Raon Miru sonunda bir isme sahip çok tatlı :) Anlamı da çok güzel haha...
Balinalar da geldi hadi bakalım.
Choi Han bir kez daha söyleyeyim seni özlemişim yav
Bu arada Cale'in ailesine bayılıyorum üvey annesi babası kardeşleri hepsi mi harika olur ya genelde üvey anneler kötü olurdu ama bu kadın tam bir patron ahah. Babası da çok seviyor oğlunu kardeşleri zaten Cale'in yanında olacakları belli :)
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
67. Bölüm Böyle Olmaması Lazımdı IV
Bu tuhaf his Cale yemek masasına gelene dek sürdü. Söylediği tek şey, şu cümleden ibaretti: “Bir süreliğine Whipper Krallığı’nı ziyaret edeceğim.”
Kleng.
Küçük kız kardeşi, yedi yaşındaki Lily’nin elindeki kaşık yere düştü. Cale sesi duyunca Lily’e baktı ve kızın soluk suratıyla, titreyen dudaklarıyla karşılaştı.
“Öğretmenim dedi ki.”
Lily, mırıldanırken yere eğilip kaşığı kaldırmayı düşünmüyordu bile.
“Whipper Krallığı şu anda korkunç bir yermiş, her gün insanlar ölüyormuş. Soyluların saklanması gerekiyormuş ve lezzetli yemekler bulmak bile çok zormuş! Huzurlu bir uyku bile uyunamazmış! Öğretmenim işte bunları söyledi!”
Konuşmaya devam ettikçe duyguları da güçleniyor gibiydi. Ardından kaşlarını çatarak Cale’e bakmaya başladı.
“Bunu yapmana izin yok.”
Kont Deruth Lily’i bölerek sert bir yanıt verdi. Cale, Kont Deruth’a şaşkınlıkla baktı. Veliaht prens, Whipper Krallığı’na yapacakları yolculuk süresince ona destek sözü vermişti, bu nedenle güvenle ve sezdirmeden oraya ulaşabilirdi.
‘Ailene benim işimi yaptığını söyleriz. Büyücülerden ya da Sihirli Kule’den ya da bu tarz şeylerden bahsetmene gerek yok, tamam mı?’
‘Elbette. En iyisi gizli tutmak. Ayrıca seyahatlerimi yalnızca ailem ve Ubarr bölgesi lordu bilsin istiyorum.’
‘Doğal olarak. Hepsini hazırlarım.’
Veliaht Prens Alberu, hemen Kont Deruth’u, Cale’e verdiği gizli görev hakkında bilgilendirmişti.
“Baba, bu majesteleri veliaht prensten gelen bir emir.”
“Fark etmez.”
Babacan ve sıradan görünümlü Kont Deruth’un yüzü şimdi son derece asıktı. Cale, zaman donmuş gibi kaskatı duran Basen’e baktı. Ardından sakin görünen tek kişi olan Violan’a döndü. Göz göze geldikleri gibi doğal bir tavırla sordu.
“Bu senin kendi kararın mı?”
“Evet. Gitmek istiyorum.”
“Cale.”
“Efendim?”
Violan kaşığını bırakıp konuşmaya devam etti.
“Oranın tehlikeli olduğunu biliyor musun?”
“Evet.”
Cale umursamazca kabul etti. Ancak Choi Han, Kara Ejderha, Rosalyn ve Lock’la birlikteyken sorun çıkmayacaktı. Ve hatta Hilsman ve on Kurt Çocuk da tutkulu bir şekilde gelmek istiyordu, bu yüzden tehlikede olacağı konusunda hiç endişesi yoktu.
“Cale, tek bir şeyi unutma. Hep senin için endişeleniyorum oğlum. Hepimiz öyle.”
Violan’ın bakışları birdenbire keskinleşti.
“Bu krallığı biraz bile umursamıyoruz.”
“Öhöm, Violan, ailemizin güvende olması için krallığımızı da güvende tutmalıyız tabii.”
Deruth kaşlarını çatmayı kesti ve yalandan öksürmeye başladı. Ama Violan onu görmezden gelerek devam etti.
“Bu senin kararın mı?”
Violan, sorusunu tekrarladı ve Cale hemen yanıt verdi.
“Ben bir Altın Kaplumbağayım.”
Kont Deruth, yakın zamanda oğluna söylediklerini hatırladı.
‘Güçlü kabuğumuzla her şeyi koruruz. Fakat, en önemli şey kendimizi korumaktır.’
Sakin ve rahat görünen oğluna baktı.
“Benim için en önemli şey, sağlam kabuğumla kendimi korumak.”
Cale’in yanıtı buydu.
“Ne de olsa ben bir Henituse’yim.”
Elbette Cale önce kendi güvenliğini düşünecekti. Savaş meydanına, ancak kazanacağından kesinlikle emin olursa girerdi ve savaş meydanındaki en güçlü kişiyi yanına alırsa.
“Endişelenmenize gerek yok.”
Sesi son derece keskindi ve gözleri öz güvenle doluydu. Kontes Violan gülümsedi.
“Pekala, anladım. Ama endişelenmeden durabileceğimi sanmıyorum. Ebeveyn olmak böyle bir şey.”
Gerçekten endişe edecek bir şey olmasa da Cale yine de başını salladı. Kont Deruth çenesini kapalı tuttu ve yemeğine devam etti. Cale’e gidemeyeceğini söylemediğine bakılırsa, o da kabul etmişti.
“Bize emrettikleri her şeyi yapacağımızı düşünüyorlar çünkü bir süredir geri duruyoruz.”
Kont Deruth kendi kendine mırıldanırken ağzındaki eti de kabaca çiğniyordu. Ancak artık karşıt fikirler gelmediğinden Cale de huzurla yemeğine devam etti.
Yemeğine o kadar odaklanmıştı ki sonradan olan şeyi fark etmedi.
Kont Deruth ve Kontes Violan birbirine garip şekilde bakıyorlardı. Cale ayrıca yemekten sonra Kont Deruth’un kahyaya, veliaht prens ve Whipper Krallığı’yla alakalı her türlü bilgiyi, bedeli ne olursa olsun toplama emrini verdiğini de bilmiyordu.
Cale yemeğini bitirince yemek salonundan ayrıldı. Birinin arkasından aceleyle koştuğunu duydu ki bu soylulara yakışmayan bir hareketti.
“Basen?”
Cale’in peşinden gelenler Lily ve Basen’di.
“…Hyung-nim, gitmek zorunda mısın?”
“Büyük ölçüde.”
Gitmek zorunda değildi ancak bir günlük huzurdansa, on yıllık huzuru tercih ederdi. Cale, sessizce bekleyen kardeşlerine karşılık verdi.
“İkiniz de eğitiminize ve çalışmalarınıza odaklanmalısınız. Sizin yüzünüzden böyle yapmaktan başka çarem yok.”
Cale, bir sonraki lord Basen olacağı için ve Lily ordunun başına geçeceği için huzurluydu. En azından büyük oğul ve küçük ama yetenekli oğul arasında geçen tipik taht kavgası dramasını yaşamayacaklardı.
Cale, sessizce onu izlemeye devam eden kardeşlerine arkasını döndü. Hala hazırlık yapması gerekiyordu. Yürürken kardeşleriyle konuştu.
“Size Whipper Krallığı’ndan hediyelik eşyalar getireceğim.”
Cale, Basen ve Lily’nin ona kitlenmiş bakışlarının birbirlerine çevrildiğini ve başlarını salladıklarını fark edemedi. Kardeşlerinin, gelecekteki mesleklerine çoktan karar verdiğinden bihaberdi.
Birkaç gün sonra, Cale planladığı zamanda gemiye bindiği için epey keyifliydi.
“Genç efendi Cale.”
Cale, sesin kaynağına döndü.
“Genç leydi Amiru.”
Amiru, her zamanki gibi rahat olan Cale’i sessizce inceledi. Ubarr lordu çoktan veliaht prensin tarafına geçmişti; bu nedenle Amiru, veliaht prensin emrini alır almaz onlara en büyük ve en sağlam gemiyi hazırlamalarını emretmişti.
“Genç efendi Cale, bu kez zarar görmeden, sağ salim gelmenizi umuyorum.”
“Ben de aynısını umuyorum.”
Asla zarar görmek gibi bir planı yoktu. Cale, Amiru’nun ona inanmıyormuş gibi somurttuğunu gördü.
“Siz daha yeni iyileşmişken majestelerinin neden sizi öyle tehlikeli bir yere gönderdiğini anlamıyorum. Ancak, majesteleri muhtemelen sizi siz olduğunuz için ve size güvenebildiği için yolluyor.”
Güvenmek? Veliaht prens kimseye güvenen bir tip değildi. Cale, katı bir ifadeyle bunu dile getirmekte sorun görmedi.
“Gerçekten mi? Ben pek emin değilim. Bana hiç güveniyor gibi durmuyor.”
Cale’in acı gülümseyişi karşısında Amiru sesini yükseltti.
“Elbette! Genç efendi Cale, sizin için bir anlamı var mı bilmiyorum ama ben size güveniyorum.”
“Ah, evet, şey, teşekkür ederim genç leydi Amiru.”
Amirunun, sakin tavrının aksine böyle coşkulu bir yanıt verdiğini görünce Cale başka bir şey diyemedi. Ardından, zamanında gitmesi gerektiğinden yürümeye başladı. Tanışması gereken insanlar vardı.
“Genç efendi Ca...”
“Şimdi yola çıkacağım, genç leydi.”
Amiru’nun söylemek istediği birkaç şey daha vardı ancak çenesini kapadı. Cale’in kızıl saçlarını geriye atışı ve okyanus esintisi boyunca yürümesi hem ferahlatıcı hem de havalı bir görüntüydü.
Cale, Amiru’nun onu daha fazla oyalamayışı karşısında içi rahat bir şekilde gemiye bindi. Güverteye çıktı ve şu anda inşaatlarla son derece gürültülü olan köye baktı.
Dahası, diğer girdapların bazıları da kaybolmuştu ve büyük bir gemiye yetecek genişlikte güvenli bir yol oluşmuştu.
‘Ama geriye kalan girdaplar hala aynı.’
Cale bakışlarını gemiye çevirip iç çekti.
Nasıl bu kadar çok insan olmuştu?
Choi Han, Lock ve Rosalyn.
On ve Hong suda olduklarından titriyorlardı ama onunla birlikte gelme konusunda kararlılardı.
Kedilerin hemen yanında Hans vardı.
Son olarak Yardımcı Yüzbaşı, ki gemide olduğundan suratı kireç gibiydi, ve Hilsman’ı gizlice gözlemleyen Beacrox’la birlikte on Kurt çocuk.
‘Bu ucubeler yanımdayken yaralanmam çok şaşırtıcı olur.’
Birileri, onun şu anda krallığı yok etmeye çalıştığını bile düşünebilirdi.
- Okyanusun kokusunu seviyorum.
Neden bir şeyden, özellikle de Kara Ejderha’nın gelmesinden korkuyordu?
Cale ona bakan gruba emir verdi.
“Hadi, gidelim.”
Boooooooooooooo...
Kalkışlarını bildiren korna sesi Ubarr denizinde yankılandı. Gemi, bir ticaret gemisi gibi maskelenmişti. Pekala, pek de maskelenmemişti.
‘Her halükarda yaptığım şey ticaret işte.’
Ama adil bir ticaret olmayacaktı. Cale için faydalı, karşı taraf için haksızlıktı.
- İnsan. Böyle gülümseme. Yine birilerini kandıracak gibi görünüyorsun.
Kara Ejderha’nın sesini duysa da duymazdan gelerek okyanus esintisinin tadını çıkarmayı seçti. İşte tıpkı bu şekilde, gemi Whipper Krallığı’nın en küçük limanına doğru yol almaya başladı.
O gecenin ilerleyen saatlerinde.
Cale uyumamış, güvertede duruyordu. Gece yarısına yakındı, bu nedenle güvertede başka kimse yoktu fakat güverte, dolunayın etkisiyle ışıl ışıldı.
Bu gece, burada birkaç misafirle buluşmayı planlıyordu.
Cale tırabzanlara doğru eğilerek okyanusu izledi. Tam o sırada.
“İnsan.”
Kara Ejderha kendini göstererek Cale’e yaklaştı. Kimse olmadığından kendini gizlemesine de gerek yoktu.
“Ne?”
“Yalnızca merak ediyordum da…”
Kara Ejderha’nın aklı dolu gibiydi. Hayır, Cale’i boş boş süzerken epey kuşkulu duruyordu.
“Düşündüğün isim rastgele bir kelime mi?”
“Ne saçmalıyorsun acaba?”
Kara Ejderha çok endişeli gibiydi.
“Kara ya da Ejderha gibi bir şey seçeceğini düşünüyorum.”
“Ah, ismin mi?”
Kara Ejderha isminden bahsediyordu. Cale, dört yaşındaki bu çocuğun endişeli sorusu karşısında ciddileşti.
“… Böyle bir isim iyi olmaz mı?”
Cale’in ifadesi çok ciddiydi. Kara Ejderha uzun süredir Cale’i bu kadar ciddi görmemişti. Kara Ejderha’nın gözleri titredi, hemen yanıt verdi.
“Hiç de değil! Ben her şeyde iyiyim! Bana bir isim vermen yeterli, insan! Merak etme!"
Kanatlarını çok hızlı çırpıyordu ve kuyruğunu da şiddetle sallıyordu. Cale’in ifadesi anında normale döndü.
“Öyleyse bundan memnunum.”
Ardından doğal bir tavırla devam etti.
"Raon, On ve Hong bu söylediklerini duysa üzülürdü.”
Ortam bir anda sessizleşti.
“İnsan. Ne dedin sen?”
Cale, Kara Ejderha’nın beklentilerinin aksine onun ismi üzerine epey düşünmüştü. İsim, kişiye özel bir şeydi. Kendi başına yaşamak zorunda kalmış Kim Rok Soo için, ebeveyninin ona verdiği tek şey isimdi.
“İsmin Raon.”
Raon, Korecede “neşeli” demekti.
“Ve soyadın ise Miru.”
Miru. Korecede Ejderha.
Neşeli Ejderha. Bu komik bir isimdi ancak Cale bu ismi tüm samimiyetiyle seçmişti. Choi Han’ın, Korece isim konusunda şüphelenebileceğinden de endişe etmişti ancak bir bahane bulabilirdi.
Kara Ejderha’nın kulaklarına sakin bir ses ulaştı. Fakat Kara Ejderha, Cale’in yüzünü daha önce hiç böyle görmemişti: Yüzünde oldukça sakin bir tebessüm vardı.
“Mutlu ve neşe dolu bir hayat sürmeni umut ederek bu ismi buldum.”
“… O ne demek?”
Kara Ejderha, Cale’e isminin anlamını sordu. Cale, işaret parmağıyla onu gösterdi.
“Sen.”
Raon ve Miru. İkisi de bu dünyada var olan kelimeler değildi. Bu dünyada, bu iki sözcüğe karşılık gelen tek bir şey vardı.
“Sensin. Bu kelimeler yalnızca senin için ve yalnızca sensin.”
“… yalnızca ben mi?”
“Evet.”
Cale, Ejderha’nın başını okşarken güldü.
“Çünkü sen büyük ve güçlü bir ejderhasın.”
“… yalnızca ben…”
Kara Ejderha bir süre daha mırıldandıktan sonra Cale’in elini başından uzaklaştırdı ve kanatlarını açtı. Öfkeyle homurdanırken kanatlarını hızla çırpıyordu.
“Sanırım işe yarar bir şey. Sana özel hizmet edeceğim ve bu ismi kullanacağım.”
“Pekala, Raon.”
Ejderha burnunu kırıştırdı. Havada yükselirken dudaklarının kenarı seğiriyordu.
“Ben büyük ve güçlü Raon Miru’yum.”
“Evet, Raon.”
“Doğru. Raon.”
Dört yıllık hayatından sonra, Kara Ejderha ismini ve soy ismini almıştı. Şimdi, bedeni dışında da ona ait bir şey vardı. Başını kaldırdı.
Mağaranın karanlığından farklı duran gecenin karanlığını görebiliyordu. Mağaradan kurtarıldığı gece de hava böyleydi. Kara Ejderha, Raon, o anı asla unutmayacaktı. Bu anı da asla unutamayacakmış gibi hissediyordu.
Cale da başını kaldırdı. Nereye giderse gitsin, gece göğü hep aynıydı. Göğe boş boş bakarken Raon’un sesini duyabiliyordu.
“Teşekkürler Cale.”
“Ne?”
Cale, Raon’a şaşkınlıkla baktı ancak Kara Ejderha çoktan normale dönmüştü.
“İnsan, nasıl oluyor da ilk seferde anlayamıyorsun?”
“Sen neden bir kez daha söylemiyorsun?”
Cale, Raon’un başını okşamaya çalışırken güldü. Raon, avucuna kafasını gömdü ve şiddetle itiraz etti.
“Hayır. Gerçekten, asla tekrarlamayacağım! Zayıf insan, içeri git de uyu! Şifayı kapacaksın!”
Ama hareketlerinin tam aksine, kanatlarını çırpıyor, kuyruğunu On ve Hong gibi sallıyordu. Onun bu görüntüsü Cale’in sessizce gülmesine neden oldu. Sessizce gülen Cale, okyanusun ortasında ve gece vakti olmasına rağmen çok göze çarpıyordu.
“Bence içeri girmek zor olacak.”
“Ne farkı v…”
Raon, okyanus bakınca birden durdu. Gemiden uzakta bir noktaya bakıyordu.
Splaaaaaaaash-
Sular ayrılırken devasa bir varlık ortaya çıktı.
Bu bir balinaydı.
Tam o sırada.
“Cale-nim!”
Geminin içinden biri fırladı ve hızla Cale’e doğru koşturmaya başladı. Bu Choi Han’dı. Yavaşça kendini gösteren varlığı görünce endişelenmişti. Ardından Cale’e döndü ve ona yaklaştı.
“Hmm?”
İşte o zaman Choi Han görebildi.
Cale, çok sinir bozucu bir ifadeyle gitmesi için işaret ediyordu. Ejderha Raon da Choi Han’a bakarken kaşlarını çattı ve konuştu.
“Onlar düşman değil.”
“Ne?”
Choi Han dönüp okyanusa baktı. Aynı anda Cale, tırabzanlara eğilmeyi kesti ve başını okyanusa doğru eğdi.
Bu tek bir Balina değildi. Onlara doğru gelen üç Balina vardı.
Misafirler gelmişti.
Biri, Kambur Balina Witira’ydı ve diğeri Katil Balina. Ve son olarak.
“Balina Kral’ı selamlıyorum.”
Cale, aralarından en büyük Kambur Balina’yı selamladı. Balina Kralı.
Magnec