Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

34. Bölüm Sakin Kalmak I

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

 

Cale, Ron’un getirdiği çay fincanına boş boş baktı.

“...Yatmadan önce limon çayı mı?”

“Evet genç efendi.”

Cale, yatmadan önce limon çayı içmeye alışkın değildi. İçmek istemiyordu fakat başka bir şey demeden fincanı havaya kaldırdı. Çaydan bir yudum alırken, Ron’un ona baktığını hissedebiliyordu.

Sonra, Ron konuşmaya başladı.

“Genç efendi, bir şey isteyebilir miyim?”

“Hıkk, ne? Ne isteği?”

Ron’un ‘istek’ sözünü duyunca, Cale’in gözleri fal taşı gibi açıldı ve hızlıca Ron’a baktı. Ron’un yüzünde hala kibar bir gülümseme vardı. Cale, düşünmeye başladığında, gözleri buğulanmıştı.

‘Sinsi adam, beni işe yaramazın teki olarak görmene rağmen benden bir şey mi isteyeceksin?’

Cale’in içinde tanımlanamaz bir uğursuzluk hissi vardı. Yüzündeki bir sivilceden kurtulmaya çalışırken sonunda yüzü sivilcelerle dolan bir adam gibiydi adeta. [1] Ya bu ya da hem altın hem de gümüş baltayı isteyip de sonunda ikisine de sahip olamayan aç gözlü ormancı gibi.[2]

Cale, rahat bir tavırla sormadan önce kendini sakinleştirdi.

“Peki, neymiş?”

Ron, isteğini hemen Cale ile paylaştı.

“İki gün izin alabilir miyim?”

“Ha.”

Cale’in istemsizce nefesi kesildi. Sanki bir anda yüzündeki sivilceden kurtulup hediye olarak da bir düzine altın ve gümüş balta almış gibiydi.[3] Cale çay fincanını masanın üstüne koydu ve aslında hiç yapmayacağı bir şekilde Ron’un elini tutarak başladı konuşmaya.

“Evet. Harika fikir. Yıllardır köpek gibi çalışıyorsun Ron. Bu genç efendinin serserilikleriyle uğraştın durdun. Eğer izin istiyorsan, istediğin kadar izin yapabilirsin. Buna çok memnun olurum.”

Evet, Ron’un izin alması Cale’in işine gelirdi. Fakat, Choi Han’la bağlantı kurmak için başkentteki terör olayından önce geri dönmesi gerekiyordu, bu yüzden iki gün mükemmeldi. Cale, suikastçının yüzünü görmeden geçireceği iki günü iple çekiyordu.

Ron, elini sıkı sıkı tutan Cale’e merakla baktı. Fakat Cale, bakışlarını çabucak Ron’dan kaçırdı ve yatağın yanındaki komodini açtı. Dolaptan bir para kesesi çıkardı ve havaya kaldırdı.

Evin kasasında epey para ve çek vardı, ama çantanın içindeki para da bir hayli fazlaydı. Cale bütün çantayı Ron’a verdi. Varlıklı bir ailenin oğluydu ve paradan başka verebileceği bir şey yoktu.

“Al. Çok bir şey değil ama kendine güzel bir yemek ısmarla ve tatilinin keyfini çıkar.”

Ron, Cale’in eline koyduğu para kesesine boş boş baktı.

‘Kendime güzel yemek alıp tatilin keyfini çıkaracakmışım.’

Bu, Ron’a ne kadar uzun zamandır saklanarak yaşadığını düşündürdü. Tüm vaktini bu köpek eniği genç efendiyle ilgilenerek geçirmişti.

Son zamanlarda saklanmayı bırakıp, baştan bir hayat kurmayı düşünüyordu. Ama geleceğin bir kaos ortamı olması çok muhtemeldi. Eğer o insanlar gerçekten Batı Kıtası’na geçerlerse, o halde işler iyice karışırdı.

‘Oğlumu burada bıraksam iyi olacak.’

Ron, karşısındaki rahatlamış olan genç efendiye baktı.

“Genç efendi, bu gerçekten de sorun olmaz mı?”

Cale heyecanlı bir şekilde Ron’un sorusunu cevapladı. Ron’un hayatından aşırı keyif alıp onu sonsuza dek rahat bırakmasını istiyordu.

“Elbette. Bir tatili hak ediyorsun Ron.”

Hak etmek. Ron’un planı, Beacrox ile ya da tek başına birkaç gün içinde sessizce uzaklaşmaktı. Fakat sorun olan bu kahrolası ‘ilgi’ sorun yaratıyordu. Bu sebepten, iki günlük izin demişti. Küçük serserinin ne diyeceğini görmek istiyordu.

Köpek eniği genç efendisi Choi Han’dan dolayı artık nasıl biri olduğunu biliyordu. Ron’un yüzünde hala sevecen bir gülümseme, ama fakat bakışları soğumaya başladı.

“Bu para çok, genç efendi. Hepsini alıp kaçarsam ne yapacaksınız?”

‘Ya da, güçlü biri olduğumu duyduktan sonra ‘kaçmamı’ sen istiyorsundur?’

Yıllar boyu gülümsemek zorunda kalmanın yüzünde bıraktığı kırışıklıklara rağmen, hala keskin olan bakışları Cale’in üstündeydi. Cale’in tepkisini görebiliyordu.

Cale kahkaha attı.

“Karakterini bilmediğimi mi sanıyorsun Ron? Gidecek olsan ya sessizce çıkar giderdin ya da bunu cümle aleme ilan edip öyle giderdin. Yanılıyor muyum?”

Ron, romanda böyle ayrılmıştı. Kont’a hiçbir şey söylememişti ve ne zaman Choi Han’ın grubundan biraz uzaklaşmaya ihtiyacı olsa, ayrılmadan önce anlaşmalarını tartışırdı.

“...Haklısınız. Tamamen doğru.”

Ron gülümsedi ve başıyla onayladı. Bir düşündü de, yıllardır bu köpek eniğini kendi oğlu Beacrox’tan daha çok görmüştü. Hatta, şu an Ron’u en iyi tanıyan kişi Cale bile olabilirdi.

‘Artık çok yaşlıyım.’

İhtiyar adam giderek yaşlandığını kabul ediyordu. Ağaç damarları nasıl bir anda büyümüyorsa zamanın etkileri onu da es geçmemişti. Sonrasında ise konuşmaya başladı.

“Kraliyet sarayına doğru yola çıktığınızda tekrar hizmetinizde olacağım.”

“Eğer gerçekten istiyorsan.”

Ron, kendisi ile çok ilgili olmayan Cale’e baktı ve para kesesini bir kenara koydu. Cale’in, kraliyet ailesi ya da diğer soylulardan daha kötü görünerek saraya gitmesine izin veremezdi. Ron, yetiştirdiği köpek yavrusunun başkaları tarafından hor görülmesini istemiyordu.

Bu, ayrılmadan önceki son görevi olacaktı.

“O zaman izninizle çıkıyorum.”

“Hı hı.”

Ron çıkarken, Cale yatağından el salladı ve uzun zamandır ilk defa harika bir uyku çekti.

Ertesi gün öğlen yemeği sıralarında uyandığında, Ron erken saatlerde izne ayrılmıştı. Böylece Cale ile artık yardımcı kahya Hans ilgilenecekti.

“Bay Ron, eğer bunu ben yapmazsam, rahat rahat gidemeyeceğini söyledi. Haha, sanırım harika birisiyim, değil mi?”

“Sadece sessiz ol, tamam mı?”

Cale, Hans’ı görmezden geldi ve odasının penceresinden dışarıya baktı. Choi Han, bu sabah erken saatlerden beri kapının dış tarafında duruyordu. Cale ne olduğunu merak ederek onu izledi ve Choi Han, bir soruya gerek duymadan cevap verdi.

“Bay Ron, sizi korumamı istedi.”

‘Ron’un aklından ne geçiyordu?’

Cale, Hans’tan bir fincan alırken, ciddiyetle kaşlarını çattı.

“Hans. Bana niye limonata getirdin?”

“Affedersiniz? Limonata sevmiyor musunuz, genç efendi?”

Cale derin bir iç çekti ve limonatayı içti. Uyanmak ve midesini rahatlatmak için limonata gibisi yoktu.

Choi Han, odanın kapısının dışından Hans ve Cale’i izlerken geçen gece Ron ile yaptığı konuşmayı anımsadı.,

‘Bir yere mi gidiyorsun?’

‘Evet.’

‘Nereye?’

‘Senin gibi bir çocuğun hiçbir şey bilmesine gerek yok.’

‘Cale-nim için mi konuşmaya geldin?’

‘Sen söyle.’

Ron sabah erkenden çıkmadan önce bunları söylemişti. Ron evden çıktığında; Choi Han, hizmetkar Ron yerine suikastçı Ron’u görmüştü.

“Lock uyanık mı?”

“Evet efendim.”

Kurt Kabilesi’nin gerçekten de hızlı iyileşme yetenekleri vardı. Cale saate baktı. Flynn Tüccar Loncası liderinin piç oğlu Kumbara Billos yakında başkente varacaktı. Cale onunla bir şeyler içmeye söz vermişti ve nerede buluşacaklarını da çoktan kararlaştırmışlardı. Choi Han’a, başkente vardığında orada kalmasını söylediği handa buluşacaklardı. Han’ın içkisiyle ünlü bir de barı vardı.

‘Ve Choi Han ile Billos’u bağlantıya geçirecek şey orada.’

Cale, şu an on kurt çocukla olan tüccarı düşündü ve sordu.

“Ya handaki çocuklar ve tüccar?”

“Toplantıdan sonra bir uğrayabileceğinizi düşünüyordum.”

“...Toplantı?”

Hans, kafası karışan Cale’e yaklaştı ve konuşmaya başladı.

“Kuzeydoğu soylularından gelen davetiye, genç efendi.”

“Ah.”

Cale bunu tamamen unutmuştu, çünkü bu soyluların o kadar önemli olduğunu düşünmüyordu. Ne yapacağını düşünürken kaşlarını çattı. Toplantıda ne tür serserilikler yapması gerekiyordu? Cale, yani Kim Rok Soo, bu insanlarla daha önce hiç görüşmemişti, ama bu önemli değildi. Sonuçta, boşuna serseri olarak bilinmiyordu.

“Ve misafir de sizinle konuşmak istiyor.”

“Bayan Rosalyn’i mi diyorsun?”

“Evet. Size ne zaman uygunsa o zaman görüşebileceğinizi söyledi.”

Rosalyn akıllı bir kadındı. Muhtemelen, dünkü mana hissinin bir ejderhadan kaynaklandığından şüpheleniyordu. Daha önce hiç ejderha görmüş olması pek olası değildi, ama böylesine güçlü bir mana, ejderhadan başka bir şeyden gelemezdi.

Cale banyo kapısını açtı ve içeri girerken Hans’a emir verdi.

“Kahvaltımı odamda yapacağım, buraya hazırla. Sonra Bayan Rosalyn’e, beraber kahvaltı etmek ister mi diye sor.”

“Emredersiniz genç efendi. Ama gün ortasındayız, yani öğle yemeği olacak.”

“...Hans.”

“Hemen hazırlıyorum efendim!”

Cale, enerjik bir şekilde cevap veren Hans’a baktı ve banyo kapısını kapatmadan önce bir emir daha verdi.

“Ha, teras kapısını açık bırak.”

‘Yoksa Kara Ejderha nasıl içeri girecekti?’

Tuhaftır ki sadece pencerenin önündeki ağaçta rahatça uyuyabiliyordu.

* * *

“O zaman şimdi gidip Rosalyn-nim’i getireceğim.”

“Tamam.”

Cale, kimilerinin kahvaltı kimilerin de öğle yemeği yiyeceği masaya oturdu ve Hans’ı dışarı gönderdi. Beacrox bunun için çok uğraşmış olmalıydı, çünkü yemek harika görünüyordu. Masa yemek doluydu, zira ana yemeğin ve ara sıcakların birlikte getirilmesini istemişti.

“Cale-nim.”

Choi Han yaklaştı.

“Siz yemek yerken ben de gidip Lock’un yanında kalayım.”

“Sanırım ikiniz sıra sıra bakıcılık yapıyorsunuz.”

Choi Han, Cale’in söylediği sözleri duyunca utanarak gülümsedi. Lock hızla iyileşmesine rağmen hala yatakta uzanıyordu ve Choi Han ile Rosalyn sıra sıra ona bakıcılık yapıyordu. Bakıcılığın çoğunu Rosalyn yapıyordu elbette.

“On ve Hong da onunla ilgilenmemize yardım ediyor.”

“Ne bileceklerse.”

Choi Han, Cale’in cevabı karşısında sessiz kaldı. On ve Hong, Lock’un odasında kalıyordu. Fakat bunu, oraya gitmeden önce, Cale’e gizlice söylemişlerdi.

‘Sanırım Kurt Kabilesi’nden birini öldürmek için çok zayıfız. Vahşet moduna girsek bile, muhtemelen kaybederiz. Onun gibi insanları ezmenin bir yolunu bulmalıyız.’

‘Doğru, bir yol bulmalıyız. Bu yüzden gidip biraz çalışacağız.’

On ve Hong bakıcılık yapmak için değil, gelecekte böyle düşmanları nasıl öldüreceklerini bulmak için oradalardı.

“Ama orada iki kedinin olması Lock’u rahatlatıyor gibi.”

“...Sanırım bu harika.”

Cale’in, Choi Han ve Lock’a gerçeği söylemek gibi bir niyeti yoktu. Choi Han soru sormadan önce Ejderha’nın orada olmadığından emin olmak için odayı inceledi.

“Lock ve Rosalyn’e, onları siz istediniz diye yanımda getirdiğimi söylemedim.”

“Aferin.”

“Size sır tutarım demiştim.”

Choi Han, Cale’e güvenilir yanını gösteriyordu. Bu belki de dünkü yeminden dolayıydı, ama Choi Han, kelimelerinin nasıl dolambaçlı şeyler olduğunu bilmiyordu. Bazen sözcükler, siz farkına bile varmadan aleyhinize kullanılabilirdi.

Ölüm Tanrısı, sadece Cale’in sözlerini ve onun tabirlerini uygulayacaktı, zira hayatını ortaya atan kişi oydu.

‘İşte bu yüzden soylular, Ölüm Yemini etmeden önce söyleyeceklerine en az bir hafta hazırlanırlar. Genelde en az on sayfalık konuşmayla çıkarlar ortaya.’

Cale, kendisine oldukça güvenen Choi Han ile konuşmaya başlamadan önce gelecekte onu nasıl kullanacağını düşünüyordu.

“Choi Han, eğer onları tekrar görürsen, o kan içen büyücüyü öldüreceğini mi söylemiştin?”

“Evet.”

Cale, hiç tereddütsüz gelen cevaba başını salladı ve konuşmaya devam etti.

“Onu nasıl bulacağını sana söyleyeceğim.”

Choi Han’ın bakışları değişmeye başladı, ama Cale henüz bitirmemişti.

“Elbette, ilk olarak terör olayını önlemeliyiz.”

Choi Han’ın ifadesi sanki her şeyi hemen anlat der gibi bakıyordu, ama Cale konuşmak için ağzını açtığı anda kapı çaldı ve Hans’ın sesi duyuldu.

“Genç efendi, Rosalyn-nim’i getirdim.”

Cale, Choi Han’a başını salladı ve sandalyeden kalktı. Choi Han da sessizce kalktı ve kapıyı açtı. Rosalyn ve Hans içeri girdiler, ama Hans kapının eşiğinden ileriye gitmedi ve daha önce söylemiş olduğu şeye ekledi.

“Genç efendi, Rosalyn-nim, eğer bir şeye ihtiyacınız olursa bana haber verin lütfen.”

Hans eğildi ve odadan çıktı. Choi Han da onu arkadan takip etti.

“Rosalyn, ben Lock’un yanında olacağım.”

“Tamam.”

İkisi de odadan çıkınca, Cale ve Rosalyn yalnız kaldılar. Rosalyn, sakin ama soğuk görünüyordu.

“Davetiniz için teşekkürler, genç efendi Cale.”

“Önemli değil, Bayan Rosalyn.”

Cale, karşısında duran sandalyeyi işaret etti ve konuştu.

“Konuşmamız gereken birçok şey var.”

“Sanırım lafı dolandırmayı çok sevmiyorsunuz, değil mi genç efendi?”

Rosalyn bunu sorarken gülümsedi ve Cale teras penceresine doğru bakıp konuştu.

“İçeri gel.”

Rosalyn anında döndü. Odada yaprakların havada süzüldüğünü görebiliyordu. Titremekten kendini alamadı.

Fakat, dün gece yaşananları doğru düzgün düşünme fırsatı bulmuştu. Lock’a bakıcılık yaparken tüm gece boyu düşünmüştü. Üç katmanlı kalkan ve bunu yapabilme yeteneği. Bunun, gerçekten de tek bir cevabı vardı.

Havada süzülen yaprakları izledi ve Cale’e bakıp sordu.

“Ejderha. Bir ejderha-nim mi?”

Büyücüler, ejderhalara çok saygı duyarlardı. Tavırları da bunu kanıtlıyordu. Cale, süzülen yapraklara doğru konuşurken, sırıtmaya başladı.

“Kendini tanıt.”

O anda, masanın üstünde süzülen yapraklar, daha spesifik olarak söylemek gerekirse pişmiş etlerin hemen üstünde dolaşan yapraklar, Kara Ejderha’ya dönüştü. Görünmezlik büyüsünü kaldırmıştı.

“Hmm.”

Rosalyn öyle şaşkına döndü ki nefes dahi alamadı. Bir ejderhayla karşılaşacağını tahmin etmiş olmasına rağmen yine de şaşırmadan edememişti. Doğu ve Batı kıtalarında hayatta olan yirmiden az ejderha vardı ve şimdi bunlardan biri karşısındaydı.

Bölgelerini ve mağaralarını asla terk etmemeleriyle, dünyadaki en harika yaratık olarak hayatın keyfini çıkarmalarıyla bilinirlerdi. Ayrıca ejderhalar, hem doğanın hem de mananın krallarıydı.

Yalnızlığı tercih eden varlıklardı. Dünyada yirmi tane ejderha kalmış olmasına rağmen hepsinin rengi farklıydı ve hiçbirinin kişiliği, alışkanlığı ve tavrı birbirine benzemezdi. Sihirli Kule bunu oldukça ilgi çekici buluyordu. Ebeveynleri tarafından büyütülmüş olmalarına rağmen hepsinin rengi ve kişiliği nasıl değişik olabiliyordu?

İdrak edebildikleri tek bir sebep vardı.

‘Ejderhalar kibirli varlıklardır ve herkesten farklı olmak isterler.’

Hayattayken eşsiz olmak isterler. Kendi kabilelerindeki ejderhalarla birlikte olsalar dahi durum böyle idi.

Böyle bir yaratık şu an Rosalyn’in gözleri önündeydi.

Genç bir ejderhaydı, ama hissettiği mana ve eşsiz bakışlar ona bu varlığın diğer ejderhalardan aşağı kalır yanı olmadığını gösteriyordu.

Kara Ejderha başını başka yöne çevirmeden önce sessizce Rosalyn’i inceledi. Rosalyn ejderhaya karşı ne diyeceğini bilemiyordu. Ejderha başını çevirdikten sonra, bifteğe doğru yöneldi ve konuştu.

“Acıktım.”

“...Onu yiyebilirsin.”

Cale cevap verirken başını salladı ve Rosalyn’e de sandalyeye oturmasını teklif etti.

“Biz de bir şeyler yemeliyiz.”

“Ha...evet.”

Rosalyn sandalyeye otururken, yüzünde boş bir ifade vardı. Öğleden sonra Kuzeydoğu Soyluları toplantısına katılması gerektiği için normalden daha gösterişli giyinmiş olan Cale kibar bir şekilde çorbasını içiyor, Kara Ejderha ise gözlerinin önünde biftek yiyordu.

Bu manzarayı anlatacak olsa Sihirli Kule’de hiç kimse ona inanmazdı.

Fakat Rosalyn, diğer duyularına inandığı gibi, gözünün önünde olan şeylere de inanıyordu. Doğadaki her şey, beş duyuyla da hissedilebilmeliydi.

“...Benim gibi bir büyücünün böyle bir şey görebiliyor olması müthiş. Bir ejderha, bir insanla birlikte.”

Rosalyn gözünün önünde olanlara bakarak samimi düşüncelerini söyledi. Cale çok umursamadı, ama ejderha yemeyi bıraktı ve Rosalyn’e baktı. Sonra Cale’e bakmak için başını çevirdi.

Bir ejderin yüzüydü, ama ifadesi açıkça görülebiliyordu. Kara Ejderha, hala çorbasını içen Cale’e bakarken, bir süre kaşlarını çattı ve konuşmaya başladı.

“Çok güçsüz. Karınca gibi. Sebebi bu.”

“Aynen.”

Cale ve ejderha hemfikirdi. Rosalyn de sonunda başıyla onaylamadan önce onları merakla izledi.

“Genç efendi Cale ve Ejderha-nim ile bir yemek. Benim için bir şereftir.”

Rosalyn nazikçe çatalını kaldırırken gayet sakindi. Bununla birlikte Cale, çorbasını içtiği sırada onu gözlüyordu.

‘Cesaretine hayran kaldım.’

Başka bir büyücü olsa durmadan titrer, ejderhaya övgüler yağdırır, sonrasında kendisine biraz da olsa mana veya büyü öğretmesini isterdi. Bir ejderhanın büyüsü, kıtadaki herhangi bir büyücünün görmek için uğruna her şeyi vereceği türden bir nimetti.

Cale, yemeğe salatayla başlayan Rosalyn’e baktı.

“İstediğiniz kadar burada kalmakta özgürsünüz.”

“Genç efendi Cale.”

“Evet?”

“Merak ettiğim üç şey var. Birisi çoktan açıklığa kavuştu, iki tane kaldı. Sorabilir miyim?”

“Lütfen.”

İlki muhtemelen ejderhayla ilgiliydi. Cale uzun süre düşündükten sonra ejderhayı Rosalyn’e göstermeye karar vermişti. Bu şekilde daha karlı çıkacağını düşünüyordu.

Diğer iki soruyu da tahmin edebiliyordu.

“Merak ettiğim ikinci şey şu.”

Rosalyn, sakin ve samimi bir şekilde sorusunu sordu.

“Davet edilmeyen birinin böyle evinizde kalmasına izin vermek uygun mu? Bir büyücü olsam bile, sizin gibi soylu kimselerin yabancılarla konuşurken dikkatli olması gerekir.”

Cale bu soruya kolayca cevap verdi.

“Choi Han’a güveniyorum.”

Cale, Rosalyn’e bakıp konuşmaya devam etmeden önce hala biftek yiyen Kara Ejderhaya bir bakış attı.

“Ayrıca bir de bu arkadaş var.”

Kara Ejderha cevap vermedi. Fakat, tabağa yüzünü daldırıp bifteği daha da hızlı mideye indirmeden önce kanadını çıptı. Rosalyn’in kırmızı göz bebekleri, somon yiyen Cale’e dönmeden önce, bir süre ejderhayı izledi.

“...Anladım. Üçüncü sorum da şu.”

Cale, somonu yemeyi bırakıp Rosalyn’e baktı. Göz göze geldiler ve Cale, kadının kızıl gözlerini gördü. Normalde, başkente girdiklerinde Rosalyn gözlerinin rengini büyü kullanarak kırmızıdan siyaha dönüştürmüştü. Fakat şu anda söz konusu durum geçerli değildi.

Rosalyn sorusunu sordu.

“Bir soylu olmanıza rağmen benimle neden bu kadar saygılı konuşuyorsunuz?”

Cale, somonun yanındaki şarap kadehini kaldırdı ve beyaz şaraptan bir yudum aldı. Sonra, konuşmaya başladı.

“Kırmızı saç, kırmızı gözler ve bir büyücü. Ve kendi kendini belli eden isminiz, Rosalyn.”

Birinin ne olduğu ortadayken bunu bilmiyormuş gibi davranmak çok tuhaftı.

Cale sorusunu sorarken gülümsedi.

“Prenses-nim, asıl sizin bana karşı saygılı bir şekilde konuşmayı bırakmanız gerekmiyor mu?”

.....

Çevirmen notu
1. Kore’de bir halk masalı https://rinnca.livejournal.com/11762.html 

2. Bir diğer Kore halk masalı  https://freshkorean.com/2013/04/02/gold-axe-silver-axe-traditional-korean-story-plus-free-worksheet-5/