Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

14. Bölüm Yola Çıkış I

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

“Gergin görünmüyorsun.”

Cale, babasının sözlerine cevap vermek yerine sadece gülümsedi. Cale’in karakteri son birkaç günde daha da düzelmişti. Düzelmekten başka bir şansı da yoktu.

‘Dayak yemediğim için.’

Düne kadar Henituse bölgesinde yağmur yağıyordu. Eğer hikaye kitaptaki gibi devam etseydi, Cale yağmurlu bir günde bu dayağı yiyecekti. Elbette, dün de dayak yememişti.

Artık rahat rahat uyuyabilirdi. Çünkü kalbini saran Yıkılmaz Kalkan’ı her an hissedebiliyordu. Ron ya da Beacrox gibi birine bile yanlış yapsa hayatta kalacağını bilmek, geceleri daha rahat uyumasını sağlıyordu.

“Babacığım.”

Cale soru sorarken her zamankinden daha fazla merak uyandıran kahvaltılıklara baktı.

“Sanırım gideceğimiz ekipteki kişi sayısı yine artmış. Sizden sayıyı azaltmanızı istemiştim.”

Babasından, yanında gelecek hizmetkarların sayısını düşürmesini istemişti. Hans ve Ron yeterliydi. Tabi Hans ilk başta çok korkmuştu fakat kedilerin de onlarla beraber geleceğini duyunca hemen toparlanmıştı.

“Ha, şu mesele...”

Deruth nedense cümlesini tamamlamadan sustu. O anda, başka biri konuşmaya dahil oldu.

“Bu benim kararımdı.”

Konuşan, Kont’un karısı, Violan idi.

Saçları o kadar mükemmel toplanmıştı ki tabağındaki yemeğe bakarken aradan fırlayan bir saç teli bile yoktu. Oğlu Basen’le çok benziyorlardı. Cale’le göz teması kurmamaları ve suratlarındaki sakin ifade bile aynıydı.

“Sen ufak bir grupla gitmek istiyorsun diye ailemizi herkese fakir ve acınası gibi sergileyemeyiz.”

Oldukça sakin bir sesti. Konuşmasına devam etmeden önce başını kaldırdı ve Cale’e baktı.

“... Acınası olan sensin diye söylemiyorum.”

“O kadarını ben de anlayabiliyorum.”

Violan, Cale’in cevabından sonra duraksadı. Sonrasında konuşmaya devam ederken yemeğinden bir lokma daha aldı.

“İnsanlar, özellikle soylular, dış görünüşe çok önem verirler.”

Kontes Violan. Cale sessizce onu izledi.

Fakir bir sanatçının en büyük kızı olarak doğmuştu ve büyüdüğünde bir tüccar loncasının başı olmak istiyordu. Soylulara satılan lüks eşyalardan etkilenip Henituse bölgesine gelmişti. Vardığında ise heykel sanatına gönül vermişti.

Sonunda, Kont Deruth’la tanışıp ona aşık olmuş ve bölgenin kültürel ve iş etkinliklerinin yöneticisi olarak yaşamaya başlamıştı.

Cale’e, hayır Kim Rok Soo’ya göre, kendisiyle ve hayatıyla o kadar çok gurur duyuyordu ki bu ailesiyle de gurur duyduğu anlamına geliyordu.

Cale’in sessizce onu incelediğini bilmesine rağmen ifadesinden hiçbir şey kaybetmeden konuşmaya devam etti.

“Sanat, o işe yaramazlara göre…” (“değil” diyecekken bilerek kıvırmaya çalıştı.)

Bir müddet tüccar loncasında çalıştığı için biraz kaba saba bir konuşması vardı.

“Neyse, dış görünüşün o kişi hakkında her şeyi anlattığını düşünen birçok insan var.”

Bu, onun Cale’e, yanında birçok hizmetkar götürmesini söyleme şekliydi. Amacı, Cale'in yanına yalnızca birkaç hizmetkar alarak kötü yorumlara maruz kalmasına engel olmaktı.

Doğal olarak Cale de emirleri yerine getirmek için yanında birçok insan götürmek istedi.

‘Ne kadar iyi ve rahatlatıcı olurdu.’

Artık hizmetkarlar olmadan üstünü değiştirmek bile zor geliyordu. Kim Rok Soo, bu dünyada sadece bir haftadır Cale olarak yaşıyordu fakat şimdiden bu hayatı kolay kolay bırakamaz hale gelmişti.

Fakat, daha Cale’in önünde birkaç gün içinde karşılaşacağı Kara Ejderha vardı.

Eğer bu ejderhayı önceden serbest bırakamazsa ejderha vahşileşip birçok insanı öldürebilirdi. Cale her ne kadar diğer insanların ölmesini önemsemese de, insanların gözünün önünde can verdiğini görmek de istemiyordu.

Ayrıca, ejderhanın insanları yaralamasından sorumlu olmak da istemiyordu.

Sorumluluk ağır bir yüktü ve Kim Rok Soo gibi küçük yaştan beri kendi hayatının sorumluluğunu alan biri, sorumlulukların insanlarla bağlantılı olduğunu bilirdi ve insan hayatı en ağır ve en korkunç külfetti.

Bu yüzden konuşmaya başladı.

“Sanat, ruhun aynasıdır.”

Violan gözlerini yemeğinden kaldırdı ve Cale’e baktı. İkili, uzun süredir ilk defa göz göze geliyordu.

“... Sen de bir şeyler biliyorsun.”

“Evet. Biliyorum.”

Cale, son dört gündür seyahat boyunca ihtiyaç duyabileceği şeyler için bölgede dolanıp durmuştu. Bu gezilerin birinde gördüğü cümleyi ezberinden söyledi.

“Heykel, sadece bir parça mermeri yontmak değildir. Heykel, kalbindekini yansıtabilmektir.”

Bu sefer, tabağına bakıp yemeye devam eden Cale’di ve Violan öylece ona bakıyordu.

“Bunu, Galeri’deki plaketin üstünde okumuştum.”

Henituse bölgesindeki Galeri’de yeni heykeller sergilenirdi. Galeri’deki plaketin üstünde yazan şey bizzat Violan’ın yazdığı bir şeydi.

“... Nasıl istiyorsan öyle yap. Yanında geleceklerin sayısını azaltacağım fakat araç ve geri kalan her şey en iyi kalite olacak. Henituse ailesine yakışan budur.”

“Bana uyar. En pahalı şeyleri verin bana.”

“Harika. Taşlı yollarda poponu bile acıtmayacak bir araçla gitmeni sağlayacağım.”

“En iyisi olsun, en iyisi.”

Cale, tabağına baktığı için görememişti ama kalkmadan önce Violan'ın yüzünde ince bir tebessüm vardı. Başından beri konuşmayı izleyen Kont Deruth kendi gülümsemesini saklamak için yalandan öksürdü ve Cale’e sordu:

“Başkente gelecek soyluların nasıl kişiler olduklarıyla ilgili Hans’tan bilgi aldın mı?”

Deruth, diğer soyluların bilgilerini almak için kendi bağlantılarını ve bilgi loncasını kullanmıştı ve aldığı bilgileri Cale’e vermesi için Hans’a teslim etmişti.

“Evet. Oldukça eğlenceliydi.”

O dosyayı satın almak muhtemelen çok zordu. Hatta, muhtemelen bir servete mal olmuştu. Her biri hakkında sadece birkaç satır yazı olmasına rağmen, soylular hakkında bilgi satın almak pahalı ve değerli bir şeydi.

“Önemsiz olanlar var, aptal olanlar, akıllılar, korkunç olanlar hatta güç için kıvrananlar bile var. Görünüşe göre bu sefer her çeşit insan geliyor.”

Elbette; şaşılacak derecede iyi insanlar, kötüler ve serseriler de vardı.

“Sana gönderdiğim dosyayı oku sen. Öhöm. Neyse, bildiğin gibi yap. Fakat, Cale...”

“Evet, babacığım?”

“Tuhaf bir söylenti duydum.”

Cale’in omuzları hafifçe düştü.

“Görünüşe göre insan yiyen kara ağaç değişmiş. Güzel mavi yaprakları olan beyaz bir ağaç olmuş. Hatta eskiden etrafında hiçbir şey yetişmezken şimdi çimenlerle çevrelenmiş.”

Dört gün içinde değişen bu yer, varoşlardaki tepeden başka bir yer değildi. Siyah ağaç olan tek yer orasıydı fakat Cale ağacın kinini yok edince mavi yaprakları olan, beyaz bir ağaca dönüşmüştü ve şu an neredeyse ilahi bir varlık gibi görünüyordu.

“Enteresan bir söylenti, değil mi?”

“Öyle. Enteresan bir söylenti.”

Cale’in şu an Antik Gücünü açığa çıkarmak gibi bir niyeti yoktu, bu yüzden hiç bilmiyormuş gibi davrandı.

Kont Deruth’un, onun varoşlara gittiğini bilmesinin imkanı yoktu. Antik Güç hakkında da bilgisi yoktu fakat Cale ile insan yiyen ağacın arasında bir şey olduğundan şüphelenmişti.

“Evet, ama çok da büyük bir mesele değil. Ne olursa olsun söylentilere dikkat etmelisin. İnsan gözünden ve dilinden daha tehlikeli bir şey yoktur. Fakat, bölge içinde olan hiçbir şey ev ahalimiz için sorun değil.”

“Bunu aklımda tutarım.”

Cale, bölgelerinde kaldığı sürece, huzurlu bir hayat sürebileceğini hissetti. Başkentten bir an önce dönüp karpuz gibi yatarak yaşamak ne kadar da güzel olurdu!

Başkente yola çıkacak olan Cale için hazırlanan lüks kahvaltı sonunda bitmişti. İşleri olduğu için onu uğurlayamayan Kont ve Kontes ile vedalaştı ve orada öyle tuhaf bir şekilde duran kardeşleriyle göz göze geldi.

“Ne var?”

Küçük kardeşi Basen sadece başını salladı. Kız kardeşi Lily ona yaklaştı. Yedi yaşındaydı, küçük kız kardeşiyle aralarında on bir yaş vardı.

“Yü… yütfen dikkat et.”

“Teşekkür ederim. Sen de burada kendine dikkat et.”

Lily güçlü bir şekilde başını salladı.

“Tamam!”

Sonra sessizce Cale’e baktı. Cale, bu bakışa karşılık doğal bir soru sordu.

“Gittiğim yerden sana hediye alayım mı?”

“Gerçekten mi?”

‘Tam düşündüğüm gibi. Hediye istiyor.’

Cale başıyla onayladı ve Lily’nin suratındaki şaşkın, büyülenmiş ve mutluluk dolu ifadeyi izledi.

“Evet. Ne istersin?”

“Kılıç.”

“... Ne?”

“Bana bir kılıç al, n’olur.”

‘Yedi yaşındaki bir çocuk kılıç mı istiyor?’

Cale’in yüzündeki şaşkınlığı görünce Basen konuşmaya başladı.

“Hyung-nim, Lily bugünlerde kılıç ustası olmak istiyor da.”

“Öyle mi?”

Cale ciddi bir şekilde Lily’ye baktı. Bu evdeki herkesin kolları ve bacakları uzundu, fizikleri de oldukça iyiydi. Lily daha yedi yaşındaydı ama yaşına göre boylu posluydu ve çaba gösterirse iyi bir kılıç ustası olabilirdi.

“Sanırım ona yakışır.”

Lily’nin gözleri parladı.

“Sana pahalısından bir tane alacağım.”

Lily, cevap vermek yerine utanarak başını yere eğerken gülümsedi. Ancak Cale, ona bakan on beş yaşındaki erkek kardeşine döndüğünde aynı ifadeyi bulamadı.

“Sen de bir şey ister misin?”

“Dolma kalem.”

“Anlaşıldı.”

Kardeşlerinin siparişlerini aldıktan sonra kahvaltı sona erdi.

***

Onu başkente götürecek aracın önünde dururken Cale’in yüzü tuhaftı.

‘Ne acayip.’

Tuhaf ifadesiyle yanındakine sordu.

“Neden onların koltukları benim koltuğumdan daha iyi?”

Cale, yanındaki pahalı ve yumuşacık mindere ve üstündeki kedilere bakıyordu.

“Genç efendi, değerli kedilerimiz rahatça seyahat etmesin mi? Hem daha çok küçükler.”

Hans, kediler için hazırladığı özel mamaları araca koyarken böyle demişti. Cale ve Ron’un yüzlerinde boş bir ifade vardı.

‘Sen daha havayı nasıl sise boğduklarını ve onu bir de zehirle doldurduklarını görmedin de ondan.’

Cale; On ve Hong’u üç gün önce bahçenin boş bir köşesine çağırmıştı.

‘Ne yapabiliyorsunuz?’

Bu soruya cevap olarak On, kedi formundayken havayı sise boğdu ve Hong da kanından bir damla kullanarak havayı zehirle doldurdu. Elbette On, Cale zehirden ölmesin diye sisi kontrol ediyordu. Hong’un zehri ise şu an sadece felç edici seviyedeydi.

‘İkiniz de oldukça faydalısınız.’

On ve Hong, Cale’in onları övmesi üzerine cevap verdiler.

‘Zehirli sisimiz sayesinde her yerden kaçabiliyoruz!’

‘Oldukça faydalıyızdır!’

O günden itibaren On ve Hong her gün lezzetli yemekler yediler. Tabii Hans da yemekleri temin etmekten mutluydu.

“Genç efendi, ben şoförle beraber yukarıda oturacağım.”

“Tamam.”

Ron, sürücünün yanına atladı; Choi Han yaklaşırken Cale araca binmek üzereydi.

“Cale-nim.”

Choi Han, Cale’e genç efendi diye seslenmek istemiyordu, onun yerine Cale-nim demeye karar vermişti.

“Ne var?”

“Sizi korurken sizinle aynı araçta olmamamın bir sakıncası var mı?”

Cale’in ifadesi acı hurma yemiş gibi ekşidi.

“... Bunu neden...”

‘Bunu yapmanın bir nedeni var mı?’

Cale’in yüzündeki ifade buydu ancak Choi Han bir şey söylemeyip sadece başıyla onayladı. Choi Han’ın uzaklaşmasını izlerken Cale gözlerini kıstı.

‘Gerçekten çok tuhaf.’

Choi Han’ın gözlerinden hala net bir şey anlaşılmıyordu. Aklı hala intikam düşünceleri ve öfke ile dolu gibiydi. Cale dün Harris Köyü’ne adam gönderdiklerini söylediğinde Choi Han’ın gözlerindeki öfkeyi görmüştü.

Fakat öncekinden biraz farklı hissetti. Kitaptaki “Dünya bile mutlu olmama karşı! Sevdiklerimin hepsini nasıl öldürebilirler?” satırlarını düşününce, romandaki gibi tam bir umutsuzluk sarmalında değildi. İşte bu yüzden tuhaftı.

‘Oldukça çabuk atlattı.’

Yanında Beacrox, Rosalyn, Lock üçlüsü ve kalbindeki kılıçla yaptığı bu seyahat, romanın içindeki sahneyi yansıtıyordu ancak dışarıdan bakıldığında yüzü sükunetle doluydu. [1] Durum çok da fena görünmediği için boş vermişti, ancak yine de içinde garip, kötü bir his vardı. O sırada...

“Buranın, senin yerin olduğunu sanmıyorum.”

Grubun lideri, bölgenin Şövalye Tugayı'ndan Yardımcı Yüzbaşı, Choi Han’a yaklaştı ve konuşmaya başladı. Yardımcı Yüzbaşı, Choi Han’ı baştan aşağı süzdü ve onu aşağılarcasına sırıttı.

‘En az bir tane bunun gibi bir tip olacağını biliyordum.’

Cale cıkladı.

Choi Han yeteneklerini gizlemişti, şu an orta seviyeli bir uzman gibiydi.

Sorun, Cale’in eve getirdiği ilk misafirin Choi Han olması ve Kont Deruth’un da ona önemli bir misafir gibi yaklaşmasıydı.

Bu yolculuğa Cale’in korumalarından biri olarak çıkması, bazı insanların Choi Han’ı sevmemesine ve ona kafa tutmalarına neden olmuştu.

Onu açık açık rahatsız etmiyorlardı tabii, çünkü Cale’in misafiriydi, fakat onu gizliden gizliye rahatsız etmekten de geri durmuyorlardı.

“Genç efendi, Choi Han’ın bizimle başkente gelecek diğer şövalyelerle çok iyi anlaştığını sanmıyorum.”

“Öyle mi?”

“Evet. Sanırım bunun sorumlusu Yardımcı Yüzbaşı.”

“Anladık Hans. Endişelenmeyi bırak.”

Cale, Hans’ın söylediklerini düşündü ve kötü hissetti. Tabii ki Choi Han konusunda değil, Yardımcı Yüzbaşı konusunda.

‘Yakında, bakışlarının yerde değil de yerin altında olduğunun farkına varacak.’ [2]

Dayak yemesine neden olacak bir şey yapmadığı sürece hiçbir sorun yaşamayacaktı.

Cale, aralarındaki meseleye karışmamaya karar verdi.

Yardımcı Yüzbaşı, Choi Han’ın gerçek yeteneklerini gördüğünde rahat uyku uyuyamayacaktı. Korkudan ödü patlarken nasıl huzurla uyuyabilirdi ki?

Yardımcı Yüzbaşı, Cale’e, “Genç efendi, gidelim mi?” diye sordu.

Cale, kapıyı kapatırken cevapladı:

“Evet. Gidelim.”

On beş asker, on beş şövalye ve bir özel koruma… Cale’in koruma ekibinden oluşan grubu ve diğerleri, sonunda başkente doğru yola koyulmuşlardı.

Çoğu kurgu dünyası gezisinde olduğu gibi, bu seyahat de olaysız geçmeyecekti.

Henituse bölgesinde hiç kimse Cale’in aracına dokunmaya cüret edemedi. Aracın üstünde herhangi bir bayrak yoktu ama Henituse ailesinin simgesi olan bir Altın Kaplumbağa çizimi vardı. Bu sembol, Henituse ailesinin uzun ömürlülüğünü ve zenginliğini temsil ediyordu.

Fakat, Henituse bölgesinden çıkar çıkmaz bir olayla karşı karşıya kaldılar.

‘Beklendiği gibi, gerçekten çıkageldiler.’

Bir sıradağdan geçerken vadide onlarca insan boy gösterdi.

“Eğer bu dağı geçmek istiyorsanız geçiş ücretini ödeyin!”

“Ne varsa çıkarın! Eğer hepsi bu derseniz ve başka şeyler daha bulursak bulduğumuz her bronza karşılık bir tokat yersiniz.”

Evet, bunlar hayduttu.

Kurgu romanlarda hep haydutlar vardı fakat şaşırtıcı olan, onlarca hayduta denk gelmeleriydi. Muhtemelen sayıca üstün olmalarına güvenmişlerdi. Cale, esneyip duran kedi On’a baktı.

“Sence aracın üstündeki sembolü görüyorlar mı?”

“Sanırım görüyorlar.”

“Salaklar! Amatörler!”

Cale, Hong’un sözlerini başıyla onayladı. Haydutlardan korkmuyordu. Neden korkacaktı ki?

Tak. Tak.

Tıklama sesi, şoför koltuğunun altındaki camdan geldi ve cam açıldı. Ron içeriye baktı.

“Genç efendi, sanırım mola vermemiz gerekecek. Burada çok fazla tavşan var gibi duruyor.”

Tavşanlar. Cale bir an titredi. Ron gülümsedi ve devam etti.

“Şey, bu tavşanlar sizin için yakalayacaklarımdan biraz farklı. Ama zaten bunları ben yakalamayacağım, başkaları yakalayacak.”

Cale, haydutlardan daha korkunç biri tarafından korunuyordu. Zamanı hesaplamaya çalışırken, haydutların dışarıdan gelen çığlıklarını dinliyordu.

“Yaklaşık bir buçuk gün.”

Yaklaşık bir buçuk gün içinde, Kara Ejderha’nın işkence gördüğü alana varacaklardı. Choi Han’ın romanda vardığından daha erkendi. İşte bu yüzden hiç mola vermeden ilerlemek istiyordu.

 

Çevirmen notu
1. İçten içe, hala intikam isteği duymasına rağmen sakin görünmek.

2. Gerçekten kör olmak.