları için hala elementleri idare edebilirlerdi. Bu nedenle karanlık yönlerine rağmen kendilerine doğanın yaratıkları diyorlardı.

Pssh. Pssh.

Cale’in ekibinin hareketleriyle kum kalkıyordu. Cale, gerçekten kana benzeyen kızıl kumlar karşısında hayrete düşmüştü.

Grup, Tasha’nın arkasında bir süre daha ilerledi. Tasha nihayet kale kapısından epey uzaklaştıktan sonra durdu.

Günbatımına bakarken gruba, “Lütfen manzaraya bakın.” dedi.

‘Bu manzaraya mı?’

Tasha’nın sözleri karşısında kafası karışan Cale, güneşin battığını gördü. 

“Vay.”

Miyaaavvv!
Mev!

Herkes büyülenmişti.

Güneş battığında kumlar, ufuktan itibaren siyaha döndü. Gerçekten izlemek harikaydı.

“Gerçekten açıklanamaz bir şey.”

Siyah kumlar parıldıyordu.

- Benimle aynı renkte! Kumlar tıpkı benim gibi güzel ve yakışıklı!

Raon da heyecanlıydı.
Ardından Cale söze girdi.

“Gece, toprağa inmiş gibi.”
“Doğru.”

Tasha gülümsedi.

“Eğer gece yeryüzüne inseydi, yeryüzü nereye giderdi?”

O anda soğuk bir rüzgar esti.

Kumlar rüzgarla uçuşuyor, bir sürü kumul oluşturuyordu.

Cale, Tasha’nın sorduğu şeyi anlamıştı. Rüzgarla hareket eden siyah kumları izlerken cevap verdi.

“Gece yeryüzüne inseydi.”

Cale, Tasha’ya baktı.

“O zaman Kara Elfler gecenin altına gitmeliydi.”
“Doğru.”

Tasha taktığı kolyeyi çıkardı ve yere attı.

 “Ah.”

Rosalyn derin bir nefes verdi. Tasha’nın görünümü hızla değişti: Siyah cildi, siyah kumlar kadar parlıyordu, siyah göz bebekleri ve siyah saçları vardı. Adeta kara bir elmasın vücut bulmuş haliydi.

Şimdiye dek kıtanın sıradan bir vatandaşı gibi görünen Tasha, gerçek görünümüne büründü ve bağırdı.

“Sizi Kara Elf Şehri’ne götüreceğim.”

Elementsel kumu daha da hızlandırırken elindeki rüzgar dönmeye başladı.

Gözlerden uzak, çölün tam ortasındaydılar.

Az önce bir kumulun olduğu yerde geniş bir kapı belirdi. Tasha tüm gücünü kullanarak yuvarlak kapıyı itti.

“Yer altı.”

Rosalyn hayretler içindeydi.
Eğer gece yeryüzüne inerse, yeryüzünün daha aşağılara inmesi gerekirdi.

“İlk ben gideceğim. Giren son kişi lütfen kapıyı kapatabilir mi?”

Tasha boşluktan atladı.

“En son ben kapatırım.”

Cale, Choi Han’ın sözlerini duyunca ilerledi. Boşluk o kadar karanlıktı ki hiçbir şey görünmüyordu.

‘Ölüme atlamıyorumdur herhalde, değil mi?..’

- İnsan, haydi!

‘Raon yanımda olduğuna göre sorun yaşamamalıyım.’

Cale, onu inceleyen gruba baktıktan sonra atladı.

 “Oh.”

Cale’in hoşuna gitmişti.

Bu bir kaydıraktı. Sırtında bir şeyler olduğunu hissedebiliyordu. Kaydıraktan inerken Raon ona yapışmıştı.

- İnsan, çok eğlenceli! Bir daha yapmak istiyorum!

Cale dipsiz gibi hissettiren boşlukta kaymaya devam ediyordu. Nihayet ışığı gördü, çok, çok parlaktı.

Poof.

Cale yumuşak pamuk yığınına indi. Kara Elf Şehri karşısındaydı.

Geniş sütunlarla desteklenen tavanda asılı bir sürü parlak ışık vardı.

Su ve ağaçlar gibi doğal elementlerle dolu güzel yer altı şehri, Cale’in gözleri önündeydi.

Biri onu kaldırmak için elini uzattı. Tasha.

“Ölüm Şehrine hoş geldiniz.”

‘Ölüm Şehri.’

Cale elini tutup ayağa kalktı.

“Güzelmiş.”

Tasha bu yanıt karşısında gülümsedi.

Çevirmen notu
Alberu Kara Elf Köyü demişti ancak buradan itibaren yazar/çevirmen sanırım değişiklik yapmış. Artık Kara Elf Şehri. Sevgiler.