Elinize sağlık
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
72. Bölüm Planlanandan Farklı IV
Cale, Toonka’nın ifadesindeki değişimi fark edebiliyordu. Birkaç kez şaşkın şaşkın göz kırptıktan sonra yaşananları anımsayarak kaşlarını çattı.
“Kaybettim.”
Ancak, konuştuğu sırada sakindi. Cale konuşmaya devam etti.
“Yine de savaşçıların dövüşüydü.”
Toonka, Cale’e boş boş baktı, ardından gülümsemeye başladı. Yüzündeki bu ifadeyle son derece çirkin görünüyordu. Zaten normalde de orka benzeyen suratı, dayağın ardından mutant bir troll’ün suratına dönmüştü. Mavi çürüklerle doluydu.
Cale bu çirkin surata daha fazla bakmak istemeyerek döndü. Tam o esnada Toonka konuşmaya başladı. Pelia’yla konuşuyordu.
“Bugün yeni bir savaşçı ortaya çıktı!”
Cale, Toonka’nın yüksek sesinin ardından askerlerin yaklaştığını görebiliyordu. İnsanların suratında beklenti dolu ifadeler vardı. Bayıldığı için liderlerini küçük görüyor veya Choi Han liderlerini yendiği için ona kin besliyor gibi durmuyorlardı.
Savaşçı.
O aptal büyücülerle kıyaslanamayacak kadar havalı bir unvandı bu. Böylesi bir unvanı hak eden biri çıkmıştı!
“Bu akşam kutlama yapacağız! Hazırlanın!”
Boom. Boom. Boom.
Vatandaşlar yine ayaklarıyla yere vurmaya başladı. Aynı anda, Choi Han’a da Toonka’ya da tezahüratlar ediyorlardı. Böyle davrandıkları için bu kişilere barbar diye seslenilse de Cale’in umurunda değildi.
Elbette Toonka’nın kaybından ötürü moral bozukluğu yaşayan birtakım askerler ve Cale’in grubuna kin duyan yüksek rütbeli birkaç kişi elbette olacaktı.
“Umurumda değil.”
Cale, yalnızca alması gerekeni alacaktı. Toonka’nın, arkasında Choi Han’la konuştuğunu işitti.
“Savaşçı! Bir dahakine seni öldüreceğim! Muhahahaha!”
Cale Choi Han’ın somurttuğunu gördü. Choi Han romanda Toonka’dan içten içe tiksiniyordu. Ardından, Toonka onunla konuştu.
“Anlaşmamıza uyarak çok daha azını yok ettim!”
Bu, Sihir Kulesi’ne gidecekleri anlamına geliyordu.
Cale az önceki yerine çıktı, Billos’un omuzuna hafifçe vurdu.
“Billos.”
“Evet efendim.”
“Diğerlerini üssün dışından getir.”
Billos’un kafası karışmış gibiydi ancak kabul ettikten sonra birini işaret etti.
“Elbette. Ama ilk önce tanıtmam gereken biri var.”
Cale onun gösterdiği yere baktı. Saçları ve gözleri kahverengi olan, son derece sıradan bir yüz. Aşırı ortalama bir tipti, ancak o kadar ortalama olması onu benzersiz kılıyordu.
“Genç efendi-nim, bu Şef Harol-nim. Tüm ihtilafı yöneten Yüce Şef.”
Harol. Büyücü olmayan ihtilafın önemli bir üyesiydi.
“Tanıştığıma memnun oldum genç efendi Cale-nim. İsmim Harol.”
Whipper Krallığı’ndaki işçilerin soy ismi yoktu. Cale, elini Harol’a uzattı.
“Memnun oldum. Ben Cale.”
Harol, temkinli bir tavırla başını iki yana salladıktan sonra fısıldadı.
“Sanırım, liderimiz Toonka-nim’in Sihir Kulesi’ni satacağını söylediği kişi sizsiniz.”
Cale bir şey söylemedi, yalnızca Harol’un elini bırakırken gülümsedi.
Harol ne stratejik biriydi ne de güçlüydü. Ayrıca, benzersiz yeteneklere de sahip değildi. Büyük bir bilim insanıydı fakat diğer şeflere kıyasla yetersizdi.
Fakat, büyücü olmayan ihtilafın üyelerini bulan kişi oydu.
Büyücüler, büyü yeteneklerinden ötürü kendilerini sıradan halktan üstün görürdü. Harol, insanları bu zorbalıktan kurtarma fikrini ortaya atmıştı. Onlara göre, Harol kahramandı.
İnsanlar, bu denli sıradan olduğu için onun peşinden gitmişti. Toonka ve Harol, bu birleşim Whipper Krallığı vatandaşları için umut kaynağıydı.
“Sizinle tanışmak benim için bir şeref. Sanırım şu andan itibaren tartışacağımız çok şey var.”
Büyücü olmayan ihtilafın paraya ihtiyacı vardı. Harol muhtemelen Cale’den alabildiği kadar para almak istiyordu. O sırada Cale, Raon’un sesini işitti.
Bu ejderhanın gözü cidden açıktı. Cale, Harol’a nazikçe yanıt verdi.
“Ben de öyle tahmin ediyorum.”
Adaletsiz bir iş. Bu ticaret işi, Toonka’dan değil Harol’dan başlıyordu.
***
Cale, Sihir Kulesi’nin önünde duruyordu, yukarı doğru baktı.
Yirmi katlı Sihir Kulesi, tüm kıtanın en uzun ikinci binasıydı. En uzun bina, İmparatorluğun Simya Çanı Kulesi’ydi.
‘Beklediğimden çok daha iyi.’
Toonka, Sihir Kulesi’ni Cale’in beklediğinden daha az zarara uğratmıştı. Yalnızca yıkık dökük birkaç dış duvar vardı. Buna karşılık, pencereler ve içerisi berbat haldeydi.
‘Sihir Kulesi bundan ibaret değil.’
Cale, Toonka’ya döndü.
“Sen de geliyor musun?”
Bu soru onun kaşlarını çatmasına neden oldu.
“Deli mi sandın sen beni? Neden o kadar pis bir yere gideyim?”
Pis yer. Toonka, tüm Batı Kıtası tarafından tanınan bu meşhur binaya “pis yer” demişti. Onun için pisti çünkü içi halkın kanı, teri, göz yaşıyla yıkanmıştı.
“Harol sana rehberlik edecek.”
Toonka, Beacrox’a, Hilsman’a, Kurt çocuklara ve Lock’a yan yan bakmadan önce bunları söyledi. Çünkü onlardan da güç kokusu alıyordu. Ayrıca, Cale’in kollarındaki iyi kedi yavrusuna da bakmıştı.
Ardından, Rosalyn’le konuşan Choi Han’a döndü ve soğukkanlı bir tavırla ekledi.
“Gerçekten enteresan birisin çünkü zayıfsın.”
Cale onu doğal olarak duymazdan gelse de Toonka devam etti.
“Tuhaf bir şekilde güçlü görünen bir cılız.”
Ama Toonka daha fazla bir şey söylemedi. Çünkü Choi Han ona dik dik bakmaya başlamıştı. Choi Han’a karşılık parlak bir şekilde gülümsedi ve yanına yaklaştı.
“Ne? Yine mi dövüşmek istiyorsun?”
Choi Han iç çekti ve başını çevirdi. Cale, Toonka ve Choi Han’ın iletişimini inceleyip, Billos ve Harol’un tartışmasına bir göz attı. Ardından kollarındaki kedicikleri severken sessizce bir şarkı mırıldanmaya başladı.
“Haydi fare yakalayalım, fareyi yakalayalım… kaç fare var?”
On, ön patisiyle Cale’in koluna dokundu.
Tap.
Ve ona bir kez vurdu.
Cale devam etti.
“Yine de ona zarar verme. Hayat değerlidir.”
Hong homurdandı, ardından ön patisini kaldırdı.
Tap. Tap.
İki kez vurduktan sonra kuyruk sallamaya başladı. On, Cale ve Hong’un yüzlerindeki gülümsemeyi görünce başını salladı. İkilinin suratlarındaki haince gülümsemeler, zaman geçtikçe daha da birbirine benziyordu.
Ancak On’un kuyruğu da sallanmaya başlamıştı.
O sırada Cale’in kafasında sinsi bir ses yankılandı.
- Ben de seninle gelmeli miyim, insan?
Raon, Cale’den onay istese de onlarla gitmeyi kesinlikle istiyordu. Cale, başını iki yana salladı. Sanki kedilerle konuşur gibi sessizce fısıldadı.
“Benimle başka bir şey yakalamalısın.”
Yavru kediler ve Kara Ejderha, Cale’in “başka bir şey” derkenki ifadesini gördüklerinde çenelerini kapadılar. Kulağa eğlenceli geliyordu.
Harol ve Toonka, çok geçmeden Cale’in yanına geldiler. Toonka samimiyetle Harol’u işaret etti. “Şefimiz sana kılavuzluk edecek. Pelia da sizinle gelecek.”
Pelia, Harol’un koruması olacaktı. Cale başını salladı.
“Kuledeki büyücü cesetlerini temizlediniz mi?”
“Birkaç tane bıraktım.”
Cale bunun böyle olacağını biliyordu, duygusuz bir suratla bakmaya devam etti. O sırada Raon:
- Sanırım sen sadece deniz kızı cesetlerinden korkuyorsun. Merak etme, deniz kızlarının seni rahatsız etmesine izin vermeyeceğim.
‘… deniz kızlarından da korkmuyorum.’
Ancak Cale, bunu sesli olarak ifade etmedi çünkü ileride hiçbir deniz kızıyla karşılaşmamalıydı.
Toonka, onun sakin tavırlarını inceledikten sonra konuştu.
“O piçlerin ruhunun teselli edilmesine gerek yok.”
Ruh tesellisi derken “ölü yakma”yı kastediyordu.
Vatandaşlar, büyücü cesetlerini mümkün oldukça yakmışlardı. Elbette başları yerde yuvarlanan birkaç ceset de vardı ama en sonunda onlar da yakılacaktı.
Fakat, arkalarında bıraktıkları cesetlerin yakılmamasının bir nedeni olmalıydı.
‘Muhtemelen vatandaşların çoğunu onlar öldürdü.’
Büyülü cihazları ilerletmek için en çok ne gerekir?
Deneyler.
Ne üzerinde deney yapılır?
Halk.
Gizli gizli insanlar üzerinde deney yapan çok sayıda büyücü vardı.
“Krallıkta hiç büyücü kalmadığında onlardan kurtulmayı planlıyorum. Geride bir iz bile kalmayacak.”
Toonka, her zamanki halinin aksine kendi kendine mırıldandı. Fakat Cale onun sözlerine pek de önem vermedi.
Kuledeki tüm büyücüler ölmüş olsa da Whipper Krallığı’ndaki büyücülerin tamamı ölmüş değildi.
‘Sihir Kulesi büyücülerinin hepsi büyücü ihtilafının bir parçası.’
Hem hiyerarşiye uyan hem de açgözlü kişilerdi. Bir kulenin doğal olarak en üst ve en alt katı olurdu. En üstteki kişiler, aşağılarındaki insanlara yukarıdan bakmayı severdi.
Ancak, güçten ve açgözlülükten oldukça uzak duran birkaç büyücü de vardı. Politikada ya da herhangi bir güç unsurunda yer almamayı seçmişlerdi. Onlar şu anda saklanıyor, Whipper Krallığı’ndan kaçmanın biy yolunu ararken bir yandan da nereye gideceklerini saptamaya çalışıyorlardı.
Veliaht Prens Alberu Crossman, onların kalkanı olacaktı. Alberu, sadece büyü araştırmalarına ilgi duyan büyücüleri kanatları altına toplayacaktı.
Cale, Toonka’ya döndü.
“Girebilir miyim?”
Cale iki yavru kediyi yere bıraktı. Giriş kapısı açık kaldığı sürece onlar da sinsice kendi araştırmalarını yapabilirdi.
Beacrox ve Choi Han, Cale’in arkasında duruyordu. Beacrox’u orada görmek Cale’in kafasının karışmasına neden oldu. Bununla birlikte Beacrox hala Toonka’nın hırpalanmış, çürükler içindeki suratına iğrenerek bakıyordu.
“Harol.”
“Evet, lider-nim. Genç efendi Cale-nim, size kılavuzluk edeceğim.”
Gıccrttt.
Sihir Kulesi’nin kapısı açılırken Cale suratını astı. Ona bakan Toonka ve Harol’la konuşurken tavırları çok doğaldı.
“Çürük kokusu çok yoğun.”
Sihir Kulesi’nin ilk katı. Kapı açılır açılmaz Cale, Sihir Kulesi’nin efendisini temsil eden altın renkli cübbeli cesedi ve parçalanmış cihazlardan arta kalanları gördü. Tüm bunlara sebep olan delirmiş insanlarla konuşurken tiksiniyordu.
“Kapıyı açık bırakın da havalansın. Bu kokuya dayanamayacağım.”
Ardından Toonka’ya, “Ve cesetlerin üstünü kapat. Cılızın teki olduğumdan cesetlere uzun uzadıya bakmaya dayanamıyorum.”
Toonka homurdansa da kapıda koruma olarak bekleyen bir askere eliyle işaret etti. Cale, solgun ama sakin Rosalyn’e baktı, onu ve diğerlerini arkasında bırakıp Sihir Kulesi’ne girdi.
Choi Han, arkasında Beacrox ile hızla önüne dikildi.
“Size kat kat rehberlik edeyim mi?”
“Şef Harol.”
“Evet?”
“En üst kat.”
Başka bir yere bakmaya gerek yoktu.
“... En üst kat?”
"En zirveden aşağıya bakmak nasıl bir his merak ediyorum. Efendi’nin odası. Oraya gidelim.”
“Anladım.”
Asansöre bindiler, Sihir Kulesi’nde hala çalışan tek cihaz buydu. Onları hemen yirminci kata çıkaracaktı.
“Bir şekilde bunu bozmamayı başarmışsın.”
“İhtiyacımız olursa diye.”
Harol nazikçe yanıt verse de Cale homurtusunu bastırmak zorunda kalmıştı.
Oooooong.
Sihir Kulesi’nde kalan son büyülü cihaz hafifçe titreşerek harekete geçti. Cale ve grubunun üzerinde durdukları zemin yavaşça yukarı çıkmaya başladı. Nihayet Sihir Kulesi’nin en üst katına çıktılar.
Cale, kattaki tek kapıya baktı.
“Burası efendi’nin odası mı?”
“Evet. Ah, genç efendi-nim?”
Cale, Harol’un çağrısına cevap vermeden yürümeye başladı.
Diğerleri de hemen peşinden ilerledi. Cale kapıya geldi ve tokmağı çevirdi.
Klik.
Kapı açıldı ve efendinin odasını gözler önüne serdi.
“Ne dağınık.”
Cale’in açık sözlü değerlendirmesini herkes duymuştu.
Önlerinde açılan oda, tüm bir kat kadar genişti. Ve kesinlikle dağınıktı.
Odadaki her şey paramparça edilmişti. Her yerde kan vardı. Sanki birileri bilerek odanın her yerine kan sıçratmış gibi duruyordu.
“Gerçekten karmakarışık halde. Şef Harol, oradaki pencereye gidebilir miyim?”
Efendi’nin odasındaki tek sembol. Odada paramparça edilmeden kalmış tek şey, büyük penceredeki manzaraydı.
“Elbette. İzin verin yolu göstereyim.”
“Sessizce düşünmek istiyorum. Yalnız girebilir miyim?”
“… Biraz…”
Harol’un bu kadar rahatsız olduğunu görünce Choi Han efendinin odasından çıktı ve asansörün önünde beklemeye başladı.
“Burada olacağım.”
Beacrox da gitti ve Choi Han’ın yanında beklemeye başladı. O kadar pis ve karmaşık bir yere girmek zorunda kalmadığı için müteşekkir gibiydi. Ancak, Pelia hala rahatsızdı. Buna rağmen Harol kararını verdi.
“Pelia-nim, ben Cale-nim’e oraya kadar eşlik edeceğim. Benimle oraya beş dakikalığına girmek yeterli olur mu, genç efendi-nim?”
“Elbette. Kapı açık kalsın. Bu şekilde içi rahat eder.”
“Çok teşekkürler.”
Cale, Pelia’nın teşekkürüne karşılık gülümsemekle yetindi.
Efendi’nin odasında iki kapılı bir giriş vardı. Cale odaya girerken birini açık tuttular. Yirminci kat. Efendi’nin odası, tüm katı mesken tutmuşçasına genişti.
Bu yüzden odanın köşesindeki pencereye gittiklerinde, çoğu Cale’in sesini duyamadı.
‘Choi Han belki duyabilir ama duysa da fark etmez.”
Cale yıkık dökük eşyaların yanından geçti. Masalar, sandalyeler, kitaplar, halılar, her şey çöptü artık.
Cale, kapıdan uzaktaki pencerede durdu ve, “Her şeyi kırdınız mı?” diye sordu.
Harol ona öz güvenli bir tavırla yanıt verdi.
“Elbette. Burası, kulenin en berbat insanının odası. Manadan yapılma bir canavarın odası.”
Manadan yapılma bir canavar. Bu, savaşçıların büyücülerden bahsederken kullandığı bir terimdi.
- Yalancıya bak.
Raon, inançsızlıkla huysuzlanıyordu fakat Cale umursamadı. Aksine, Harol’un kulağına fısıldamaya başladı. Hiç kimsenin haberdar olmadığı, Harol’la ilgili bir sırdan bahsetti.
“Böyle diyorsun ama sen de bir büyücüsün.”
Manayı hissedebiliyordu ancak kalbi manaya karşı koyuyordu. Büyücü ve büyü dirençli birinin melez çocuğuydu. Tüm mana kullanıcıları arasından en şanssızıydı.
Doğumlarla ilgili sırlar bu dünyada çok yaygın bir şeydi.
“Şef Harol, hayır.”
Cale elini, suratı kireç gibi olmuş Harol’un omuzuna koydu ve seslendi.
“Harol Kodiang.”
Akıllı birinin delirmesinin ne denli korkutucu olduğunu betimleyen deyimler, kesinlikle Harol Kodiang’tan bahsediyordu.
“Babanın tüm izlerini silmek istemiyor musun?”
Sihir Kulesi’nin efendisi Pister Kodiang, Harol’dan habersizdi. Ondan habersiz dünyaya gelmiş bir çocuktu bu. Manadan yapılma bir canavarın yarattığı gerçek bir canavar.
“Nereden biliyorsun?”
Cale, ona soru soran bu canavara nazikçe yanıt verirken suratında acı bir gülümseme vardı.
“Bırak da önce senin yanıtını duyayım.”
Sihir Kulesi’ni nasıl alacağına benzer şeyler söylemesine gerek yoktu. Aksine, Cale, Harol’un arzu ettiğini bildiği bir şeyden bahsetti.
“Senin için bu Sihir Kulesi’nden kurtulacağım. Ne düşünüyorsun?”
Magnec